Bir yıl önce kaybettiğim kayınpederime ne zaman “Nasılsın baba?” diye sorsam, hiç düşünmeden, “İyiyim demek kolay mı kızım?” diye yanıt verirdi.
Bu cümle, onun hayata, insana ve iyiliğe bakışını anlatan kısa ama derin bir öğüttü benim için. Çünkü o, iyiliğin yalnızca dini ya da hukuki kurallarla tarif edilemeyeceğine inanırdı. Ahlaklı, dürüst ve iyi bir insan olmanın yasaların zorlamasıyla, cezalandırılma korkusuyla ya da bir inancın emriyle değil; kişinin kendi iradesiyle, vicdanıyla ve toplumun ortak sorumluluk bilinciyle geliştirilmesi gerektiğini savunurdu.
Ona göre gerçekten iyi olmak, “yapılması gerektiği” için iyi davranmak değildi. Başkasına zarar vermemeyi, adil olmayı, dürüst davranmayı, hakkaniyeti gözetmeyi ve insanın onuruna saygı göstermeyi insanın kendi içinden gelen bir sorumluluğa dönüştürmekti.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak bu. İyiliği bir zorunluluk olmaktan çıkarıp bir iradeye, bir karaktere ve giderek toplumsal bir davranış biçimine dönüştürmek.Çünkü kötülük yalnızca kötü insanların varlığından beslenmiyor. Bazen kötülük, iyilerin sessizliğinde büyüyor.
Ve bugün asıl meselemiz tam da burada başlıyor.
KÖTÜLÜK NE ZAMAN ÖRGÜTLENİR?
Kötülüğü yalnızca bireysel bir ahlak sorunu olarak görmek, onun toplumsal boyutunu anlamamızı engelliyor.
Bir insanın başka bir insana kötülük yapması elbette kötülüktür. Fakat kötülük bir düzene, sisteme ve sürekliliğe kavuştuğunda artık başka bir şeyden söz ediyoruz:
Örgütlü kötülükten.
Bir çocuğun aç kalması yalnızca o çocuğun kaderi değildir.
Bir işçinin emeğinin karşılığını alamaması yalnızca işverenle işçi arasındaki bir anlaşmazlık değildir.
Bir kadının şiddete uğraması yalnızca iki insan arasındaki bir mesele değildir.
Bir halkın bombalanması yalnızca savaşın kaçınılmaz sonucu değildir.
Bir toplumun yoksullaştırılması, korkutulması, susturulması ve birbirine düşman edilmesi de kendiliğinden gerçekleşmez. Bütün bunların arkasında kararlar, çıkarlar, kurumlar, ilişkiler ve çoğu zaman örgütlü güçler vardır. Kötülük böylece bireysel bir davranış olmaktan çıkar, sistemin çalışma biçimlerinden biri haline gelir.
Üstelik kendisini her zaman kötülük olarak göstermez.
Bazen “düzen” der.
Bazen “güvenlik” der.
Bazen “milli çıkar” der.
Bazen “piyasa koşulları” der.
Bazen “gerçekçilik” der.
Bazen de en tehlikelisini söyler:
“Yapacak bir şey yok.”
Oysa vardır. Her zaman vardır.
BİZE NORMAL OLARAK KABUL ETTİRİYORLAR
Yaşadığımız çağın en büyük ideolojik başarılarından biri, değiştirilebilir olanı değiştirilemez göstermektir.
Yoksulluk sanki dünyanın doğal düzenidir.
Savaşlar sanki insanlığın değişmez kaderidir.
Sömürü sanki ekonominin kaçınılmaz sonucudur.
Güçlünün zayıfı ezmesi sanki hayatın kanunudur.
Birilerinin milyonlar kazanırken milyonlarca insanın geçinememesi “ekonomik gerçeklik” olarak anlatılır.Sonra da bütün bunların karşısında bize “iyi insan olun” denir. Ama nasıl? İnsanı insana rakip haline getiren bir düzende dayanışma nasıl mümkün olacak? Herkese kendi kurtuluşunu yalnız başına araması öğretilirken ortak bir gelecek nasıl kurulacak? İşte burada iyiliğin anlamı değişiyor. İyilik artık yalnızca bireysel bir meziyet olmaktan çıkıyor.
Bir itiraza dönüşüyor.
Çünkü mevcut düzenin bize öğrettiği bencilliğe karşı başkasını düşünmek, onun bize dayattığı rekabete karşı dayanışmayı seçmek, onun normalleştirdiği adaletsizliğe karşı adaleti savunmak başlı başına politik bir tavırdır.
