Sabah kahvesini hazırladık. Fincanı masaya koyduk. Daha içmeden telefonu aldık elimize. Masanın dağınık tarafı görünmesin, ışık biraz buradan gelsin. Yanındaki kitap da kadraja girsin.
Kahve bekliyor. Biz, kendimize ayırdığımız vakti göstermeye çalışıyoruz.
Ben de paylaşıyorum. Başkalarının alışkanlıklarını uzaktan seyredip hüküm verecek değilim. Ama insan bazen kendi yaptığının içinde de bir tuhaflık hissediyor. Dinlenmek için oturmuşum; neden dinlenirken nasıl göründüğümle uğraşıyorum?
Bir anın güzel olması yetmiyor mu artık? Birilerinin o güzelliği görmesi de mi gerekiyor?
Dinlediğim bir kayıtta şu soru geçiyordu: “Eğer her şey politikse, eğer mutfağım, ilişkilerim bile bir iktidar mücadelesiyse o zaman ben zırhımı nerede çıkaracağım?”
İnsanın zırhını çıkarabileceği bir yere ihtiyacı var. Her sözüne cevap hazırlamadığı, kendini anlatmak zorunda kalmadığı bir yere. Yorgunsa yorgun görünsün. Canı konuşmak istemiyorsa sussun. Oturduğu evin her köşesi, yaşadığı hayatın her günü gösterilmeye uygun olmak zorunda kalmasın.
Fakat evin kapısını kapatmak yetmiyor artık. İçeride neyi kimin göreceğini düşünmeye devam ediyoruz. Bazen yalnızlığımızı bile başkalarına sunulacak hâle getiriyoruz.
Guy Debord, 1967’de yayımlanan Gösteri Toplumu’nda gösteriyi yalnızca görüntülerin çoğalması olarak anlatmaz. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinin görüntüler aracılığıyla kurulmasına dikkat çeker. Buradaki sorun, fotoğrafın varlığından çok, birbirimizle kurduğumuz ilişkinin onun üzerinden şekillenmesidir.
Debord’un önünde Instagram yoktu. Ama bugün onun düşüncesini okurken kendi alışkanlıklarımızı düşünmemek zor. Bir arkadaşımızın iyi olup olmadığını paylaşımlarından anlamaya çalışıyoruz. Bir buluşmanın nasıl geçtiğini oradan çıkan fotoğrafa bakarak değerlendiriyoruz. Kendi hayatımızın da başkalarının gözünde nasıl durduğunu merak ediyoruz.
Bu görünme telaşını yalnızca beğenilme isteğiyle açıklayamıyorum. Bir gazeteci haberini duyurmaya çalışırken kendisini de sürekli hatırlatmak zorunda hissediyor. Bir sanatçı eser üretirken bir yandan takipçi sayısıyla uğraşıyor. Siyasette yapılan işin karşılığı erişim rakamlarında aranabiliyor. Görünmezsek unutulacağımızı, geride kalacağımızı düşünüyoruz.
Böyle bir ortamda “Paylaşmayıverin” demek kolay. Geçimin, mesleki tanınırlığın, sözünü duyurabilmenin görünürlüğe bağlandığı yerde, insanın o mecradan çekilmesi her zaman basit bir tercih olmuyor. Ben de haberin okunmasını istiyorum. Daha fazla insana ulaşsın diye uğraşıyorum. Sonra dönüp aynı rakamlardan rahatsız oluyorum. Çelişki biraz da burada.
Birbirimizin dikkatini çekmek için harcadığımız zaman, platformların ticari düzenini de besliyor. Biz haberimizi, işimizi, derdimizi duyurmaya çalışıyoruz; bütün bunların dolaşıma girdiği alanın kuralları üzerinde ise pek az sözümüz var. Sürekli orada bulunmamız bekleniyor. Bir gün paylaşmazsak ertesi gün yeniden dikkat çekmenin yollarını düşünüyoruz.
Bu yüzden yalnızca telefonu elinde tutan insana bakmak yetmez. Onu sürekli görünür kalmaya zorlayan koşulları da konuşmak gerekiyor.
