Pusula Bülten
Pusula Bülten
KÖŞE YAZISI

Güvende miyiz? Bu düzen kimi koruyor?

Pınar Bayram Pınar Bayram Yazarın tüm yazıları
05-10-2026 11:53 8 dk okuma 289
Paylaş:

Bir çocuğun beslenme çantasının doldurulamadığı, bir kadının şiddet gördüğü evden ayrılabilmek için geçim hesabı yapmak zorunda kaldığı, bir işçinin çalıştığı madenden sağ çıkamadığı; çiftçinin ürettiğinin karşılığını alamadığı, emeklinin aylığıyla temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, memurun maaşının kira ve faturalar karşısında eridiği bir ülkede güvende miyiz? Devletin kaynakları, kurumları ve koruma mekanizmaları kimin için çalışıyor?

Güvenlik, kapıları kilitlemekten ve sokaklara kamera yerleştirmekten ibaret değildir. Çocuğumuzun okuldan sağ döneceğinden, emeğimizin karşılığını alacağımızdan, şiddet karşısında korunacağımızdan ve haksızlığa uğradığımızda adalete ulaşacağımızdan emin olabilmektir. Bu güvenceler aşınırken devletin kaynaklarının, kurumlarının ve koruma mekanizmalarının kimin için çalıştığını sormak gerekir.

Çocuk yoksulluğu, kadınlara yönelik şiddet, bağımlılık ve iş cinayetleri ayrı haber başlıklarında karşımıza çıkıyor. Nedenleri aynı değil; ancak yoksulluk, kamusal hizmetlerin yetersizliği, denetimsizlik ve cezasızlık bu sorunları ağırlaştırıyor. Bedeli ise en fazla, ekonomik ve sosyal güvenceden yoksun insanlar ödüyor.

Eğitim-İş’in çocuk yoksulluğuna ilişkin raporu, eşitsizliğin çocukların hayatına nasıl yerleştiğini anlatıyor. Sendikanın aktardığı verilere göre çocukların önemli bir bölümü yeterli beslenemiyor, sosyal etkinliklere katılamıyor ve ailelerinin gelirleri nedeniyle akranlarıyla eşit olanaklara ulaşamıyor.

Çocuklarımızın yeterli beslenmesini bile güvence altına alamıyorsak güvende miyiz?

Eğitim-İş’in hesaplamasına göre, yalnızca bir öğünlük beslenme çantasının aylık maliyeti Eylül 2025’te 1.661,75 lirayken Eylül 2026’da 2.121,52 liraya yükseldi. Çocuğun bütün günlük beslenme ihtiyacını karşılamayan bu tutar bile aile bütçelerinde ağır bir yük oluşturuyor.

Okulda öğününü atlayan, parasını ödeyemediği için geziye katılamayan bir çocuk açısından eğitim hakkı eksik bırakılmıştır. Aynı sınıfta oturmak, aynı koşullarda eğitim görmek anlamına gelmez. Beslenme, ulaşım ve eğitim araçları ailesinin gelirine bağlıyken çocuğa “çalışırsan başarırsın” demek, eşitsizliğin sorumluluğunu onun omuzlarına yüklemektir.

Bütün öğrencilere ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği sağlamak kamusal bir sorumluluktur. Çocukların temel ihtiyaçlarını yardım kampanyalarına bırakan anlayış, siyasi iktidarın bütçe tercihlerini sorgulamayı zorunlu kılıyor: Kaynaklar hangi ihtiyaçlara, kimlerin yararına ayrılıyor?

Üstelik çocukların karşı karşıya olduğu tehdit yoksullukla sınırlı değil. Okullarda ve çevrelerinde yaşanan saldırılar, öğrencilere ve eğitim emekçilerine yönelen şiddet, öğrenme hakkıyla birlikte yaşam hakkını da tehdit ediyor. Çocuklarımızı her sabah okula gönderirken güvende miyiz?

Okul toplumdan yalıtılmış bir ada değildir. Şiddet, bireysel silahlanma ve cezasızlık okul kapısında durmaz. Saldırıların ardından yapılan açıklamalar; yeterli rehberlik hizmetlerinin, güvenli okul çevrelerinin ve etkili önleme politikalarının yerini tutmaz. Bir öğretmenin görev yaptığı yerde korunamaması, bir öğrencinin okul önünde saldırıya uğraması, kamusal sorumluluğun nerede aksadığını araştırmayı gerektirir.

