Bazı yollar insanı vardığı yerden değil, yürürken taşıdığı yükten yorar. Bir süre sonra aynı yokuşu çıkmak değil, yanında yürüyenlerin birbirinin omzundaki yükü görmemesi ağırlaşır. Ben de biraz o yorgunluğun içindeyim şimdi. Uzun zamandır taşıdığım bazı cümleleri, bazı kırgınlıkları, bazı soruları bir süreliğine yere bırakmaya; kalabalığın içinden sessizce çekilip kendi içimde bir nefeslik yer açmaya ihtiyacım var. Bu bir vazgeçiş değil, yoldan dönmek hiç değil. Bazen insan, yürümeye devam edebilmek için bir süre durmayı seçer. Ben de bir süre olmayacağım. Belki biraz susacağım, biraz uzaktan bakacağım, biraz da içimde birbirine karışan seslerin hangisinin gerçekten bana ait olduğunu dinleyeceğim. Sonra, yol hâlâ oradaysa ve yürümeye gücüm kaldıysa, yeniden dönerim.
…
İnsan büyüdükçe sadece dünyayı değil, insanları da tanımayı öğrenir. Ve bazen en acı gerçek, kötülüğün kötü görünmemesi; iyiliğin kılığına girebilmesidir.
Şehrin “hatırlı aktivistlerinden”, bir zamanlar bana dost diyen ve bugün geriye dönüp baktığımda, desteğe ihtiyacım olabileceğini düşünmeden sınır çizen bir kadın arkadaşımın, mücadele alanımızın artılarını ve eksileri üzerine yaptığımız sohbetlerde söylediği bir cümle var ki kulağımdan hiç düşmedi:
“Senin büyüdüğün evlerde büyümediler, Pınar.”
Belki o bunu bir tartışmanın içinde, bir tespit olarak söyledi. Belki beni anlamaya çalışıyordu, belki de aramızdaki farkı tarif ediyordu.
Ama o cümle bende bambaşka bir yere oturdu.
Nasıl evlerde büyümüştük ki?
Bu soruyu her hatırladığımda zihnimde bir sürü ev kurdum. Her birinin içine başka bir çocuk koydum. Kimi yoksulluğun, kimi yokluğun, kimi göçün, kimi sessizliğin, kimi şiddetin, kimi dayanışmanın içinden geçen çocuklar…
Bir evin içine yokluğu ve varlığı koydum.
Köyü ve kenti koydum.
Ötekinin anlamadığı bir anadili koydum.
Şiddeti ve şefkati aynı duvarların içine sığdırdım.
Bir otelde cayır cayır yanan insanlara tanıklık eden gözleri koydum. Annenin çamaşır yıkamaktan kanayan bileklerini koydum.
Ezan vakti eve koşmayı koydum.
Saat kaç olursa olsun hiçbir şeyi umursamamayı da…
Tarlada pamuğu, bahçede fındığı, yazı yabanda kurulan çadırı koydum.
Tecavüzü, cinsiyet ayrımcılığını, çocuk gelinliği koydum.
Öksüz,yetim olmayı koydum.
Eğitime ve sağlığa ulaşamamanın ne demek olduğunu bilen çocukları koydum.
Her oyunda ebe olmayı, her oyunda oyun kurucu olmayı koydum.
Bitli saçları, yaralı dizleri, mahalle bakkalından yapılan küçük hırsızlıkları koydum.
Varoştan kent merkezine inmeyi, kent merkezinden varoşu ziyaret etmeyi koydum.
Okula yetişebilmek için aceleyle süt sağan çocuk ellerini, kilometrelerce yürünmüş yolları koydum.
Özel günlerde komşudan ödünç alınan kıyafetleri koydum.
Köşe başında dövülerek öldürülen mahalle abilerini koydum.
Azmi koydum.
Kıskançlığı koydum.
Zorbalığı koydum.
Büyüme arzusunu koydum.
İki lokma ekmek için büyük şehirlerde çürüyen babaları, tencerede umut haşlayan anneleri koydum.
Sınırlarla örülmüş buluşmaları, sürgün kavuşmaları koydum.
Eşkıya hikâyelerini, gazi dedelerin anlattığı savaşları koydum.
Faşist babaları, boyun eğmeyen ve gerektiğinde ardına bile bakmadan yürüyen anneleri koydum.
Sonra bütün bu evlerin ortasında duran çocuklara baktım.
Belki uzun süre birbirimizi yalnızca bugün olduğumuz insanlardan ibaret sandık. Oysa hepimizin arkasında başka bir ev, başka bir sokak, başka bir anne, başka bir baba, başka bir korku, başka bir yoksulluk ve bütün bunların içinde büyümeye çalışan başka bir çocuk vardı.
Evet, hepimiz aynı evlerde büyümedik.
Ama artık o evlerde büyüyen çocuklar değildik.
Yetişkinlerdik...
Yeniden kurulacak eşit, adil, özgür ve yaşanası bir dünya için mücadele etmeyi, Her geçen gün daha kötüye giden, daha karmaşık ve ağırlaşan memleket koşullarında birbirimizin elinden tutmayı; bütün teorik ayrılıklarımıza rağmen,ortaklaşa pratik çözümler üretmeyi; yan yana durmayı, omuz omuza vermeyi seçmiştik.
Muhteşem “yol arkadaşlıkları” kurmuştuk.
Çünkü yönümüz aynıydı.
Aynı dünyaya itiraz ediyor, aynı adaletsizliklerin karşısında duruyor, aynı umudu büyütmeye çalışıyorduk.