Bir süre sonra yaşadığımız şeyle onun görüntüsü arasındaki mesafe açılabiliyor. Güzel görünen bir masada huzursuz oturmuş olabiliriz. Gülümsediğimiz fotoğraf, zor bir günün içinden çıkmış olabilir. Bunu biliyoruz aslında. Yine de başkalarının seçilmiş birkaç anıyla kendi günümüzün tamamını kıyaslıyoruz.
Mahremiyet meselesi biraz da burada başlıyor. Yalnızca kimsenin bilmesini istemediğimiz bilgilerden söz etmiyorum. Kimseye nasıl göründüğünü hesap etmeden yaşayabildiğimiz anlardan söz ediyorum.
Hannah Arendt, İnsanlık Durumu’nda insanın ortak dünyada görünür olmasına önem verirken, başkalarının bakışından çekilebileceği alanı da kıymetli bulur. Bütünüyle başkalarının huzurunda geçen bir hayatın derinliğini kaybedebileceğini söyler. Bu düşünceyi bugün okuduğumda aklıma, evinde otururken bile kendisini dışarıdan seyreden insan geliyor.
Yalnız burada bir itirazım var. Evi, içine çekildiğimiz anda hepimizi koruyan bir yer gibi anlatamayız. Aynı evde biri dinlenirken diğeri çalışıyor olabilir. Birinin sessizliği huzurdan, diğerininki konuşamamaktan kaynaklanabilir.
Carol Hanisch’in 1969’da yazdığı, 1970’te yayımlanan “Kişisel Olan Politiktir” metni, kadınların kendilerine özgü sandıkları sorunların ortak toplumsal koşullarını görmeye çağırıyordu. Kadınların deneyimlerini birlikte konuşması, çözümü yalnızca kendilerini değiştirmekte aramaktan çıkmalarını sağlıyordu.
Bu yüzden mahremiyeti savunurken evin içindeki eşitsizliği saklamak istemiyorum. O eşitsizliği konuşabilmek için de bütün hayatımızı izlenmeye açmamız gerektiğini düşünmüyorum.
Sabah kahvesine dönelim. O masayı kim hazırladı? Fotoğraftan çıkardığımız bulaşıkları kim yıkayacak? Birinin kendine ayırdığı saat, başka birinin hiç bitmeyen işi sayesinde mi mümkün oldu?
“Kendinize zaman ayırın” tavsiyesini duyunca biraz da bunları düşünüyorum. O zamanı nereden bulacağız? İşten mi, uykudan mı, çocuğun bakımından mı?
Evdeki işi paylaşmak şart. Fakat iki kişi de uzun saatler çalışıyor, yolda vakit kaybediyor, kazandığıyla geçinemediği için ek iş arıyorsa, adil bir iş bölümü tek başına dinlenmeye yetmiyor. Erişilebilir bir kreşin bulunması, yaşlı ve hasta bakımında kamusal destek alabilmek, sağlık hizmetine zamanında ulaşmak da günümüzün ne kadarının bize kalacağını belirliyor.
Ücretleri ve çalışma sürelerini konuşmadan insanlara vakitlerini daha iyi yönetmelerini söylemek bana haksızlık gibi geliyor. Zaten bütün gününü yetişmeye çalışarak geçiren insandan bir de kendi huzurunu yaratması bekleniyor.
Sosyalist bir bakış benim için burada anlam kazanıyor. Çalışma süresinin kısalmasını, ücretin insanca yaşamaya yetmesini, bakımın kamusal hizmetlerle desteklenmesini istemekte. Dinlenmenin, parası olanın hizmet satın alarak ulaşabildiği bir imkân olmaktan çıkmasını savunmakta. İnsanların kendilerine ait zamanı olması için hayatlarını tüketen koşulların değişmesi gerekiyor.
Siyaseti yapış biçimimize baktığımda da aynı görünme telaşını fark ediyorum. Üstelik burada sonuçları daha ağır.