Sokakta da korku gündelik hayatı daraltıyor. Kadınlar eve dönüş yollarını, aileler çocuklarının dışarıda geçirdiği saatleri kaygıyla hesaplıyor. Yolumuzu ve saatimizi tehdit ihtimaline göre belirlemek zorunda kalıyorsak güvende miyiz?

Güvenli sokaklar ve erişilebilir ulaşım herkesin hakkıdır. Yurttaşa sürekli tedbirli olmasını söylemek, tehlikeyi önleme sorumluluğunu onun üzerine bırakmaktır. Güvenlik, parası olanın satın alabildiği bir ayrıcalığa dönüştürülemez.

Gençlerin geleceği ise işsizliğin ve umutsuzluğun yanında uyuşturucu, kumar ve bahis ağlarının tehdidi altında. Kolay para vaatleri, çalışarak insanca bir yaşama ulaşabileceğine inancı zayıflayan insanları hedef alıyor. Borçlar büyüyor, bağımlılık derinleşiyor, gençlerin sağlığı ve yaşamı zarar görüyor.

Gençlerin çaresizliğinden kazanç sağlayan bu ağlar karşısında güvende miyiz?

Sorunu yalnızca kişisel tercihlerle açıklamak, sorumluluğu gençlerin üzerine yıkmaktır. Uyuşturucunun dağıtım ağları, para trafiği ve olası koruma ilişkileri ortaya çıkarılmalı; kumar ve bahis düzeninin reklamı ve finansmanı sorgulanmalıdır. Gençlerin ücretsiz tedaviye, nitelikli eğitime, güvenceli işe, spor ve sanat alanlarına erişmesi gerekir.

Ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı koşullarda çocukların çalışması da ekonomik zorlamaya dönüşüyor. “Ailesine destek oluyor” sözü, bir çocuğun neden geçim sorumluluğunu üstlendiğini açıklamaz. Yetişkinlerin gelirinin insanca yaşamaya yetmemesi, çocukların eğitimden koparılmasının gerekçesi yapılamaz.

Okul sıralarından işyerlerine yönlendirilen çocukların geleceği konusunda güvende miyiz?

Meslek öğrenmek, nitelikli eğitimden ve güvenli yaşamdan vazgeçmeyi gerektirmez. MESEM dâhil çocukların işyerlerinde bulunduğu her model; eğitim içeriği, çalışma süresi ve güvenlik bakımından etkili biçimde denetlenmelidir. “Öğrenci” sıfatı, işletmenin ve kamu idaresinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

İSİG Meclisinin verilerine göre, 1 Eylül 2025–31 Ağustos 2026 döneminde en az 95 çocuk çalışırken yaşamını yitirdi. Her birinin bir adı, ailesi ve yarım kalmış hayatı vardı. Bu ölümlerin koşulları, işveren sorumluluğu ve denetim eksiklikleri ortaya çıkarılmalıdır. Çocukların yaşamı, üretimin ve işletme kazancının bedeli olamaz.

Yetişkin işçiler açısından da tablo ağır. İSİG Meclisi, 2026’nın ilk sekiz ayında en az 1.509 işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini bildirdi. Yalnızca ağustos ayında hayatını kaybeden işçi sayısı en az 226 oldu.

Soma’da İmbat Madencilik’e ait ocaktaki göçükte beş madencinin ölümü, bu tabloya yeni acılar ekledi. Risklerin önceden belirlenip belirlenmediği, hangi önlemlerin alındığı ve denetimlerin nasıl yapıldığı açıklanmalıdır. Geçimimizi sağlamak için girdiğimiz madende, fabrikada, tarlada ve şantiyede güvende miyiz?

Başsağlığı açıklamaları, güvenli çalışma koşulları sağlama yükümlülüğünün yerine geçmez. İşçinin tehlikeli çalışmayı reddedebilmesi, sendikal örgütlenmesi ve işyerinin etkili biçimde denetlenmesi yaşamı koruyan somut güvencelerdir.

Ülkenin dört bir yanında ücretlerini almak ve işlerini korumak için direnen işçiler, kendilerine ait hakları talep ediyor. Ücretini alamayan işçinin karşısında hızla kurulan barikatlar, işyerindeki tehlikeler karşısında gösterilmeyen kararlılığı görünür kılıyor. Hakkımızı ararken baskı ve işten çıkarılma tehdidiyle karşılaşıyorsak güvende miyiz?

Kamu gücünün kimin karşısında harekete geçtiği sınıfsal bir meseledir. Patronları koruyan düzen; etkisiz denetimlerde, caydırıcılıktan uzak yaptırımlarda, sendikal hakların engellenmesinde ve sorumluluğun alt kademelere yıkılmasında kendini gösterir.

