NATO’nun tarihi, anlatıldığı gibi özgür dünyanın kendisini savunma hikâyesi değildir. Bana göre bu tarih; savaşların, darbelerin, işgallerin, parçalanan ülkelerin, yağmalanan kaynakların ve üzeri “demokrasi” söylemiyle örtülen insanlık suçlarının tarihidir. Bu nedenle NATO’yu yalnızca bir askerî ittifak olarak değil, devletler eliyle kurulmuş ve uluslararası hukuk zırhına büründürülmüş bir suç örgütü olarak görüyorum.

Bu ağır bir tanımlamadır; fakat Yugoslavya’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya kadar geride bırakılan enkaza bakıldığında, ağır olanın tanımlama değil yaşanan gerçek olduğu anlaşılır. NATO’nun sicili, kendi açıklamalarında değil, bombaladığı şehirlerde; parçaladığı ülkelerde ve yerinden ettiği milyonlarca insanın hayatında yazılıdır.

Savaşın küllerinden doğan askerî düzen

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa büyük bir yıkım içindeydi. Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılmasında belirleyici rol oynayan Sovyetler Birliği yaklaşık 27 milyon insanını kaybetmiş; kentleri, fabrikaları ve altyapısı büyük ölçüde tahrip edilmişti. Sovyet yönetiminin önündeki ilk iş, yeni bir savaşa hazırlanmak değil, yıkılan ülkeyi yeniden ayağa kaldırmaktı.

Ancak savaş sonrasında Avrupa’da güçlenen komünist partiler, işçi hareketleri ve Sovyetler Birliği’nin kazandığı prestij, Batılı egemen sınıflar tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyordu. Tehdit altında olan halkların özgürlüğü değil; kapitalist düzen, özel mülkiyet ilişkileri ve ABD’nin yükselen küresel egemenliğiydi.

ABD, İngiltere’den devraldığı hegemonik konumu yalnızca askerî gücüyle kurmadı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla dünya ekonomisini yeniden düzenlerken NATO’yu da bu düzenin silahlı güvencesi olarak örgütledi. Ekonomik bağımlılık mali kurumlarla, siyasal ve askerî bağımlılık ise NATO aracılığıyla kurulacaktı.

Örgütün kuruluşu “Sovyet tehdidine karşı savunma” gerekçesiyle açıklandı. Oysa ortada Batı Avrupa’yı işgal etmeye hazırlanan bir Sovyet ordusundan çok, savaşın yaralarını sarmaya çalışan bir ülke bulunuyordu. NATO’nun gerçek hedefi, Sovyetler Birliği’ni kuşatmak ve sosyalizmin Avrupa’daki etkisini geriletmekti.

Bu nedenle NATO, daha 1949' kurulduğu ilk günden bu yana savunma örgütü değil, yeni dünya düzeninin merkezî askerî karargâhıydı.

Türkiye’nin ileri karakola dönüştürülmesi

Türkiye ile Yunanistan’ın 1952’de NATO’ya alınması da bir güvenlik dayanışması değildi. Bu iki ülkeye verilen görev, Sovyetler Birliği’ni güneyden kuşatmak; Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu arasındaki stratejik geçişleri Atlantik ittifakının denetimine açmaktı.

Türkiye’nin dış politikası, savunma sistemi ve askerî yapılanması bu üyelikle birlikte büyük ölçüde NATO’nun ihtiyaçlarına göre biçimlendirildi. Ülke, Batı Avrupa’yı korumak için gerektiğinde gözden çıkarılabilecek bir cephe hattına ve ABD’nin bölgesel ileri karakoluna dönüştürüldü.

NATO üyeliği yalnızca Türkiye’nin dış politikasını belirlemedi. Anti-komünizm içeride resmî ideoloji haline getirildi; sol hareketlere, sendikal örgütlenmelere ve bağımsızlıkçı çevrelere karşı yürütülen baskı siyasetine uluslararası bir çerçeve sağlandı. Batı kapitalizmine bağlılık, piyasa ekonomisi ve Amerikancılık tartışılmaz devlet ilkeleri gibi sunuldu.

İttifakın üye ülkelerde oluşturduğu gizli yapılanmalar, siyasi cinayetlerden provokasyonlara ve askerî darbelere uzanan karanlık faaliyetlerle anıldı. NATO yalnızca dışarıdaki düşmana karşı silah kuşanan bir örgüt değildi; gerektiğinde üye ülkelerin iç siyasetine müdahale eden, iktidarları biçimlendiren ve toplumsal muhalefeti bastıran bir mekanizmaydı.

Siyasi cinayetler işleyen, yasadışı yapılanmalar kuran, darbeleri teşvik eden ve hükümetlerin devrilmesine katkı sunan bir yapıyı neden suç örgütü olarak tanımlamayalım?

Soğuk Savaş’ın silahlı bekçisi

1949’dan 1991’e uzanan dönemde NATO’nun varlığı Sovyetler Birliği, Varşova Paktı ve “komünizm tehdidi” üzerinden gerekçelendirildi. Dünya, ABD ve Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği iki blok arasında bölünmüş görünüyordu.

