Başarılı kadınlardan hoşlandığımızı söylüyoruz. Peki gerçekten hoşlanıyor muyuz? Yoksa başarılı kadınları yalnızca belirli bir sınırın içinde kaldıkları sürece mi destekliyoruz?

Bir kadın çalıştığında, ürettiğinde, fedakârlık yaptığında genellikle takdir görüyor. Ancak aynı kadın görünür olmaya başladığında, sözünün ağırlığı arttığında ve bulunduğu ortamda etkili bir özne haline geldiğinde hava değişebiliyor. Çünkü mesele çoğu zaman başarı değil; başarının beraberinde getirdiği görünürlük, söz hakkı ve etki alanı. Bu nedenle bazı kadınlar doğrudan engellenmiyor. Daha incelikli yöntemler devreye giriyor. Ürettikleri küçümseniyor, katkıları sıradanlaştırılıyor, başarıları kişisel özelliklerine bağlanıyor ya da adları yapılan işin gerisinde bırakılıyor. Başarı ortada duruyor ama sahibi bulanıklaştırılıyor.

Daha ilginç olan ise bundan sonra başlıyor. Başarılı kadınlar hakkında konuşurken çoğu zaman yaptıkları işten çok kim olduklarını konuşmaya başlıyoruz. Bir süre sonra ürettikleri değil, tavırları gündem oluyor. Ses tonu, yüz ifadesi, özgüveni, insanlarla ilişkisi...

Hepimizin tanık olduğu sahneler bunlar. Bir toplantıda bir kadın aynı itirazı birkaç kez dile getirir, konu havada kalır. Birkaç dakika sonra benzer bir cümleyi bir erkek kurar ve bir anda konuşulmaya başlanır. Ya da bir kadın bir konuda ısrarcı davrandığında "gergin", "zor" ya da "hırslı" bulunur. Aynı tavır bir erkekte çoğu zaman kararlılık olarak okunur.

İşin tuhaf yanı, bu yargılar çoğu zaman kadının ne söylediğiyle ilgili değildir. Daha çok onu söylerken kapladığı alanla ilgilidir. Çünkü kadınların çalışmasına, üretmesine, emek vermesine itiraz edenlerin sayısı artık az. Ancak görünür olmasına, etkili olmasına ve sözünün ağırlık kazanmasına gösterilen rahatsızlık hâlâ yerli yerinde duruyor.

Belki de bu yüzden bazı kadınlar doğrudan engellenmiyor. Daha rafine yöntemler devreye giriyor. Adları anılmıyor, katkıları küçültülüyor, başarıları tesadüflere bağlanıyor. Kimse açıkça "başarılı olmasın" demiyor. Ama başarı görünür hale geldiğinde bir huzursuzluk başlıyor.

Sorun kadınların görünür olması değil gibi davranılıyor.

Oysa bazen sorun tam da bu.

Çünkü görünür olanın artık kendileri olmamasına alışamayanlar da var.

Tam da bu noktada "tehlikeli kadın" etiketi ortaya çıkıyor. Bu etiket çoğu zaman gerçek bir davranışın sonucu değil; kadının bulunduğu yerde yarattığı rahatsızlığın adı oluyor. Kendisinden emin olması, sınır koyması, itiraz etmesi ve başkalarının onun adına karar vermesine izin vermemesi bazı insanları rahatsız ediyor. Bu yüzden bazen insanlar o kadını hiç tanımadan onun hakkında hüküm verebiliyor. Çünkü değerlendirdikleri kişi değil, zihinlerinde taşıdıkları kadınlık kalıbı oluyor.

Üstelik bu durum yalnızca erkeklerle sınırlı değil. Kadınlar da aynı kültürün içinde büyüyor, aynı normlarla şekilleniyor ve aynı kalıpları öğreniyor. Bu nedenle başarılı kadınlar zaman zaman başka kadınlar tarafından da "fazla sert", "fazla hırslı" ya da "fazla iddialı" bulunabiliyor. Mesele bireylerden çok daha büyük; toplumsal olarak hangi özellikleri kadınlara yakıştırıp hangilerini yakıştırmadığımızla ilgili.

