Kapitalizm günümüzde yalnızca işçinin emeğini satın almakla yetinmiyor. Artık onun zamanını, düşüncesini, ilişkilerini ve hatta ekranına yansıyan birkaç satırlık paylaşımını da denetleyip işçiyi gözaltına almak adeta dijital bir hapishaneye koymak istiyor.
Bir zamanlar fabrikaların giriş kapılarında başlayan gözetim, bugün cebimizde taşıdığımız telefonlara kadar uzandı. WhatsApp durumları, Instagram hikâyeleri, Facebook paylaşımları ve X’te yazılan birkaç cümle… Bunların tümü, işyerlerinde performans değerlendirmesinin görünmez verileri haline gelebiliyor ya da daha doğrusu gelmiş durumda.
İşletmenin büyüklüğüne göre iş veren bu takibi kimi zaman doğrudan kendisi yaparken, büyük çoğunlukta ise kendi güvendiği daha doğrusu direk bodoslama dalalım yalakalarına (yönetici, amir veya yakın çalışma arkadaşı) yaptırıyor. Son yıllarda çalışanların sosyal medya paylaşımlarının sistematik biçimde izlendiğine, bu paylaşımların çalışanlar hakkında kanaat oluşturmak, performans değerlendirmelerinde etkili olmak veya disiplin süreçlerine dayanak yapılmaya çalışıldığına ilişkin çok sayıda iddia kamuoyuna yansıdı ve yargıya taşınan uyuşmazlıklara da konu oldu. Dijital teknolojilerin işçi ile işveren arasındaki güç dengesini nasıl etkilediği ise artık yalnızca sosyologların değil, hukukçuların ve çalışma yaşamı üzerine araştırma yapan akademisyenlerin de önemli tartışma başlıklarından biri haline geldi.
Çünkü mesele yalnızca bir WhatsApp durumuna bakılması değil.
Asıl mesele, işverenin çalışanı sürekli gözlenen bir nesneye dönüştürmesi.
Michel Foucault’nun “Panoptikon” kavramını bugün en baştan yeniden okumak gerekiyor. Mahkûmun gardiyanı görmediği ama her an izlenebileceğini bildiği hapishane modeli, dijital çağın işyerlerinde yeni biçimler kazanıyor. Patron artık fabrikanın içinde olmasa da cebimizdeki telefon aracılığıyla bizi izlediğini hissettirebiliyor. İşçi de neyi paylaşırsa başına ne geleceğini hesap ederek kendi kendini sansürlemeye başlıyor.
Gözetim, baskının en görünmez biçimidir.
Bugün birçok işçi, “Bunu paylaşırsam amirim(yalakalar) görür mü?”, “Sendikayla ilgili paylaşım yaparsam sorun yaşar mıyım?”, “Bir grev haberini beğenirsem fişlenir miyim?” sorularını kendine sormak zorunda kalıyor.
İşte tam da bu noktada dijital gözetim, klasik işyeri denetiminin ötesine geçen bir hale geliyor. Çünkü artık denetlenen yalnızca işçinin yaptığı iş değil; kim olduğu, ne düşündüğü ve nasıl yaşadığı.
Karl Marx, sermayenin emek üzerindeki denetimini üretim süreci üzerinden anlatıyordu. Bugün ise üretim bandının yerini algoritmalar, kamera sistemleri ve sosyal medya takipleri alıyor. Sermaye, yalnızca işçinin çalışma saatini değil, boş zamanını da denetim alanına katmaya çalışıyor. Böylece emek süreci ile özel yaşam arasındaki sınır giderek silikleşiyor.
Üstelik bu gözetim çoğu zaman açık bir yasakla başlamıyor.
Önce farklı bakılan çalışan oluyor.
Sonra toplantılara çağrılmıyor.
Görev yeri değiştiriliyor.
Performansı sorgulanıyor.
Arkadaşlarından uzaklaştırılıyor.
İzin talepleri zorlaştırılıyor.
Terfisi geciktiriliyor.
Ve sonunda işçi, “Ben artık burada istenmiyorum.” diyerek kendi isteğiyle ayrılmaya zorlanıyor.
İşte günümüzde Mobbing tam da bu şekilde işliyor.
Psikolojik taciz, çoğu zaman tek bir ağır davranıştan değil; uzun süreye yayılan sistematik yıldırma uygulamalarından kaynaklanıyor. İşçinin iradesini kırmayı, yalnızlaştırmayı ve sonunda da işten ayrılmasını sağlamayı hedefliyor.