Bu koşullarda NATO, Batı kapitalizminin askerî sınırlarını koruyan temel kurum oldu. Ancak ittifak içinde hiçbir zaman tam bir uyum bulunmadı. ABD ile Avrupalı devletler arasında ekonomik çıkar farklılıkları yaşanıyor, Avrupa ülkeleri de kendi aralarında rekabet ediyordu. Buna rağmen Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa hiçbir zaman ABD hegemonyasını gerçekten sorgulayacak ortak bir irade geliştiremedi.

Sovyetler Birliği’nin varlığı, bütün bu çelişkilerin üzerini örten bir gerekçe sağlıyordu. NATO ülkeleri, karşılarında ortak bir düşman bulunduğu iddiasıyla ABD liderliği altında birleşiyordu.

Sonra Sovyetler Birliği dağıldı.

NATO’nun kuruluş gerekçesi ortadan kalkmıştı. Varşova Paktı sona ermiş, sosyalist blok çözülmüş ve Moskova’nın Batı Avrupa’ya yönelik bir askerî harekât ihtimali gündemden çıkmıştı. Eğer NATO gerçekten Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir savunma ittifakı olsaydı, 1991’de kendisini feshetmesi gerekirdi.

Fakat NATO dağılmadı. Çünkü ilan edilen düşman ortadan kalkmıştı ama koruduğu düzen yerinde duruyordu.

Düşman ortadan kalkınca görevi genişledi

Sovyetler Birliği’nin çözülmesi Batılı yönetici sınıflar tarafından tarihsel bir zafer olarak karşılandı. Liberal kapitalizmin rakipsiz kaldığı, dünyanın tek kutuplu bir döneme girdiği ve insanlığın siyasal gelişiminin son aşamasına ulaştığı ileri sürüldü. “Tarihin sonu” ilan edilirken ABD kendisini dünyanın tartışmasız hâkimi olarak görmeye başladı.

NATO da bu üstünlüğün askerî güvencesine dönüştürüldü. Artık amaç yalnızca Batı Avrupa’yı korumak değildi. Eski sosyalist ülkeler kapitalist dünya pazarına açılacak, kamu varlıkları özelleştirilecek, Batılı şirketlere yeni pazarlar yaratılacak ve bu ekonomik dönüşüm askerî olarak güvence altına alınacaktı.

Doğu Avrupa ülkeleri adım adım NATO’ya dahil edildi. Sovyetler döneminde Rusya ile Batı arasında tampon oluşturan coğrafya, Atlantik ittifakının denetimine geçti. NATO’nun doğuya doğru genişlemesiyle Batı sermayesinin ekonomik hareket alanının büyümesi aynı sürecin iki yüzüydü.

Askerî genişleme neoliberal yağmanın önünü açıyor, neoliberal dönüşüm ise NATO üyeliğini kalıcılaştırıyordu. Ordular NATO standartlarına geçirilirken ekonomiler Batılı sermayeye açılıyor; kamu varlıkları özelleştirilirken ülkelerin siyasi bağımsızlığı da aşındırılıyordu.

NATO bu dönemde kendisine yeni düşmanlar bulmakta zorlanmadı. Çünkü bu yapının yaşaması için her zaman bir düşmana, her genişleme hamlesini haklı gösterecek bir korkuya ve her müdahaleyi meşrulaştıracak bir bahaneye ihtiyacı vardı.

Yugoslavya: Yeni dönemin ilk büyük suçu

1999’da Yugoslavya’nın bombalanması, NATO’nun Sovyetler sonrasındaki kimliğini açıkça ortaya çıkardı. Kosova’daki kriz gerekçe gösterilerek başlatılan harekât, NATO’nun üyesi olmayan bir devlete karşı geniş çaplı savaş yürütebileceğini gösterdi.

Bombardıman yalnızca askerî hedeflerle sınırlı kalmadı. Köprüler, enerji tesisleri, iletişim altyapısı ve şehirler vuruldu. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla Balkanlar’ın siyasal sınırları yeniden şekillendirildi; Batı’nın bölgedeki askerî varlığı genişletildi.

Operasyon sırasında Çin’in Belgrad Büyükelçiliğinin bombalanması da tarihe bir “kaza” açıklamasıyla geçirildi. Oysa Çin henüz bugünkü ekonomik ve teknolojik gücüne ulaşmamış olsa da geleceğin başlıca rakibi olarak görülmeye başlanmıştı. Bu saldırının Pekin’e verilmiş erken bir gözdağı olduğu düşüncesini yabana atmak mümkün değildir.

Yugoslavya’ya yönelik müdahale, NATO’nun artık “savunulacak bir sınır” aramadığını gösterdi. İttifak, kendisini uygun gördüğü her coğrafyaya müdahale etme yetkisine sahip bir dünya polisi olarak konumlandırıyordu. Daha doğrusu, dünya polisi görünümünde hareket eden silahlı bir suç düzeni kuruluyordu.

Kendi yarattığı tehdide karşı savaş ilanı

11 Eylül 2001 saldırıları, NATO ve ABD’ye yeni bir küresel düşman tanımlama fırsatı verdi. Sovyetler Birliği ve komünizmin yerini “uluslararası terörizm” ile “radikal İslam” aldı.