Bu durumun en görünür olduğu alanlardan biri ise eleştiri anları. Bir kadın bir haksızlığa itiraz ettiğinde, bir kararı sorguladığında ya da bulunduğu yapı içinde bir sorunu görünür kıldığında tartışma çoğu zaman söylediği şeyden uzaklaşıyor. Sorunun ne olduğu konuşulmuyor; sorunu dile getiren kişinin niyeti konuşuluyor. Neden bunu söylediği, ne amaçladığı, kime hizmet ettiği ya da neden şimdi konuştuğu sorgulanıyor. Bir anda eleştirinin kendisi değil, eleştiren kişi tartışmanın merkezine yerleşiyor.

Üstelik aynı duruma itiraz eden bir kadın ve bir erkek yan yana durduğunda bile bu fark görülebiliyor. Erkeğin tepkisi ilkesel kabul edilirken, kadının tepkisi kişisel hesaplaşma olarak yorumlanabiliyor. Erkeğin öfkesi dürüstlük sayılırken, kadının öfkesi manipülasyon olarak etiketlenebiliyor. Aynı haksızlığa maruz kalan iki kişiden biri cesur olarak tanımlanırken, diğeri niyetleri sorgulanan kişi haline gelebiliyor. Bu durum bize çoğu zaman tartışmanın eleştirinin içeriğiyle değil, eleştiriyi kimin yaptığıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

Oysa itiraz etmek manipülasyon değildir. Bir sorunu görünür kılmak bölücülük değildir. Haksızlığa dikkat çekmek algı yaratmak değildir. Tam tersine, sağlıklı kurumlar ve sağlıklı ilişkiler sessizlikle değil, eleştiriyle güçlenir. Bir yapıya zarar veren şey sorunların konuşulması değil, konuşulamaz hale gelmesidir.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir kadının başarısı neden hâlâ bir yetenek göstergesi olarak değil de bir karakter problemi gibi ele alınıyor? Çünkü eşitsizlik her zaman kapıları kapatarak işlemez. Bazen kapıları açar. Ama içeri giren kadının görünmesini istemez.

Bu nedenle küçük bir meydan okuma da kadın mücadelesi verdiğini söyleyenlere olsun.

Ne garip.

Bir kadının sesini yükseltmesini isteyenler, o ses kendi masalarına ulaştığında kulaklarını kapatabiliyor.

Kadınların konuşmasını istiyoruz.

Yeter ki bizim hakkımızda konuşmasınlar.

Kadınların görünür olmasını istiyoruz.

Yeter ki bizden daha görünür olmasınlar.

Kadınların söz sahibi olmasını istiyoruz.

Yeter ki kendi sözümüzün önüne geçmesinler.

Bir kadın sessizken onu desteklemek kolaydır. Asıl mesele konuşmaya başladığında ne yaptığınızdır.

Bir kadın emek verirken alkışlamak kolaydır. Asıl mesele o emeğin görünür olmasına nasıl tepki verdiğinizdir.

Bir kadın haksızlığa itiraz ettiğinde "kadınlar susmasın" demek kolaydır. Asıl mesele o kadın sizin bulunduğunuz yapıda konuştuğunda ne yaptığınızdır.

Çünkü bazen kadınların sesini duyurmak isteyenler, o ses kendi odalarında yankılanınca rahatsız olabiliyor.

Belki de sorun kadınların görünür olması değil.

Sorun, görünür olanın artık kendileri olmaması.

Bu yüzden son soruyu kadınlara değil, kendini eşitlikten yana görenlere bırakmak gerekiyor:

Eşitlikten mi yanayız?

Yoksa yalnızca mevcut hiyerarşiyi sarsmayan kadınlardan mı?