Türkiye’de bugün yalnızca ekonomik bir krizden, siyasal bir gerilimden ya da ahlaki değerlerdeki aşınmadan söz etmiyoruz. Çok daha derin bir dönüşüm yaşanıyor: Toplumsal bağlar çözülüyor, ortak yaşam duygusu aşınıyor ve insan giderek kendi toplumuna yabancılaşıyor.
Bu sosyolojik erozyonun temel motorlarından biri, tohumları 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında atılan ve AKP iktidarı döneminde neoliberal politikalarla derinleşen piyasa düzenidir.
Kamusal varlıkların ve fabrikaların özelleştirilmesi, sendikal örgütlülüğün zayıflatılması, taşeronlaşmanın yaygınlaştırılması, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin olağanlaştırılması yalnızca emekçilerin ekonomik haklarını geriletmedi. Aynı zamanda insanların birbirleriyle kurduğu toplumsal ilişkileri de dönüştürdü.
Bir zamanlar aynı işyerinde yan yana duran, aynı sofrayı paylaşan, aynı grev çadırında bekleyen işçiler; giderek aynı işi kapmak, daha fazla çalışmak ve daha düşük ücrete razı olmak zorunda bırakılan rakiplere dönüştürüldü.
İşçi sınıfı yalnızca ekonomik olarak sömürülmedi; örgütsel ve toplumsal olarak da parçalandı.
Sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma ve güvencesizlik bu parçalanmayı büyütürken; tarikat ve cemaat ağları da emekçilerin dayanışma ihtiyacını sınıfsal bir zeminden koparıp hiyerarşik ve bağımlılık ilişkileri içine hapsetti.
GENÇLİĞİN GELECEKSİZLİĞİ
Bu düzenin en ağır faturalarından biri ise gençlere kesiliyor.
Kendi geleceğini kurabileceği bir iş, barınabileceği bir ev, insanca yaşayabileceği bir ücret ve yarına dair güven duygusu bulamayan milyonlarca genç, sürekli bir belirsizlik ve kaygı sarmalının içine itiliyor.
Geleceği olmayan insanın bugüne tutunması da zorlaşıyor.
Toplumsal dönüşüm fikrinin yerini bireysel kurtuluş arayışları alıyor. Kimisi yurtdışına gitmenin yollarını arıyor, kimisi sosyal medya üzerinden kendisine yeni bir kimlik kuruyor, kimisi ise sistemin yarattığı lümpen kültürün içine sürükleniyor.
Böylece “birlikte değiştirebiliriz” fikrinin yerini “kendimi kurtarmalıyım” düşüncesi alıyor.
Bu, yalnızca bireysel bir tercih değildir. Bir toplumsal düzenin insanlara dayattığı yaşam biçimidir.
MARX'IN YABANCILAŞMASI BUGÜNÜ ANLATIYOR
Karl Marx’ın kapitalist üretim ilişkilerini açıklarken ortaya koyduğu yabancılaşma kavramı, bugünün Türkiye’sinde yeniden ve çok daha geniş bir toplumsal çerçevede karşımıza çıkıyor.
İnsan yalnızca ürettiği ürüne yabancılaşmıyor.
Çalıştığı işe, yaşadığı kente, doğaya, kendi emeğine, kendi bedenine, çevresindeki insanlara ve nihayetinde kendisine yabancılaşıyor.
Üstelik dijital platformlar bu yabancılaşmayı görünmez kılan yeni bir vitrin yaratıyor.
Sosyal medya, yoksulluğun ve güvencesizliğin içindeki milyonlara sürekli bir zenginlik, başarı ve mutluluk illüzyonu sunuyor.
Artık değer üretmekten çok "görünür olmak" önemseniyor.
“Ben buradayım.”
“Beni görün.”
“Beni önemseyin.”
“Bana aferin deyin.”
Bu çığlıklar, giderek daha fazla insanın iç dünyasında büyüyen yalnızlığın ve değersizlik duygusunun dışavurumuna dönüşüyor.
Birey, toplumsal bağlardan koptukça başkalarının onayına daha fazla ihtiyaç duyuyor. Böylece dayanışmanın yerini görünürlük, ortaklığın yerini rekabet, kolektif kimliğin yerini ise tüketilebilir kişisel imajlar alıyor.
ŞİDDET SOKAĞA TAŞIYOR
Kadın cinayetleri, çocuklara yönelik istismar, hayvanlara yönelik vahşet, sokaklarda büyüyen şiddet kültürü ve çeteleşme yalnızca münferit olaylar olarak görülemez.
Bunların her birinin kendi özgül nedenleri ve sorumluları elbette vardır. Ancak bütün bu tabloyu besleyen daha geniş bir toplumsal zemin de bulunmaktadır.