Buradaki büyük çelişki şuydu: Yeni düşman ilan edilen yapıların önemli bir bölümü, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılan silahlı örgütlerden doğmuştu. Afganistan’daki cihatçı yapılanmalar ABD, Pakistan ve Körfez ülkeleri tarafından desteklenmiş; silahlandırılmış, eğitilmiş ve Sovyet karşıtı savaşın araçlarına dönüştürülmüştü.

Bir dönem “özgürlük savaşçısı” olarak gösterilenler, görevlerini tamamladıktan sonra küresel güvenlik tehdidi ilan edildi. Önce bir canavar yaratıldı, ardından o canavar gerekçe gösterilerek ülkeler işgal edildi.

Afganistan’ın işgali, NATO’nun Avrupa ve Kuzey Atlantik coğrafyasının çok ötesinde uzun süreli bir savaşın doğrudan tarafına dönüşmesinde önemli bir eşikti. “Uluslararası Güvenlik Destek Gücü” gibi steril isimlerin arkasında yirmi yıl süren bir işgal, on binlerce ölüm, kitlesel göç ve yıkılmış bir ülke vardı.

Yirmi yılın sonunda NATO Afganistan’dan çekildi. Geride demokrasi, özgürlük ve refah değil; savaştan tükenmiş bir toplum ile yeniden iktidara gelen Taliban bırakıldı.

Bir örgüt, yirmi yıl boyunca bir ülkeyi işgal edip sonunda onu başladığı noktadan daha ağır koşullarda terk ediyorsa bunun adı başarısız bir yardım operasyonu değildir. Bunun adı tarihsel bir suçtur.

Irak: Yalanla açılan savaş

2003’te Irak’ın işgali, “kitle imha silahları” yalanıyla meşrulaştırıldı. NATO kurumsal olarak savaşın doğrudan tarafı görünmese de üye ülkelerin askerî kapasitesi, üsleri, istihbarat ağları ve lojistik imkânları işgalin hizmetine sunuldu.

Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası doğru çıkmadı. Ancak yalan ortaya çıktığında ülke çoktan işgal edilmiş, devlet kurumları dağıtılmış ve toplum mezhepsel çatışmaların içine sürüklenmişti.

Enerji kaynakları ve ekonomik alanlar yeniden paylaşılırken milyonlarca Iraklı savaşın, yaptırımların ve işgal sonrasında oluşan şiddet ortamının bedelini ödedi. Irak’ta yaratılan yıkım, Sovyetler sonrasında kurulan tek kutuplu düzenin en açık ürünlerinden biriydi.

Burada bir kez daha aynı soruyla karşılaşıyoruz: Bir ülkeye yalan söyleyerek saldırmak, devlet yapısını ortadan kaldırmak, kaynaklarını paylaşmak ve halkını yıllarca sürecek çatışmalara mahkûm etmek suç değilse nedir?

Libya: “İnsani müdahale”den devletin çöküşüne

2011’de sıra Libya’ya geldi. Bu kez kullanılan kavram “insani koruma”ydı. Sivilleri koruma gerekçesiyle başlatılan NATO müdahalesi, kısa sürede rejim değiştirme operasyonuna dönüştü.

Bombardımanın ardından Libya’nın merkezî devlet yapısı çöktü. Ülke silahlı gruplar, bölgesel yönetimler ve dış güçler arasında parçalandı. İnsan kaçakçılığının, köle pazarlarının ve milis savaşlarının yayıldığı bir coğrafya ortaya çıktı.

NATO, Libya’ya demokrasi getirmedi. Bir devleti parçaladı, ülkenin kaynaklarını yeni bir paylaşım mücadelesine açtı ve toplumu süresiz bir istikrarsızlığa mahkûm etti.

Yugoslavya’da “insan hakları”, Afganistan’da “terörle mücadele”, Irak’ta “kitle imha silahları”, Libya’da “sivilleri koruma” denildi. Sözcükler değişti ama sonuç hiç değişmedi: Bombalanan şehirler, dağıtılan devletler, yeniden paylaşılan pazarlar ve zenginleşen silah şirketleri…

Suriye: İlan edilmemiş NATO savaşı

Suriye’de NATO bayrağı altında resmî bir savaş ilan edilmedi. Bunun yerine ittifak üyesi ülkeler aracılığıyla askerî üsler, istihbarat faaliyetleri, eğitim programları, silah ve mühimmat sevkiyatları ile lojistik hatlar devreye sokuldu.

Ülke uzun süreli bir savaşa sürüklenirken merkezî devlet yapısı zayıflatıldı ve farklı nüfuz alanlarına bölündü. Bu süreç, İsrail’in çevresindeki güçlü merkezî devletlerin etkisizleştirilmesi stratejisine de hizmet etti.

Suriye örneği, NATO’nun her zaman doğrudan saldırmasına gerek olmadığını gösterdi. İttifak bazen ordularıyla, bazen vekil güçlerle, bazen ekonomik yaptırımlarla, bazen de istihbarat operasyonlarıyla ilerliyordu. Savaşın biçimi değişiyor ama hedef aynı kalıyordu: Devletleri zayıflatmak, toplumları parçalamak ve bölgeyi dış müdahaleye açık hale getirmek.