Oysa hukuk başka bir şey söylüyor.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 5. maddesi işverenin eşit davranma borcunu düzenliyor. Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesi ise işverene çalışanın kişiliğini koruma ve psikolojik tacizi önleme yükümlülüğü yüklüyor. Anayasa’nın 20. maddesi özel hayatın gizliliğini, 26. maddesi ise ifade özgürlüğünü güvence altına alıyor.
Bir çalışanın suç oluşturmayan, şiddeti teşvik etmeyen ve işverenin meşru menfaatlerine açıkça zarar vermeyen yaptığı kişisel paylaşımları, tek başına baskı kurulmasının veya yıldırma politikasının gerekçesi haline getirilemez. Her somut olay kendi koşulları içinde değerlendirilse de, çalışma hukukunun temel ilkeleri işçinin kişilik haklarının korunmasını esas alıyor.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu da dijital çağın önemli güvencelerinden biri . Herkese açık bilgiler sistematik biçimde toplanıp çalışan hakkında karar vermek amacıyla işlendiğinde hukuki tartışmalar ortaya çıkıyor. Bu nedenle işverenin gözetim yetkisi sınırsız değil; ölçülülük, amaçla bağlantılılık ve hukuka uygunluk ilkeleri geçerli.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 190 Sayılı “Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi”, çalışma yaşamında fiziksel olduğu kadar psikolojik şiddetin de önlenmesini hedefliyor. Dünya genelinde akademik çalışmalar ise mobbingin yalnızca bireyi değil, işyerindeki üretkenliği, kurumsal güveni ve toplumsal sağlığı da olumsuz etkilediğini ortaya koyuyor.
Heinz Leymann’ın öncü araştırmaları, psikolojik tacizin sistematik ve uzun süreli davranışlardan oluştuğunu gösterirken; Ståle Einarsen ve çalışma arkadaşlarının çalışmaları, mobbingin depresyon, tükenmişlik, işe yabancılaşma ve işten ayrılma eğilimini artırdığını ortaya koyuyor.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken asıl soru şu:
İşveren, işçinin emeğini mi satın alıyor; yoksa bütün hayatını mı?
Çalışma sözleşmesi imzalayan bir insan, yurttaş olmaktan, düşüncelerini açıklama hakkından ve özel yaşamından vazgeçmiş sayılabiliyor mu?
Bence cevap net.
İşçinin emeği ücret karşılığında satın alınabilir ya da daha doğru tabirle işçi emeğini belli bir ücret karşılığında işverene kiralayabilir; ama vicdanı, düşüncesi, dostlukları, siyasi görüşü ve telefon ekranı asla ve asla satın alınamaz. Çünkü bir insanın hayatı ve hayatının içindeki yaşanmışlıkları satın alınabilecek ya da kiralanabilecek bir meta değildir.
Emek tarihinin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Haklar kendiliğinden verilmez, mücadeleyle kazanılır. Sekiz saatlik iş günü de, hafta tatili de, sendikal haklar da, iş güvencesi de işverenlerin bir lütfu değil; örgütlü emeğin uzun mücadelesinin ürünüdür.
Bugün aynı mücadele dijital alanda da sürüyor.
Artık mesele yalnızca fabrikadaki makinenin başında yaşanan sömürü değil. Mesele, ekranın diğer tarafında kurulan görünmez iktidar.
Çalışanların telefonlarını, sosyal medya hesaplarını ve dijital izlerini bir denetim aracına dönüştüren anlayış, yalnızca bireysel hakları değil, demokratik çalışma yaşamını da tehdit ediyor.
Çünkü özgür olmayan işçi, gerçekten özgür bir yurttaş da olamaz.
Yazıda yararlanılan kaynaklar:
* Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (m. 20, 26 ve 49)
* 4857 sayılı İş Kanunu
* 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (m. 417)
* 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu
* Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Violence and Harassment Convention, 2019 (No. 190)
* Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Madde 8 ve Madde 10)
* Leymann, H. (1996). The Content and Development of Mobbing at Work
* Einarsen, S., Hoel, H., Zapf, D. & Cooper, C. L. (2020). Bullying and Harassment in the Workplace
* Shoshana Zuboff (2019). The Age of Surveillance Capitalism
* Michel Foucault (1975). Discipline and Punish: The Birth of the Prison
* Karl Marx (1867). Kapital (Cilt I)
* Karl Marx - Ücretli Emek Ve Sermaye (Ücret, Fiyat Ve Kar) [Sol Yayınları, 2. Baskı]