İYİLİK BİR SEÇİMDİR
Bence insanın en önemli özgürlüklerinden biri, nasıl bir insan olacağına karar verebilmesidir. Hukuk bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söyler. Din, inanç ve vicdan bize doğruyla yanlışı ayırt etmenin yollarını gösterebilir. Toplum da ahlaki ölçüler oluşturur. Ama bunların hiçbiri tek başına insanı iyi yapmaya yetmez. Çünkü insan, bütün bunların ötesinde seçer. Yasa cezalandırdığı için hırsızlık yapmamak başka bir şeydir. Başkasının hakkını, kimse görmese bile kendi vicdanın nedeniyle çalmamak başka. Şiddetin karşılığında ceza olduğunu bildiğin için şiddetten kaçınmak başka.Gücün elinde olduğu halde güçsüz olana zarar vermemeyi seçmek başka.
Ahlakın gerçek sınavı da tam burada başlar.
Kimsenin görmediği yerde.
Kimsenin seni denetlemediği anda.
Bir çıkar elde edebilecekken başkasının hakkını çiğnememeyi seçtiğinde. İşte o zaman iyilik bir kurala uymaktan çıkar, karakter haline gelir. Kayınpederimin yıllar boyunca bana anlatmak istediği şeyin özünde de bunu görüyorum. İyi olmak, sana emredildiği için değil; sen iyi olmayı seçtiğin için iyi olmaktır. Dürüst olmak, yakalanmaktan korktuğun için değil; dürüstlüğü kendi karakterinin parçası haline getirdiğin için değerlidir.Adalet, cezadan korktuğun için değil; başkasının hakkını kendi hakkın kadar önemli gördüğün için anlamlıdır.
İYİLİK PASİFLİK DEĞİLDİR
Belki de iyilikle ilgili en büyük yanılgılarımızdan biri, iyiliği sessizlikle karıştırmamızdır.
“Sen iyi ol, kimseye karışma.”
“Başını belaya sokma.”
“Herkes kendi hayatına baksın.”
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
Bunların hiçbirinin gerçek iyilikle ilgisi yok.
Çünkü bazen iyi olmak, tam da karışmaktır.
Bir haksızlık gördüğünde itiraz etmektir.
Bir işçinin hakkı gasp edildiğinde yanında durmaktır.
Bir kadın şiddete uğradığında sessiz kalmamaktır.
Bir çocuğun açlığını kader olarak kabul etmemektir.
Bir halkın üzerine bombalar yağdığında, “Benim ülkem değil” diyerek sırtını dönmemektir.
Bir insanın onuru çiğnendiğinde, o insanın kim olduğuna bakmadan onun yanında durabilmektir.
İyilik, gerektiğinde konforunu terk etmektir.
Kendi güvenli alanından çıkmaktır.
Bedel ödemeyi göze almaktır.
Çünkü kötülük çoğu zaman insanların tamamının kötü olmasından değil, iyi insanların sessiz kalmasından güç alır. Sessizlik her zaman tarafsızlık değildir. Bazen sessizlik, güçlü olanın yanında durmanın en konforlu biçimidir.
ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞE KARŞI ÖRGÜTLÜ İYİLİK
Burada çok önemli bir ayrım var. Ben iyiliğin yalnızca bireysel ahlakla sınırlı kalmasını yeterli görmüyorum.Çünkü kötülük örgütlenebiliyorsa, iyilik de örgütlenebilmelidir.
Sermaye örgütleniyor.
Savaş örgütleniyor.
Propaganda örgütleniyor.
Sömürü örgütleniyor.
Yoksulluğu üreten mekanizmalar örgütleniyor.
Korku örgütleniyor.
O halde dayanışma neden örgütlenmesin?
Vicdan neden örgütlenmesin?
Emek neden örgütlenmesin?
Adalet talebi neden örgütlenmesin?
İnsanların birlikte hareket etme iradesi neden örgütlenmesin?
Örgütlülük, insanın kendi aklından vazgeçmesi değildir.
Tam tersine, kendi aklını başkalarının aklıyla buluşturmasıdır.
Örgütlülük bireyin yok olması değil, bireyin yalnızlıktan kurtulmasıdır.
Birlikte düşünmektir.
Birlikte itiraz etmektir.
Birlikte üretmektir.
Birlikte direnmek ve birlikte karar vermektir.
Ve en önemlisi, bize kader diye sunulanın aslında değiştirilebilir olduğunu birlikte fark etmektir.
İYİ OLMAK DEVRİMCİDİR?
İyilik neden devrimci bir eylem? Çünkü bize tam tersini öğreten bir dünyada yaşıyoruz. Bencillik başarı olarak pazarlanıyor. Dayanışma saflık olarak görülüyor. Fedakârlık aptallık sayılıyor. Kolektif mücadele eski ve etkisiz bir yöntemmiş gibi küçümseniyor. İnsanların birbirine güvenmemesi adeta sistemin temel çalışma prensiplerinden biri haline geliyor. Herkesin herkesi geçtiği, herkesin kendi küçük iktidarını kurmaya çalıştığı bir dünyada, bir başkasının hakkını kendi hakkın kadar savunmak radikal bir davranıştır.Çünkü iyi olmak yalnızca başkasına zarar vermemek değildir.
