Bir şantiyede tanıdığım işçiler: Haklarını isterken bile başlarını eğmeyenler

Bazı hikâyeler uzaktan yazılmaz.

Bir şantiyenin önünde beklemek, işçinin yüzüne bakmak, aynı cümleyi günlerce tekrar etmek zorunda kaldığını görmek gerekir. Çünkü kâğıt üzerinde birkaç rakamdan, birkaç şirket isminden ve birkaç ihale kaleminden ibaret görünen mesele, işçinin hayatına dokunduğunda bambaşka bir anlam kazanır.

Ben bu süreci başından beri takip ediyorum.

Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü'nün yeni hizmet binasının inşaatında çalışan işçilerin aylardır alamadıkları ücretleri için başlattıkları mücadeleyi izlerken, zaman içerisinde bir şeyi çok net gördüm:

Bu insanlar ne taşkınlık peşinde ne de kendilerine ayrıcalık istiyor.

İstedikleri son derece basit.

Çalıştılar.

Emek verdiler.

Karşılığını istiyorlar.

Hepsi bu.

Üstelik bunu yaparken karşılaştığım en belirgin özellikleri öfkeleri değil, efendilikleri oldu.

Öfkenin içinde bile ölçüyü kaybetmediler

Günlerce beklediler.

Bazen şantiyenin önünde, bazen çatıda, bazen meydanda...

Ücretlerinin ödenmesini istediler.

Kendilerine verilen sözlerin tutulmasını beklediler.

Bir sonraki günü, bir sonraki ödeme tarihini, bir sonraki görüşmeyi beklediler.

Ve her defasında aynı şeyi söylediler:

“Hakkımızı istiyoruz.”

Bu kadar.

Onları takip ederken;en çok dikkatimi çeken şey, yaşadıkları mağduriyetin ağırlığı ile sergiledikleri tavır arasındaki çarpıcı karşıtlık oldu.

Çünkü aylarca ücret alamamış bir işçinin öfkelenmesi şaşırtıcı değil.

Çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan, evine para gönderemeyen, borcunu ödeyemeyen bir insanın sesini yükseltmesi anlaşılabilir.

Bir yanda ödenmeyen ücretler, biriken borçlar, çocuklarına ve ailelerine karşı duydukları mahcubiyet; diğer yanda bütün bu haksızlığa, uğradıkları hakaretlere rağmen öfkelerini taşırmadan, kimseyi aşağılamadan, haklarını sakin ama kararlı bir biçimde istemeleri…

Bütün bu baskının içerisinde dahi haklarını gasp edenlere, emniyet güçlerine, gazeteci ve avukatlara karşı son derece açık ve saygılı davrandılar.

Kendilerini anlatırken hakaret etmeden konuştular.

Kimsenin hakkına saldırmadılar.

Kimseyi ezmeden kendi haklarını savundular.

Ve belki de en önemlisi, yaşadıkları bütün sıkıntıya rağmen aklıselimi elden bırakmadılar.

“Sadaka değil, hakkımızı istiyoruz”

Bu cümle boşuna kurulmadı.

Çünkü işçiler bir lütuf istemiyor.

Bir patronun vicdanına bırakılmış bir yardım talep etmiyor.

“Bize biraz para verin” demiyorlar.

Çalıştıkları günlerin, yaptıkları mesainin, harcadıkları emeğin karşılığını istiyorlar.

O nedenle “sadaka değil, hakkımızı istiyoruz” sözü bu direnişin en yalın özeti oldu.

Çünkü burada tartışılan yalnızca birkaç milyon liralık bir hesap değil.

Bir işçinin emeğinin değerinin ne olduğudur.

Rakamların arkasında hayatlar var

Şirket kayıtlarında milyonlar, kamu ihalelerinde yüz milyonlar, projelerde dolar üzerinden ifade edilen bedeller konuşulabilir.

Bir tarafta:

  • On yıllara yayılan şirket geçmişi,
  • milyonlarca dolarlık projeler,
  • TOKİ işleri,
  • Eti Maden projeleri,
  • Jandarma ve Emniyet projeleri,
  • savunma sanayii bağlantılı işler,
  • belediye ihaleleri,
  • yüz milyonlarca liralık sözleşmeler,
  • geniş bir iş dünyası ve kurumsal ilişki ağı.

Diğer tarafta:

Ücretini alamayan işçi.

Konkordato: Borcun adı değişince emek ortadan kalkıyor mu?

11 Mayıs 2026'da Ankara 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, Ilgazlar İnşaat, Yonca İnşaat ve İsmail Ilgaz hakkında geçici konkordato mühleti verdi.

5 Ağustos'ta bu mühlet iki ay daha uzatıldı.

Konkordato şirket açısından hukuki ve mali bir süreç.

Ancak işçi açısından çok daha basit bir soru var:

“Ben çalıştım. Param nerede?”

Şirketin mali sıkıntısı olabilir.

Borçları olabilir.

Konkordato süreci olabilir.

Ancak bunların hiçbirinin işçinin aylarca ücretsiz çalışmasının normalleştirilmesine dönüşmemesi gerekir.

Çünkü şirketin finansal riski patronun ticari faaliyetinin sonucudur.

İşçinin ücret alacağı ise çalışmasının karşılığıdır.

İkisini birbirine karıştırdığınızda ortaya şu düzen çıkar:

Kâr patronun, zarar işçinin.

Asıl mesele burada başlıyor

Bir tarafta kamu kurumları için yapılan milyonlarca liralık projeler var.