İnsanı değersizleştiren, emeği ucuzlaştıran, dayanışmayı zayıflatan ve hayatın her alanını rekabete dönüştüren düzen, şiddetin büyüyebileceği bir toplumsal iklim yaratıyor.
Egemen siyasetin kutuplaştırıcı dili de bu iklimi ağırlaştırıyor.
Toplumun farklı kesimleri birbirine düşmanlaştırıldıkça ortak yaşam duygusu zayıflıyor. Mahallelerde ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm üretmesi gereken kamusal mekanizmaların yerini zaman zaman çeteler, tarikatlar, cemaatler ve farklı bağımlılık ağları alıyor.
Toplumsal çözülme, kanserli hücreler gibi yaşamın farklı alanlarına yayılıyor.
DAYANIŞMA SADAKAYA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR
Toplumsal çürümenin en güçlü panzehiri dayanışmadır.
Ancak dayanışmanın kendisi de piyasa düzeninin ve siyasal iktidar ilişkilerinin hedefi haline geliyor.
Ekonomik olarak güvencesiz bırakılan yoksul halk kitleleri, yurttaşlık hakkı temelinde örgütlü ve kamusal bir sosyal politika ile güçlendirilmek yerine çoğu zaman sadaka kültürüne mahkûm ediliyor.
Hak, lütuf gibi sunuluyor.
Kamusal hizmet, kişisel iyilik gibi gösteriliyor.
Yurttaş, hakkını talep eden özne olmaktan çıkarılıp yardım bekleyen muhtaç konumuna itiliyor.
Böylece yoksulluk yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkıyor; aynı zamanda siyasal bağımlılık ilişkisine dönüşüyor.
Dinsel referansların bu ilişkiler içinde kullanılması ise yaşanan toplumsal eşitsizliklerin sorgulanmasını daha da zorlaştırabiliyor. Yoksulluk “kader”, acı “sınav”, eşitsizlik ise “sabır” söylemiyle açıklanmaya başladığında, toplumsal öfkenin düzenin gerçek nedenlerine yönelmesi engelleniyor.
EROZYONA KARŞI DEVRİMCİ BARİKAT
Türkiye’de yaşanan sosyolojik erozyon, yalnızca ahlak vaazlarıyla durdurulamaz.
Sandık dönemlerine sıkıştırılmış, toplumsal yaşamın gündelik sorunlarından kopuk pasif bir muhalefet de bu çözülmeye tek başına çare olamaz.
Çünkü sorun yalnızca iktidarda bulunanların politikalarından ibaret değildir.
Sorun, insanı metaya, emeği maliyete, yurttaşı müşteriye ve toplumsal ilişkileri rekabete dönüştüren kapitalist düzenin kendisindedir.
Bu nedenle çözüm de yalnızca bireysel davranış değişikliklerinde aranamaz.
Parçalanan toplumsal bağları yeniden kurmak zorundayız.
Mahallelerde dayanışma ağları, mahalle meclisleri ve halk örgütlenmeleri geliştirmekten;
İşyerlerinde işçi komiteleri ve sendikal örgütlülüğü güçlendirmekten;
Gençliği geleceksizlik ve yalnızlık duygusundan çıkarıp kolektif mücadelenin öznesi haline getirmekten;
Kadınların, çocukların, emekçilerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin haklarını ortak bir mücadele zemininde buluşturmaktan;
Sadaka kültürünün karşısına hak temelli, sınıfsal ve örgütlü dayanışmayı koymaktan geçiyor.
Çünkü insanı yeniden insan yapan şey yalnızca sahip olduğu şeyler değildir.
İnsanı insan yapan, başkalarıyla kurduğu dayanışma ve ortak yaşam ilişkisidir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, toplumsal erozyon karşısında seyirci kalmak değil; parçalanan hayatlarımızı yeniden birbirine bağlayacak örgütlü bir irade yaratmaktır.
Bireysel kurtuluşun değil, kolektif kurtuluşun fikrini yeniden büyütmek zorundayız.
Çünkü bu düzenin bize dayattığı yalnızlık kader değildir.
Güvencesizlik kader değildir.
Yoksulluk kader değildir.
Eşitsizlik kader değildir.
İnsanın insana yabancılaşması da kader değildir.
Küllerinden yeniden doğacak bir toplumsal ahlak, bireysel vicdan çağrılarıyla değil; sömürünün, eşitsizliğin ve insanın insana hükmettiği ilişkilerin ortadan kaldırılması için verilen kolektif mücadeleyle kurulacaktır.
Ve o mücadele, yalnızca geleceği değiştirme iddiası değildir.
İnsanın yeniden birbirini insan olarak görebilmesinin de başlangıcıdır.