Sol biraz da buydu.
Toplumun vicdanı olmak.
Ahlakı olmak.
Ezilenin yanında durmak.
Güçsüzün elinden tutmak.
Kendisine yöneltilen haksızlıkla başkasına yöneltilen haksızlık arasında ayrım yapmamak.
Ve belki en önemlisi, kendisine güç veren bir mücadeleyi başkasının üzerinde güç kurmanın aracına dönüştürmemek.
Fakat bugün bazen çok tanıdık bir çelişkinin içinde buluyorum kendimi.
Söylemde meselenin “görünür olmak” değil, mücadele hattına kolektif bir tuğla daha örmek olduğunu anlatanlar; görünür olmayı eleştirirken başka bir görünürlük biçimi yaratıyor.
“Ben öne çıkmayayım, mücadele öne çıksın” derken, kendi durduğu yeri merkeze koyabiliyor. Başkalarının görünürlüğünü sorgularken kendi görünürlüğünü meşrulaştırabiliyor.
Ve farkında olmadan, tam da karşı çıktığını söylediği şeyin dilini yeniden üretiyor.
Kapitalizmin çalışma hayatına yerleştirdiği o acımasız “üzerine bas, geç” anlayışı, bazen solun kendi ilişkilerinin içine de sızabiliyor.
Bir başkasının emeğini görmeden.
Bir başkasının yarasını hesaba katmadan.
Bir yol arkadaşını kolayca harcayarak.
Kendini daha doğru, daha temiz, daha politik, daha vazgeçilmez görerek…
Sonra buna mücadele deniyor.
Oysa mücadele yalnızca dışarıdaki iktidar ilişkilerine karşı çıkmak değil. Kendi ilişkilerimizin içinde de yeniden üreyen iktidara, otoriteye yön verebilmek, dur diye bilmekti.
Yıllarca “kişisel olan politiktir” dedik.
Doğruydu.
Çünkü evde, işte, sokakta, ilişkilerimizde yaşadığımız her şeyin politik bir karşılığı vardı.
Ama bunun bir başka yüzünü de unutmamak gerekiyor:
Kişisel olan politikse, politik olanın da insan hayatına değdiği yerde bir sorumluluğu vardır.
Politik tavır gereği sınır çizen, eleştiri getiren ,bir yol arkadaşımızı yok saydığımızda, yalnızlaştırdığımızda yada yalnızlaşmayı kişinin tercihi olarak dayattığımızda neyi savunmuş oluyoruz?
Bir insanı mücadele alanının dışına itmek kolay.
Bir insanı anlamaya çalışmak daha zor.
Bir arkadaşlığın içindeki kırgınlığı büyütmek kolay.
O kırgınlığın nedenini konuşmak daha zor.
Birinin hatasını teşhir etmek kolay.
Onunla birlikte çözüm üretmek daha zor.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, zor olanı seçebilmek.Ortak aklın,kolektif tavrın çizdiği sınırları hiçe saymadan;
Elbette farklı düşüneceğiz.
Elbette birbirimizi eleştireceğiz.
Elbette sınırlarımız olacak.
Ama bütün bunları yaparken birbirimizi tüketmek, yalnızlaştırmak ve birbirimizin emeğini görünmez kılmak zorunda değiliz.
Çünkü biz birbirimizin rakibi değiliz.
Aynı hayatın içinde, aynı memleketin ağır koşullarında, aynı eşitsizliklerin karşısında mücadele eden insanlarız.
Temsil ettiğimiz alanın bize öğrettiği en temel şeylerden birini de burada hatırlamak gerekiyor:
"Saygın olan her şey, kendi kendini yok etmeye başladığında saygınlığını kaybeder."
Bir mücadele alanı kendi içinde iktidarın küçük kopyalarını üretmeye başladığında; dayanışma yerini rekabete, yol arkadaşlığı hiyerarşiye, ortaklık kişisel hesaplara bıraktığında, dışarıdaki dünyayı değiştirme iddiasının içerisi boşalmaya başlar.
Oysa biz başka bir dünya istiyoruz.
Eşit.
Adil.
Özgür.
Yaşanabilir.
Çocuklarımızın bizden daha güzel bir dünyada yaşayabilmesini istiyoruz.
Bunun için yalnızca kapitalizme, patriyarkaya, faşizme, eşitsizliğe ve sömürüye karşı çıkmak yetmez.
Kendi ilişkilerimizin içine bunların küçük biçimlerini taşımamayı da öğrenmek zorundayız.
Belki bu yüzden yeniden o evlere dönüyorum.
Yoksul evlere.
Şiddetin olduğu evlere.
Sevginin olduğu evlere.
Korkunun olduğu evlere.
Dayanışmanın olduğu evlere.
Ve bütün o evlerden çıkıp bugün aynı mücadele alanlarında buluşan çocuklara…
Eksik bıraktığım çocukluklardan özür diliyorum.
Çocuklarımıza nasıl bir dünya mı bırakacağız?
Bu sorunun cevabını yalnızca meydanlarda, toplantılarda, bildirilerde ve sloganlarda değil; birbirimize nasıl davrandığımızda da vereceğiz.
Çünkü değiştirmek istediğimiz dünya, önce birbirimize kurduğumuz,çocuklarımıza örnek olduğumuz küçük dünyalarda başlıyor.
Hepimiz başka evlerde büyüdük ama aynı mücadele evrenine düştük, bunun bir anlamı olmalı.