Özelleştirmelerle toplumsal yararın geri plana itilmesi, çalışma koşullarının şirketlerin kâr hedeflerine göre belirlenmesini güçlendiriyor. İş güvenliğini gider, işçiyi kolayca yerine konulabilir bir üretim unsuru sayan anlayışta kazanç patrona, tehlike emekçiye düşüyor. Daha fazla üretim ve daha düşük maliyet uğruna alınmayan önlemlerin bedeli insan yaşamıyla ödeniyor.

İş cinayetleriyle mücadele bu nedenle kâr hırsını ve özelleştirme politikalarını da sorgulamayı gerektirir. Kamusal işletmecilik; işçi denetimi, sendikal haklar ve etkili güvenlik önlemleriyle birlikte savunulmalıdır. Üretim, toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenmelidir. İşçinin canı üzerinden büyüyen hiçbir kazanç meşru kabul edilemez.

Geçim sıkıntısı emeklileri ve aileleri de ağır bir baskı altında tutuyor. Yıllarca çalışmış insanlar kira ile gıda arasında seçim yapıyor; çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamayan anne ve babalar borç, işsizlik ve yetersiz gelir altında yalnızlaşıyor.

Bir sonraki ay soframızı kurabileceğimizden, yaşlandığımızda insanca yaşayabileceğimizden emin değilsek güvende miyiz?

İntiharların nedenleri tek bir etkene indirgenemez. Ancak ekonomik sıkıntıların eşlik ettiği ölümler karşısında çözümü yalnızca ruh sağlığı hizmetlerinde aramak, insanların yaşamını kuşatan maddi koşulları görmezden gelmektir. Ruh sağlığı desteği yaşamsaldır; fakat ödenemeyen kirayı, büyüyen borcu, boş kalan sofrayı ve işsizliği ortadan kaldırmaz. İnsanı çaresiz bırakan koşullar sürerken ondan bu yükü daha iyi taşımasını beklemek, siyasi sorumluluğu bireyin üzerine yıkmaktır.

Yıllarca çalışmış emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, anne ve babaların çocuklarının beslenmesi için borçlanması, çalışan insanların dahi yoksulluktan çıkamaması, geçim krizinin hayatın bütününü kuşattığını gösteriyor. Yoksulluk, insanların gelecek kurma olanaklarını daraltıyor; yardım aradıklarında karşılık bulamamaları ise yalnızlık ve çaresizlik duygusunu ağırlaştırıyor. Bu koşulları üreten ekonomi politikaları sorgulanmadan yapılan “sabredin” çağrıları, sorumluluktan kaçışa dönüşüyor.

Sermayenin kazancını korurken ücretleri baskılayan, temel ihtiyaçları piyasanın insafına bırakan anlayış hesap vermelidir. Çözüm; insanca yaşamaya yetecek gelir, güvenceli iş, erişilebilir konut ve güçlü kamusal hizmetlerle birlikte kurulmalıdır. İnsanların açlığa ve borca dayanmasını bekleyen bir düzen yerine, herkesin onurlu ve eşit koşullarda yaşayabildiği bir sistem gereklidir. Geçimimizi ve geleceğimizi güvenceye alamıyorsak güvende miyiz?

 

Kadınların yaşadığı şiddet ve ekonomik bağımlılık da aynı sorumluluğu önümüze koyuyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun Ağustos 2026 raporuna göre, bir ayda 22 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 33 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu.

Kadınlar yaşamları hakkında karar verdikleri için tehdit ediliyorsa, koruma talepleri zamanında karşılanmıyorsa evde ve sokakta güvende miyiz?

Şüpheli ölümler etkili biçimde soruşturulmalı, koruma mekanizmaları tehdit ortaya çıktığında işletilmelidir. Bir kadına “şiddet gördüğün evden ayrıl” demek, barınma ve geçim olanakları sağlanmadığında eksik kalır. Çocuk bakımının kadına bırakıldığı, güvenceli işe erişimin sınırlı ve ücretlerin eşitsiz olduğu koşullarda ekonomik bağımsızlık yalnızca kişisel çabayla kurulamaz.

Nafaka hakkını bu gerçeklikten kopararak tartışmak, kadınların karşı karşıya olduğu ekonomik baskıyı yok saymaktır. Ayrılma kararının açlık ve barınma korkusuna bağlandığı bir yaşamda güvende miyiz? Eşit işe eşit ücret, kamusal kreşler ve güvenli barınma, kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmasının koşullarıdır.