Rusya’nın kuşatılması ve Ukrayna savaşı

Sovyetler Birliği’nin ardından kurulan kapitalist Rusya, Boris Yeltsin dönemindeki çözülmenin sonrasında Vladimir Putin yönetiminde yeniden büyük güç olma arayışına girdi. Bu yöneliş sosyalist ya da antiemperyalist bir programa dayanmıyordu. Rusya da kendi sermaye sınıfının çıkarlarını, enerji kaynaklarını ve nüfuz alanlarını korumaya çalışan kapitalist bir devletti.

Buna rağmen NATO’nun Rusya sınırlarına doğru ilerlemesi Moskova açısından gerçek bir güvenlik tehdidi oluşturdu. Doğu Avrupa’nın ittifaka alınmasıyla başlayan genişleme, Kafkasya ve Ukrayna’ya yöneldi.

2008’de Gürcistan çevresinde yaşanan savaş, bu genişlemenin sınırlarını gösteren ilk önemli çatışmalardan biriydi. Ukrayna’da 2014’te gerçekleşen iktidar değişikliği ve ülkenin NATO ile Avrupa Birliği’ne daha fazla yaklaştırılması ise Rusya-Batı geriliminin merkezini buraya taşıdı. Minsk anlaşmaları çatışmayı geçici olarak dondurdu fakat kalıcı bir çözüm üretemedi.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, yıllar boyunca biriktirilen bu gerilimin açık savaşa dönüşmesiydi. Bu tespit, Rusya’nın askerî müdahalesini haklı veya ilerici kılmaz. Ancak savaşı yalnızca Şubat 2022 sabahında başlamış gibi anlatmak, NATO’nun genişleme politikasını ve Ukrayna’nın yıllar içinde nasıl bir cephe ülkesine dönüştürüldüğünü gizler.

Ukrayna NATO üyesi olmamasına rağmen ittifakın silahları, istihbaratı, askerî danışmanları ve finansmanıyla desteklendi. Böylece Ukrayna, Batı ile Rusya arasındaki vekâlet savaşının başlıca sahasına dönüştü. Batı’nın temel amacı Rusya’yı uzun, maliyetli ve yıpratıcı bir savaş içinde tutmaktı.

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasıyla Rusya’nın kuzey sınırlarında da yeni bir askerî kuşatma hattı oluşturuldu. NATO, genişlemesinin güvenlik sağladığını iddia ettikçe Avrupa daha fazla silahlandı; Avrupa silahlandıkça savaş ihtimali büyüdü. İttifakın güvenlik dediği şey, gerçekte kalıcı bir güvensizlik düzeniydi.

Yeni büyük hedef: Çin

Bugünkü mücadelenin belirleyici gücü artık yalnızca Rusya değildir. ABD açısından asıl uzun vadeli tehdit Çin’in yükselişidir.

Çin bir zamanlar Batı sermayesinin ucuz iş gücü deposu ve üretim atölyesi olarak görülüyordu. Fakat zaman içinde geleneksel sanayide büyük bir üstünlük kurmakla kalmadı; yapay zekâ, süper bilgisayarlar, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji ve ileri teknoloji üretiminde de ABD ile rekabet etmeye başladı.

Yapay zekâ ve yüksek teknoloji için gerekli nadir minerallerin önemli bölümünün Çin’in denetiminde bulunması rekabeti daha da sertleştirdi. ABD’nin gümrük duvarları, teknoloji yaptırımları ve ticari kısıtlamaları yalnızca ekonomik önlemler değildir. Bunlar, aşınmakta olan Amerikan hegemonyasını koruma savaşının araçlarıdır.

Latin Amerika’dan İran’a, enerji nakil hatlarından Grönland’a kadar uzanan gerilimler de Çin’i çevreleme ve stratejik kaynakları denetleme arayışından bağımsız değildir. ABD, Avrupa’daki askerî yükün daha büyük bölümünü müttefiklerine bırakarak kendi kaynaklarını Pasifik’teki mücadeleye yöneltmek istiyor.

Trump’ın Avrupa ülkelerine “Kendi güvenliğiniz için daha fazla para harcayın” demesi kişisel bir çıkış değildir. Bu talep, uzun süredir hazırlanan Amerikan stratejisinin kaba ve açık ifadesidir.

Avrupa’nın savaş ekonomisine hazırlanması

ABD, NATO’nun Avrupalı üyelerinden savunma harcamalarını millî gelirlerinin yüzde 5’ine kadar yükseltmelerini istiyor. Ancak Washington’un istediği, Avrupa’nın bağımsız bir silah sanayisi kurması değildir. Asıl amaç, Avrupa ülkelerinin Amerikan silah tekellerinden daha fazla ürün satın alması ve kıtanın güvenliğinin ABD’ye bağımlı kalmasıdır.

Avrupa sermayesi açısından militarizasyon aynı zamanda ekonomik bir çıkış arayışıdır. Yaşlanan nüfus, enerji bağımlılığı, sanayisizleşme, teknolojik gerileme ve 2008’den beri tam olarak aşılamayan kriz, yeni bir askerî birikim modelini gündeme getiriyor.

Kamu kaynakları savunma şirketlerine aktarılıyor, silah üretimi büyütülüyor ve zorunlu askerlik yeniden tartışılıyor. Ancak savaş ekonomisinin bedelini silah tekelleri değil halklar ödeyecek. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve kamu hizmetleri için ayrılması gereken kaynaklar askerî bütçelere aktarılacak; çalışma koşulları ağırlaşacak ve temel özgürlükler “savaş tehdidi” gerekçesiyle sınırlandırılacak.