Diğer tarafta üç aylık ücretini alamadığı için şantiyede direnen işçiler.

Bir tarafta şirketlerin büyüklüğünü anlatan projeler var.

Diğer tarafta çocuğuna para gönderemeyen işçiler.

Ama işçinin dünyasında mesele çok daha küçük rakamlara sıkışıyor.

Bir kira.

Bir mutfak masrafı.

Bir çocuğun okul ihtiyacı.

Bir bebeğin bezi.

Biriken elektrik faturası.

Kredi kartı borcu.

Memlekete dönebilecek yol parası.

İşçinin hayatı budur.

Bu nedenle “şirketin mali sıkıntısı var”, “konkordato süreci yaşanıyor”, “ödemeler daha sonra yapılacak” gibi açıklamalar işçinin hayatında tek başına bir karşılık bulmuyor.

Emekçilerin de bir hayatı var.

Ve o hayat konkordato beklemiyor.

Çocuğun ihtiyacı ertelenmiyor.

Kira sahibi “şirketin mali durumu düzelince ödersin” demiyor.

Markette veresiye defteri sonsuza kadar açık tutulmuyor.

İşçi çalıştığında parasını bekliyor.

Söz verildi. Beklediler.

2 Eylül'de işçilere ödeme yapılacağı yönünde söz verildi.

İşçiler eylemlerini geçici olarak durdurdu.

Çünkü bu insanlar kavga etmek için değil, haklarını almak için oradaydı.

Verilen söze güvendiler.

Beklediler.

Fakat ödeme yapılmadığında yeniden alana çıktılar.

Burada da çok önemli bir ayrıntı daha var.

İşçiler, kendilerine “yarısını al, kalanını sonra konuşuruz” denilmesini kabul etmiyor.

Çünkü onların söylediği çok açık:

Eksik ödeme de hak gasbıdır.

Ve bugün geldikleri noktada haklı olarak “tek kuruş eksik ödenmesini kabul etmeyeceğiz” diyorlar.

Ve ben bu insanlarda başka bir şey daha gördüm

Birbirlerine sahip çıkmalarını.

Aralarında dayanışma kurmalarını.

En zor anlarda bile moral vermelerini.

Gazetecilere, avukatlara, destekçilerine yaşadıklarını anlatırken ölçülü ve misafirperver davranmalarını.

Kendilerine yapılanları anlatırken bile karşı tarafı hedef gösteren, hakaret eden bir dile sığınmamalarını.

Hakkını ararken bile “başkasının hakkına girmeyelim” diyebilen insanları gördüm.

Bunlar belki haber metinlerine sığmıyor.

Ama benim için bu sürecin en önemli taraflarından biride buydu.

Çünkü çoğu zaman işçi eylemleri anlatılırken işçiler yalnızca “eylem yapan kalabalık” olarak gösteriliyor.

Oysa burada isimleri, aileleri, kaygıları, hayalleri ve onurları olan insanlar var.

İnsanın hakkını istemesi onu saldırgan yapmaz.

Tam tersine, hakkını savunurken başkasının hakkına saygı göstermeye devam edebilmek büyük bir olgunluktur.

Onların istediği kavga değil, adalet

Bugün emekçi kardeşlerimin karşısında duran temel mesele aslında çok basit.

Ya emeklerinin karşılığı ödenecek ya da bu mücadele devam edecek.

Onlar defalarca bekledi.

Defalarca söz dinledi.

Defalarca sabretti.

İşçinin efendiliği, hakkından vazgeçeceği anlamına gelmez.

Saygılı olması, kendisine yapılan haksızlığı kabul edeceği anlamına gelmez.

Bu insanlar zenginleşmek istemiyor.

Birilerinin malına mülküne göz dikmiyor.

Kimsenin hakkını istemiyor.

Kendilerine ait olanı istiyorlar.

Ve bunu yaparken gösterdikleri sabır, nezaket ve sağduyu, aslında ne kadar haklı olduklarını daha da görünür hale getiriyor.

Çünkü bu insanların bugün söyledikleri şey yalnızca kendileri için değil.

Türkiye'nin dört bir yanında maaşı geciken, fazla mesaisi ödenmeyen, sigortası eksik yatırılan, tazminatı bekletilen, “yarın öderiz” denilerek oyalanan bütün işçiler için tanıdık bir cümle:

“Biz çalıştık. Hakkımızı istiyoruz.”

Son olarak bu mesele yalnızca Sakarya'daki bir şantiyenin meselesi değildir.

Mesele, emeğin bir şirketin finansal planlamasında en son sıraya konulup konulamayacağıdır.

Mesele, kamu adına yapılan işlerde çalışan işçilerin haklarının kamuoyunun gündemine ne zaman gireceğidir.

Mesele, patronun mali sıkıntısının faturasının işçiye kesilip kesilemeyeceğidir.

Benim gördüğüm işçiler ise bütün bunların karşısında dimdik duruyor.

Kırgınlar.

Yorgunlar.

Borçlular.

Çocuklarını özlüyorlar.

Evlerini özlüyorlar.

Ama hâlâ birbirlerine “sakin ol” diyebiliyorlar.

Hâlâ saygılarını koruyorlar.

Hâlâ haklarını anlatırken başlarını eğmiyorlar.

Çünkü biliyorlar:

Alın teri pazarlık konusu değildir.

Emek lütuf değildir.

Ücret sadaka değildir.

Ve hak verilmezse, işçi hakkını aramaktan vazgeçmez.