Bir açıklamaya katılıyoruz, bir dayanışmaya gidiyoruz. Fotoğraf çekiliyor. Paylaşım yapılıyor. Haksızlığın duyulması için bunların önemini biliyorum; yaptığım işin de bir parçası bu.
Ama bazen paylaşım yapıldığında sorumluluğun tamamlandığı hissine kapılıyoruz.
Oysa ertesi gün de iş var. Aranacak biri, takip edilecek bir gelişme, tutulacak bir söz var. Kimsenin fotoğrafını çekmediği, uzun uzun anlatmaya değmez sandığı işler. Bir türlü sonuç alınamayan telefon görüşmeleri, yeniden yapılan çağrılar, aynı meseleyi bir daha anlatmak…
Dayanışmanın devamını çoğu zaman bunlar sağlıyor.
Fotoğrafta herkes yan yana durabiliyor; iş bölümü yapıldığında aynı kalabalığı bulamıyoruz bazen. Bunu yalnızca başkalarına söylemek rahat olurdu. Kendi yaptığımız işin de hesabını böyle vermemiz gerekiyor.
Bir sorunun çözülmesini mi istiyoruz, o sorunun yanında görülmeyi mi? İkisi birbirine karıştığında bunu fark edebiliyor muyuz?
Birlikte mücadele ettiğimiz insanlarla kurduğumuz ilişkinin ölçüsü, onların hayatında neyi değiştirebildiğimiz olmalı. Fakat görünürlük öne geçtiğinde, çok emek isteyen ama az görüntü veren işler geriye düşebiliyor. Bir işçinin derdini takip etmekten daha fazla karşılık bulabiliyor, onun yanında çekilmiş bir fotoğraf.
Üstelik bunu, kendisini her şeyin önüne koyan siyasetçileri eleştirirken de yapabiliyoruz. Kullandığımız dil değişiyor; fotoğrafta kendimize ayırdığımız yer değişmiyor.
Evde kahvemizin durduğu masadan siyasette arkasına oturduğumuz masaya kadar, görüntüyle fazlasıyla uğraşıyoruz. Yerelde mücadelenin ağırlığını makam masasının gösterişinde arayan “büyük siyasetçilerimiz” var. Oysa plastik bir masada da mücadele edilir. Asıl mesele, fotoğraf çekildikten sonra o masanın etrafında kimlerin kaldığı, hangi işin ucundan tuttuğudur.
Benim canımı sıkan biraz da bu. Ortaklık kurmak için çıktığımız yerde kendi görüntümüzle meşgul olmamız.
Elbette duyulmak istiyoruz. Bir haksızlığın kayda geçmesini, insanların haberdar olmasını istiyoruz. Fakat kaç kişiye ulaştığımızı gösteren sayı, kaç kişiyle güven kurduğumuzu söylemiyor. Birlikte bir işi sürdürebilecek miyiz, anlaşamadığımız gün de birbirimizi dinleyecek miyiz; bunları paylaşımın altındaki rakamlardan öğrenemiyoruz.
“Her şey siyasidir” sözünü, hayatın her anını siyasi bir sunuma çevirmek olarak anlamıyorum. Evdeki yorgunluğumuzun, işyerindeki suskunluğumuzun, kendimize ayıramadığımız zamanın nedenlerini birlikte düşünmek için önemsiyorum.
Ama bunun içinde, görünmeden yaşayabilme hakkımız da var.
Her an bir şey anlatmadan, faydalı görünmeden, başkalarının ilgisini çekmeden durabilmek. İnsanlarla ilişkimizin de yaptığımız işin de seyirci yokken devam etmesi.
Kahvemizi paylaşabiliriz. Eylemin fotoğrafını da.
Biraz da sonrasına bakalım mı?
Telefonu bıraktığımızda karşımızdaki insanı dinliyor muyuz? Kalabalık dağıldığında üstlendiğimiz işi yapıyor muyuz? Kimse görmezken de verdiğimiz sözü tutuyor muyuz?
Zırhımızı çıkaracağımız yer belki böyle ilişkilerin içinde bulunur. Kendimizi göstermek zorunda kalmadığımız, ama birbirimizi gözden de çıkarmadığımız ilişkilerde.