Avrupa’nın savaşa hazırlanması yalnızca fabrikalarda daha fazla füze ve mühimmat üretilmesi anlamına gelmiyor. Toplumun tamamının militarist bir düzene göre yeniden biçimlendirilmesi amaçlanıyor.

Ankara Zirvesi: Silahlanma mutabakatı

“Dağılıyor” denilen NATO, bütün iç çelişkilerine rağmen Ankara Zirvesi’nde savaş yolculuğuna devam edeceğini gösterdi. Zirvenin temel mutabakatı daha fazla silahlanmak, daha yüksek askerî bütçeler oluşturmak ve yeni çatışmalara hazırlanmak oldu.

NATO ülkelerinde füze, savaş uçağı, hava savunma sistemi ve top mühimmatı gibi kritik ürünlerde ciddi arz yetersizliği bulunuyor. Sözleşmeler yıllar öncesinden yapılıyor, ödemeler gerçekleştiriliyor ve alıcı ülkeler teslimat için sıra bekliyor. Bu kıtlık, silah tekellerine olağanüstü bir kâr alanı açıyor.

NATO’yu bir arada tutan şey ortak değerler değil, ortak yağma ve silahlanma iştahıdır. Savaş bütçeleri büyüdükçe silah şirketleri, finans çevreleri ve yeni yatırım alanları arayan büyük sermaye militarist politikaların arkasında daha güçlü biçimde sıralanmaktadır.

Silah üreticileri için savaş bir felaket değil, büyüme fırsatıdır. Bombanın düştüğü yerde insanlar ölürken o bombanın üretildiği şirketin hisseleri değer kazanır. NATO’nun barış getiremeyecek olmasının temel nedeni de budur: Bu düzenin ekonomik çarkları gerilimden, korkudan ve savaştan beslenmektedir.

AKP’nin NATO üzerinden büyüme hesabı

AKP iktidarı Ankara Zirvesi’ne NATO içinde daha merkezî bir rol üstlenme hedefiyle hazırlandı. Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’daki çatışmalar Türkiye’de gelişen silah sanayisi için birer laboratuvar ve pazar alanı olarak kullanıldı.

Türkiye, özellikle insansız hava araçları, mühimmat ve bazı kara sistemlerinde ucuz ve hızlı bir tedarikçi konumuna geldi. Avrupa ülkelerinin üretim yetersizliği Ankara’nın pazarlık gücünü artırdı. Zirve sırasında kentin farklı noktalarına “yerli ve millî” silah sistemlerinin görsellerinin asılması bu iştahın ilanıydı.

Fakat anlatılan başarı hikâyesinin ciddi sınırları var. Türkiye ekonomisinin kaynak sorunu, yüksek teknoloji gerektiren parçalardaki dışa bağımlılık ve Batılı ülkelerin uyguladığı yaptırımlar sektörün önünde duruyor. Türk şirketlerinin uluslararası pazarda kalıcı olabilmesi NATO sertifikalarına, ittifak programlarına ve Batılı şirketlerle teknoloji ortaklıklarına bağlı.

“Yerli ve millî” denilen sistemlerin önemli parçalarında Kanada, İngiltere ve diğer NATO ülkelerinin rolü bulunuyor. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı NATO’dan bağımsız bir savunma sanayisi değil; ittifakın üretim zincirine eklemlenmiş, düşük maliyetli bir tedarik modelidir.

AKP’nin hesabı açıktır: Türkiye’nin silah üretim kapasitesini Batı’yla ilişkileri geliştirmek için kullanmak, gelişen ilişkiler sayesinde de silah sanayisinin önündeki teknoloji ve pazar engellerini aşmak.

Bu proje iktidar ve sermaye çevreleri için kazançlı görünebilir. Ancak halkın payına yeni pazarlar değil, daha yüksek askerî harcamalar ve savaş riski düşecektir.

Türkiye-Yunanistan geriliminin gerçek işlevi

Türkiye’nin NATO içindeki rolünün büyümesi Yunanistan’la rekabeti de artırıyor. Ege, Doğu Akdeniz, hava sahası ve enerji kaynakları üzerinden yaşanan anlaşmazlıkların gerçek temelleri vardır. Ancak bu gerilim aynı zamanda ABD ve İngiltere tarafından her iki ülkeyi denetim altında tutmanın aracı olarak kullanılıyor.

ABD kimi zaman Türkiye’de, kimi zaman Yunanistan’da askerî varlığını artırarak diğer ülkede “önemsizleşme” korkusu yaratıyor. Ardından her iki taraf da daha fazla silah satın almaya ve NATO’ya bağlılığını kanıtlamaya yöneliyor.

Türkiye ve Yunanistan’ın egemen sınıfları milliyetçi gerilimi içeride siyasi destek toplamak için kullanırken Amerikan ve Avrupalı silah şirketleri her iki ülkeye de silah satıyor. Halklar karşı karşıya getiriliyor, kazanan yine silah tekelleri oluyor.

NATO’nun “müttefiklik” dediği düzen tam olarak budur.