Başkasının uğradığı haksızlığı kendi meselen haline getirmektir.
Benim olmayan bir acıya sırtımı dönmemektir.
Benim olmayan bir mücadelede taraf olabilmektir.
Benim çıkarım olmadığı halde adaleti savunabilmektir.
Ve belki de en önemlisi, kazanacağından emin olmadığın halde doğru olanın yanında durabilmektir. İşte devrimci olan budur.
KÖTÜLÜĞÜN EN BÜYÜK BAŞARISI: ALIŞTIRMAK
Bence kötülüğün en büyük zaferi, bizi şaşırtmamayı başarmasıdır. Bir süre sonra ölüm haberleri yalnızca rakamlara dönüşür. Yoksulluk istatistik olur. Savaş televizyon görüntüsüne dönüşür. Bir çocuğun ölümü birkaç saatlik haber olur. Bir insanın uğradığı haksızlık sosyal medyada birkaç paylaşımın ardından unutulur. Sonra hayat devam eder. İşte kötülüğün asıl tehlikesi burada başlar.
Kötülüğe alışmak.
Bir toplum haksızlığa şaşırmamaya başladığında, kötülük yalnızca güçlenmez; aynı zamanda görünmez hale gelir.
Bu yüzden bugün iyi olmak, biraz da şaşırma yeteneğimizi korumaktır.
Bir çocuğun açlığına itiraz etmek, bir insanın adaletsizliğe uğramasına öfkelenmek, savaşın normal olmadığını söylemek, yoksulluğun kader olmadığını hatırlamak, bir insanın onurunun pazarlık konusu yapılamayacağını savunmak. Bunların her biri, insan kalma çabasıdır.
İYİLİĞİ BİR KARAKTERDEN TOPLUMSAL İRADEYE DÖNÜŞTÜRMEK
Kayınpederimin “İyiyim demek kolay mı kızım?” sözüne bugün yeniden baktığımda, bunun yalnızca gündelik bir söz olmadığını düşünüyorum. Çünkü gerçekten iyi olmak kolay değil. İyi olmak, sadece kötülük yapmamak değil. Kendi çıkarından vazgeçebilmek. Haksızlık karşısında susmamak. Güçlüden değil, haklıdan yana olabilmek, bir başkasının acısını kendi hayatının dışında görmemek, insan olmanın sorumluluğunu taşımak.
Ve bütün bunları birilerinin sana emrettiği için değil, sen böyle bir insan olmak istediğin için yapabilmek. Bence ahlakın en sahici hali de budur.
Hukuk olmadan değil, hukukun ötesinde bir vicdan.
Ceza korkusu olmadan dürüstlük.
Denetim olmadan sorumluluk.
Emir olmadan iyilik.
Ve bireysel vicdanın toplumsal dayanışmayla buluşması…Belki de gerçek ahlak burada başlıyor.
Çünkü insanın başında bir polis olmadığı halde doğru olanı yapması, önünde bir yasa olmadığı halde başkasının hakkını gözetmesi, karşılığında hiçbir ödül beklemeden dayanışması; insanın kendi iradesiyle kurduğu ahlaki dünyanın en güçlü göstergesidir.
SON SÖZ DEĞİL İRADE
Bugün kendimize yalnızca “İyi bir insan mıyım?” diye sormak bana yetersiz geliyor.
Daha zor sorular sormalıyız:
İyiliği seçiyor muyum?
Başkalarının hakkını kendi hakkım kadar önemsiyor muyum?
Haksızlık karşısında susuyor muyum?
Bana dokunmayan kötülüğün yarın bana da dokunabileceğini anlayabiliyor muyum?
Ve belki en önemlisi:
İyiliği yalnızca kendi hayatımda mı yaşatıyorum, yoksa başkalarıyla birlikte çoğaltmaya çalışıyor muyum?
Çünkü örgütlü kötülüğün karşısında yalnızca bireysel iyi niyet yetmez.
Örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü dayanışma çıkmalıdır.
Örgütlü sömürünün karşısına örgütlü emek.
Örgütlü yalana karşı örgütlü hakikat.
Örgütlü korkuya karşı örgütlü cesaret.
Ve örgütlü kötülüğe karşı örgütlü iyilik.
Ben hâlâ kayınpederimin o cümlesini düşünüyorum:
“İyiyim demek kolay mı kızım?”
Hayır baba…
İyi olmak kolay değil.
Devrin daim olsun….