Uzun zamandır çağın ruhuna sinmiş o yorgunluk hissiyle dolaşıyorum.

Belki bu yüzden çok uslu bir cümleyle başlıyorum:
“Tek rakibim dün olduğum kişi.”

Bugünün dünyası böyle cümleleri seviyor.
Kimseyi rahatsız etmeyen, kimsenin canını sıkmayan, insanı sisteme değil kendine döndüren cümleleri. Öfkeyi törpüleyen, yarayı bile kişisel bir eksiklik gibi anlatan cümleleri.

Oysa insan biraz durup etrafına bakınca başka bir şey görüyor.

Bu ülkede insanlar birbirleriyle yarışmaktan yoruldu artık.
Aynı serviste işe gidip aynı maaşla ay sonunu getiremeyen insanlar birbirine rakipmiş gibi davranıyor. Aynı baskının içinde yaşayan kadınlar birbirinin hayatına bakıp eksiklik hissediyor. Gençler birbirinin başarı hikâyesini izlemekten kendi hayatına yabancılaşıyor.

Bir kafede saatlerce bilgisayar başında çalışan gençlere bakıyorum bazen. Kimisi freelance iş kovalıyor, kimisi İngilizce kursuna para biriktirmeye çalışıyor, kimisi durmadan “kendini geliştirmeye.” Yirmili yaşlar artık gençlik değil de bitmeyen bir mülakata dönüşmüş gibi.

Üniversiteden yeni mezun bir genç, geçen gün “Kendimi sürekli geç kalmış hissediyorum” dedi. Daha hayatının başında olan insanlar bile tükenmiş hissediyorsa, burada bireysel değil toplumsal bir sorun vardır.

Çünkü bu düzen insanı yalnız bırakmıyor sadece; birbirine de düşürüyor.

Sürekli daha iyi olman gerekiyor.
Daha hızlı.
Daha güzel.
Daha başarılı.
Daha görünür.

Bir an durursan hayat seni dışarıda bırakacakmış gibi.

Kapitalizm artık yalnızca emeği sömürmüyor; insanın ruhunu da performansa çeviriyor. Herkes kendi hayatının patronuymuş gibi yaşamaya zorlanıyor ama kimsenin gerçekten nefes alacak kadar zamanı yok.

Geçenlerde bir arkadaşım “Dinlenirken bile suçlu hissediyorum” dedi. Galiba çağımızın özeti biraz da bu. İnsan artık yorulduğu için değil, durduğu için utanıyor.

Byung-Chul Han yıllar önce modern insanın artık patron baskısıyla değil, kendi kendini tüketerek yorulduğunu yazmıştı. Galiba bugün en büyük yorgunluğumuz tam da burada başlıyor.

Sonra dönüp insanlara şunu söylüyorlar:
“Kendinin en iyi versiyonu ol.”

Bir işçi günde on saat çalışıp eve yorgun düşerken, bir kadın her gün biraz daha güvensiz hissederken, gençler gelecek korkusuyla uyanırken mesele gerçekten yalnızca “kişisel gelişim” olabilir mi?

Bazı yaralar bireysel değil çünkü.
Bazı yorgunlukların adı sistem.

Mark Fisher’ın bir yerde söylediği gibi, insanlar artık sistemin yarattığı sorunları bile kişisel başarısızlık sanıyor. Belki de bu yüzden herkes kendini eksik hissediyor.

İnsanın kendine dönmesi elbette kötü değil. İnsan dün olduğundan daha vicdanlı, daha cesur, daha açık biri olmaya çalışmalı. Ama bugünün dünyası bu fikri bile piyasaya sürdü. Dayanışmanın yerine kişisel başarıyı, birlikte iyileşmenin yerine bireysel yükselişi koydu.

O yüzden bazen en politik şey, yarışmayı reddetmektir.

Bir arkadaşının elini bırakmamak.
Bir işçinin hakkını kendi hakkın gibi savunmak.
Bir kadının yalnız olmadığını hissettirmek.
Başkasının düşüşünden kendine basamak yapmamak.

Çünkü insan dediğin şey tek başına büyüyen bir varlık değil. İnsan biraz da başka insanların omzunda ayakta kalıyor.

Belki mesele “dünün kendisini geçmek”ten önce şudur:
Bu düzen bizi birbirimize benzetilmiş rakiplere çevirirken, insan kalmayı başarabiliyor muyuz?

Çünkü aynı yarayı taşıyan insanların birbirine rakip edilmesi, bu düzenin kurduğu en acı oyundur.