Yeni karargâhlar ve Montrö tehlikesi

Türkiye’de yeni NATO karargâhlarının kurulacağının açıklanması, ülkenin ittifakın askerî planlarına daha fazla bağlanacağını gösteriyor. Karargâhlardan birinin Boğazlarla bağlantılı olması konuyu daha da tehlikeli hale getiriyor.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin egemenlik hakları ve Karadeniz’deki askerî dengenin korunması açısından hayati önemdedir. Sözleşmenin NATO’nun ihtiyaçlarına göre esnetilmesi, aşındırılması ya da fiilen etkisizleştirilmesi Karadeniz’i çok daha yoğun bir savaş alanına çevirebilir.

Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki yetkilerini NATO çıkarlarına göre kullanması, ülkeyi Rusya ile doğrudan karşı karşıya getirebilir. Ukrayna Savaşı’nın Türkiye’ye sıçraması ihtimali de böylece büyür.

NATO karargâhlarının çoğalması Türkiye’yi daha güvenli yapmaz. Tersine ülkeyi ittifakın yürüttüğü savaşların doğrudan tarafı ve olası hedefi haline getirir.

İran, Rusya ve Çin’le gerilim kimin çıkarına?

Ukrayna Savaşı ile İran’a yönelik saldırganlık NATO’nun merkezî gündemleri arasına girmiştir. Türkiye ise iktidarın tercihleri nedeniyle her iki cephede de giderek daha açık bir taraf konumuna sürüklenmektedir.

Rusya ve İran, Türkiye’nin komşuları ve önemli ekonomik ortaklarıdır. Rusya’yla enerji, turizm, ticaret ve Karadeniz güvenliği; İran’la enerji, sınır güvenliği ve bölgesel dengeler bakımından yoğun ilişkiler bulunuyor. Bu ilişkilerin NATO politikaları uğruna harcanmasının ağır ekonomik ve siyasi sonuçları olacaktır.

İktidar yetkililerinin ve iktidar medyasının Rusya ile Çin’e karşı giderek sertleşen dili de önemsenmelidir. Bu söylem, gelecekte atılacak daha somut adımlar için kamuoyunu hazırlama işlevi görebilir.

ABD ve NATO, Ukrayna’da ya da İran’a yönelik politikalarında istedikleri sonucu alamadıklarında ortaya çıkacak faturayı silah şirketleri ödemeyecektir. Artan enerji fiyatları, daralan ticaret, turizm kayıpları, yaptırımlar ve hayat pahalılığı üzerinden bedel yine halka çıkarılacaktır.

Yeni-Osmanlıcılığın NATO şemsiyesi

AKP’nin bölgesel nüfuz arayışı, uzun süredir Yeni-Osmanlıcı bir söylemle yürütülüyor. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada etki alanı kurulmak isteniyor.

Bu projenin NATO ve ABD himayesinde hayata geçirilmeye çalışılması, onu bağımsız bir dış politika olmaktan çıkarıyor. Türkiye’ye biçilen rol, bölgesel bir imparatorluk kurmak değil; Batı adına askerî, siyasi ve ekonomik görevler üstlenen taşeron bir güce dönüşmektir.

İmparatorluk özlemiyle hareket eden bir ülkenin NATO şemsiyesi altında nüfuzunu genişletmesi, güçlenmekten çok daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelir. Genişleme tutkusu yeni savaşları, yeni savaşlar ise içeride yoksullaşmayı, baskıyı ve çözülmeyi beraberinde getirir.

Türkiye’nin İsrail ve Yunanistan’la ortaklık ile gerilim arasında gidip gelen ilişkileri de bu tablonun parçasıdır. Sermaye çıkarlarının belirlediği bir dünyada bugünün müttefiki yarının rakibine, bugünün rakibi ise yeni bir paylaşım hesabında geçici ortağa dönüşebilir.

Bu sözde dostlukların da düşmanlıkların da halka bir yararı yoktur.

NATO’nun bilançosu

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO ve Batı emperyalizmi önemli kazanımlar elde etti. Doğu Avrupa kapitalist sisteme dahil edildi; Balkanlar yeniden biçimlendirildi; Afganistan işgal edildi; Irak ve Libya’nın devlet yapıları dağıtıldı; Suriye uzun bir savaşa sürüklendi ve Rusya’nın çevresindeki askerî kuşak genişletildi.

Ancak bu kazanımlar Batı’nın tartışmasız egemenliğini kalıcı hale getiremedi. Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden güç arayışı, İran’ın bölgesel konumu ve yeni savaş teknolojilerinin büyük ordular karşısında yarattığı asimetrik imkânlar tek kutuplu düzenin sınırlarını açığa çıkardı.

Bugün NATO, kaybetmeye başladığı üstünlüğü daha fazla silahlanarak korumaya çalışıyor. Üretim merkezlerini, enerji kaynaklarını, ticaret yollarını, teknoloji alanlarını ve Batı sermayesinin hareket serbestisini askerî güçle güvence altına almak istiyor.

Bu nedenle yaşananlar eski Soğuk Savaş’ın basit bir tekrarı değildir. Bir tarafta ekonomik ve teknolojik üstünlüğü aşınan ancak küresel hâkimiyetinden vazgeçmek istemeyen ABD ve Batı ittifakı; diğer tarafta yükselen Çin ile kendi bölgesel çıkarlarını korumaya çalışan Rusya ve İran bulunuyor.