Çocuk istismarı dosyalarında ise öncelik çocuğu korumak, delilleri toplamak ve etkili bir yargılama yürütmek olmalıdır. Yıllara yayılan süreçler ve sonuçsuz kalan başvurular karşısında ailelerden sürekli sabır istemek, adaletin yerini tutmaz. Çocukların adalete erişimi sağlanamıyorsa güvende miyiz?

Dosyada adı geçen kişinin makamı, çevresi veya kurumsal bağlantıları soruşturmayı daraltmamalıdır. Hiçbir kurumun itibarını koruma kaygısı, çocuğun haklarının önüne geçirilemez.

Aynı hesap verme zorunluluğu fon skandalına ilişkin iddialar için de geçerlidir. Emekliler geçinemiyor, aileler beslenme masrafını karşılayamıyor, işçiler ücretlerini almak için direniyorken büyük para hareketleri ve siyasi bağlantı iddiaları açıklığa kavuşturulmalıdır.

Tasarrufların, kamusal kaynakların ve mali denetimin nasıl korunduğunu öğrenemiyorsak ekonomik açıdan güvende miyiz?

Skandalda adı geçen bakanlar, siyasi görevliler, patronlar ve finans yöneticileri hakkındaki iddialar araştırılmalıdır. Bir kişinin adının geçmesi suçluluğunu kanıtlamaz; makamı ve serveti de soruşturmadan muaf tutulmasını sağlayamaz. Para hareketleri, ilgili mal varlığı değişimleri ve düzenleyici kurumların işlemleri incelenmelidir.

Kim ne zaman bilgi sahibi oldu? Uyarılar karşısında hangi işlemler yapıldı? Kamusal yetki özel kazanç için kullanıldı mı? Siyasi ve ticari ilişkilerin kapsamı nedir?

Görevden ayrılmak bu soruları yanıtlamaz. İddialar doğrulanırsa kazancın iadesi, siyasi sorumluluk ve ceza sorumluluğu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Emekçinin ücretindeki kesintiler kuruşuna kadar takip edilirken büyük servetlere ilişkin iddiaların belirsizlik içinde bırakılması kabul edilemez.

Ve bütün bunları yazdığım için ben güvende miyim?

Çocukların açlığını, kadınların uğradığı şiddeti, işçilerin ölümünü yazarken kendi özgürlüğümü de hesap etmek zorunda mıyım? Özelleştirmeleri, patronların kâr hırsını ve iktidarın sorumluluğunu sorgulamak neden bir cesaret meselesine dönüşsün?

Yazarın kalemini, sanatçının eserini, politikacının muhalefetini, avukatın savunmasını baskıyla susturmaya çalışan anlayış, topluma açık bir mesaj verir: Gör, ama anlatma; haksızlığa uğra, ama itiraz etme. Siyasi görüş ve eleştiri nedeniyle uygulanan baskılar ve tutuklamalar, hedef alınan kişinin ötesinde herkesin sözünü kuşatır.

Hesap vermesi gerekenlerin yerine hesap soranların korktuğu bir ülkede kim güvende olabilir? İnsanları susmaya zorlamak, gücün kötüye kullanılmasının üzerini örter; sorunları ortaya çıkarmayı ve hak aramayı zorlaştırır.

Çocukların açlığını ailelerin yetersizliğiyle, kadınların uğradığı şiddeti özel hayatla, gençlerin bağımlılığını kişisel zayıflıkla, işçilerin ölümünü talihle açıklayan anlayış sorumluluğu görünmez kılıyor. Oysa güvenli bir yaşam, herkes için beslenme, eğitim, sağlık, barınma, güvenceli çalışma ve adalet gerektirir. Bu haklar gelirimize, cinsiyetimize, tanıdıklarımıza veya bir işverenin insafına bağlı bırakılamaz.

“Güvende miyiz?” sorusunun cevabını değiştirmek, bu hakları örgütlü biçimde savunmayı ve toplumsal kaynakların nasıl kullanıldığına müdahale etmeyi gerektirir. İnsanların onurunu ve yaşamını koruyan eşitlikçi bir düzen, ertelenebilecek bir talep değildir.

Çocukların karnının doyduğu, kadınların korkmadan yaşadığı, gençlerin geleceğe tutunduğu, emeklilerin onurlu bir yaşam sürdüğü, işçilerin evlerine sağ döndüğü ve herkesin sözünü özgürce söyleyebildiği bir ülke istiyoruz. Güvenlik, bu hakların herkes için güvence altına alınmasıyla sağlanır.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Pusula Bülten yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Pınar Bayram — Diğer Yazıları

Tümü