Taraflardan hiçbiri halkların kurtuluşunu temsil etmiyor. Mücadelenin merkezinde pazarlar, enerji kaynakları, ticaret yolları, teknolojik üstünlük ve nüfuz alanları yer alıyor. Bu paylaşım kavgasında halklara biçilen rol ise ölmek, göç etmek, yoksullaşmak ve savaş bütçelerini finanse etmektir.

Ben NATO’ya neden suç örgütü diyorum?

Bir yapı, kuruluşundan itibaren dünya halklarının üzerine silah doğrultmuşsa; üye ülkelerde gizli örgütlenmeler kurmuş, darbeleri desteklemiş ve siyasi cinayetlerle ilişkilendirilmişse…

Yugoslavya’yı bombalamış, Afganistan’ı yirmi yıl işgal etmiş, Irak’ın yalanlarla işgal edilmesine güç sağlamış, Libya’yı parçalamış ve Suriye’nin yıkımında rol üstlenmişse…

Ülkeleri kuşatıyor, halkları birbirine düşürüyor, kamu kaynaklarını silah tekellerine aktarıyor ve her krizden yeni bir savaş gerekçesi üretiyorsa…

O yapıyı yalnızca “savunma ittifakı” olarak tanımlamak gerçeğe karşı işlenmiş bir suç olur.

Ben NATO’yu, uluslararası sermayenin silahlı gücü ve devletler tarafından korunup meşrulaştırılmış bir suç örgütü olarak görüyorum. Çünkü suç yalnızca yasaların ne söylediğiyle tanımlanamaz. Kentleri bombalamak, ülkeleri parçalamak, milyonlarca insanı yerinden etmek ve bütün bunları çıkar ilişkileri uğruna yapmak insanlığa karşı işlenen suçların en büyüğüdür.

NATO’ya karşı çıkmak bu nedenle yalnızca bir dış politika tercihi değildir. Aynı zamanda savaşa, emperyalizme, silah tekellerine ve sermayenin halklar üzerindeki egemenliğine karşı çıkmaktır.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni NATO karargâhları, daha büyük savaş bütçeleri ve imparatorluk hayalleri değildir. İhtiyacımız; komşularıyla barış içinde yaşayan, halkın kaynaklarını silah şirketlerine değil toplumsal ihtiyaçlara ayıran ve emperyalist paylaşım kavgasından bağımsız bir ülke kurmaktır.

Çünkü NATO’nun koruduğu şey barış değildir. Koruduğu, savaşlardan beslenen bir düzendir. Ve bu düzen varlığını sürdürdükçe dünyanın herhangi bir yerinde çalan her savaş çanında NATO’nun parmak izi bulunacaktır.

Son Söz: Kötülüğü Tükürmek, Başka Bir Dünyayı Kurmak

NATO’nun kuruluşundan bugüne uzanan tarihi, yalnızca askerî müdahalelerin, işgallerin ve genişleme politikalarının toplamı değildir. Aynı zamanda insanlığın hangi değerleri kabul edip hangilerini reddedeceğine ilişkin siyasal ve ahlaki bir sınavdır.

Bu son söze, yıllardır ilgiyle takip ettiğim sevgili Agâh Aydın’dan dinlediğim ve hafzalama kazıdığım bir tespitle başlamak istiyorum: İnsan, yalnızca içine aldıklarıyla değil, reddettikleriyle de insandır. İyi olanı içimize alır, onunla büyür ve zamanla ona benzeriz; kötü olanı ise tükürürüz.

Ancak tükürülmesi gereken insanlar değildir. Tükürülmesi gereken; insanı insana düşman eden düşünceler, eşitsizliği doğal gösteren düzen, sömürüyü hayatın değişmez gerçeği gibi sunan anlayış ve ölümü siyasetin sıradan bir aracına dönüştüren yapılardır.

Siyasal refleksimizi tam da bu noktada doğru vermek zorundayız. Öfkemizi başka halklara ya da bizimle aynı hayatı paylaşan emekçilere değil; eşitsizliği, sömürüyü ve savaşı üreten güçlere yöneltmeliyiz. Kötü olanı gerçekten tükürmek; milliyetçiliği, cinsiyetçiliği, çocuk düşmanlığını, sömürüyü, militarizmi ve emperyalizmi reddetmektir. İnsanları değil, insanlığı zehirleyen düzeni karşımıza almaktır.

NATO da bu düzenin dışında değildir. Kendisini bir “savunma ittifakı” olarak sunmasına rağmen kuruluşundan bu yana dünyaya güvenlikten çok silahlanma, müdahale, kutuplaşma ve savaş taşımıştır. Halkların ortak kaynakları eğitim, sağlık, barınma ve insanca yaşam için kullanılabilecekken silah tekellerine aktarılmış; ülkeler “güvenlik” söylemi altında militarizme mahkûm edilmiştir.

Bir savaşın yarattığı yıkım, yeni silahlanma programlarının gerekçesine; dökülen kan ise silah şirketlerinin kazancına dönüştürülmüştür. İnsanların felaketi, silah tekellerinin bilançosuna kâr olarak yazılmıştır.

Bu nedenle savaş karşıtlığı, çatışmalar başladıktan sonra söylenecek birkaç iyi niyetli sözden ibaret olamaz. Savaşa karşı olmak; savaşı hazırlayan emperyalist politikalara, askerî bloklara, silahlanma yarışına ve halkları birbirine düşman eden dile de karşı çıkmayı gerektirir.

NATO’ya karşı çıkmak, ülkeler ve halklar arasında düşmanlık istemek değildir. Tam tersine halkların eşitliğini, bağımsızlığını ve kardeşliğini savunmaktır. Bir devletin başka bir devlete, bir halkın başka bir halka ve bir insanın başka bir insana hükmetmediği bir dünya istemektir.

NATO karşıtlığı yalnızca jeopolitik bir tercih de değildir. Emperyalizme ve sermaye egemenliğine karşı verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü NATO yalnızca askerî üslerden, karargâhlardan ve ordulardan oluşmaz. Onu ayakta tutan düzen; silah şirketlerinden enerji tekellerine, finans kuruluşlarından savaşlardan yeni kâr alanları yaratan sermaye çevrelerine uzanan geniş bir çıkar ağıdır.

Bu nedenle NATO’ya karşı çıkarken onun koruduğu ekonomik ve toplumsal düzeni görmezden gelemeyiz. Savaşın nedenlerini sorgulamadan barışı savunmak, yangının üzerine birkaç damla su dökmekten öteye geçmez. Barış istiyorsak savaşı üreten düzenle, militarizmi besleyen ekonomik çıkarlarla ve halkların kaynaklarını silahlanmaya aktaran siyasal tercihlerle hesaplaşmak zorundayız.

Barış, silahların susmasından ibaret değildir

Başka bir dünya elbette mümkündür. Fakat bu dünya, bugünkü düzenin biraz daha insaflı ya da merhametli hâle getirilmesiyle kurulamaz. Kadını hayatın eşit öznesi olarak görmeyen, çocuğa söz hakkı tanımayan, genci değersizleştiren ve emekçiyi yoksulluğa mahkûm eden bir sistemden gerçek bir barış çıkmaz.

Çünkü barış, yalnızca silahların geçici olarak susması değildir.

Barış eşitliktir. Adalettir. Özgürlüktür. Emeğin hakkını almasıdır. İnsanların barınma, eğitim, sağlık ve güvenli bir gelecek hakkına sahip olmasıdır. Barış, insanın başka bir insan üzerinde tahakküm kurmadığı toplumsal hayatın adıdır.

Savaşı üreten eşitsizlikler varlığını korurken yalnızca ateşkeslerden söz etmek yeterli değildir. Silahlar bir süreliğine susabilir; fakat pazar, enerji, kaynak ve nüfuz mücadelesi devam ettikçe yeni savaşların zemini hazırlanmaya devam eder. Gerçek ve kalıcı barış, savaşın yalnızca sonuçlarını değil, onu ortaya çıkaran nedenleri de ortadan kaldırmayı gerektirir.

Başka Bir Dünya İçin

Bize başka seçeneğimiz olmadığı söyleniyor. Daha fazla silahlanmanın güvenlik, yüksek askerî harcamaların bağımsızlık, başka ülkelerin topraklarında kurulan üslerin ise savunma olduğu anlatılıyor.

Oysa daha fazla silah, dünyayı daha güvenli bir yer hâline getirmiyor. Aksine korkuyu büyütüyor, toplumları karşı karşıya getiriyor ve yeni çatışmalara zemin hazırlıyor. Halkların kaygıları, silah şirketleri ve bu düzenden beslenen sermaye çevreleri için kesintisiz bir kazanç kapısına dönüştürülüyor.

Bu döngüyü kırmak mümkündür. Fakat kötülüğü yalnızca teşhis etmek yetmez; ona karşı ortak ve örgütlü bir toplumsal irade ortaya koymak gerekir. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemek, aynı zamanda onu kurma sorumluluğunu üstlenmek demektir.

Felaketler ardı ardına geliyor. Biz de itiraz etmek için yeni bir savaşı, başka bir işgali, bir ülkenin daha parçalanmasını ya da yeni bir kuşağın kaybedilmesini beklememeliyiz. Bize öğretilen düşmanlıkları sorgulamalı, “güvenlik” adı altında sunulan savaş politikalarını reddetmeli ve öfkemizin gerçek adresini bulmalıyız.

Karşımızdakiler ne kadar güçlü olursa olsun, dikensiz bir gül bahçesinde yaşamadıklarını hissetmeliler. Halkların sömürüye, savaşa ve tahakküme karşı her koşulda itiraz edecek bir yol bulabileceğini bilmeliler.

Bu meydan okuma, başka halklara yöneltilen bir öfkenin değil; eşitlikten, özgürlükten ve barıştan yana ortak bir iradenin ifadesi olmalıdır. Çünkü bizim mücadelemiz başka halklarla değil, halkların yaşamını ve geleceğini ellerinden alan düzenledir.

BAŞKA BİR DÜNYA YALNIZCA MÜMKÜN DEĞİLDİR; İNSANLIĞIN YAŞAYABİLMESİ İÇİN ZORUNLUDUR.