Biyoloji mezunuyum. Mikroskop başında geçirdiğim zamanları hâlâ hatırlıyorum. İlk baktığımda gördüğüm şey çoğu zaman bir şey ifade etmezdi. Işığı ayarlar, odağı çevirirdim; biraz fazla çevirince görüntü yine kaybolurdu. Sonra bir yerde dururdu elim. Az önce seçemediğim şey bütün ayrıntılarıyla önümde olurdu.
O günlerden aklımda kalan yalnızca gördüklerim değil. Bazen bakmakla görmek arasında ne kadar uğraş gerektiği.
Tarihle ilgili düşünürken de aynı yere geliyorum. Bir dönemi anlamak için önce büyük isimlere, örgütlere, kararlara bakıyoruz. Ben de öyle yapıyorum. Ama anlatı orada kalırsa sanki insanlar başkalarının yazdığı bir metindeki rollerini oynamış gibi oluyor. Fikir bir yerde üretilmiş, aşağıya doğru yayılmış, hayat da ona göre değişmiş.
Hayat böyle mi işliyor? Pek sanmıyorum.
İnsanlar duydukları şeyleri olduğu gibi alıp taşımıyor. Kendi yaşadıklarıyla karşılaştırıyor, bazen benimseyip bazen itiraz ediyorlar. Birbirleriyle konuşuyorlar. Kimi zaman aradıkları sözü henüz bulamamış oluyorlar ama bir şeyin yanlış gittiğini gayet iyi biliyorlar.
Carlo Ginzburg’un Peynir ve Kurtlar’ı beni bu yüzden etkilemişti. Ginzburg, 16. yüzyılda yaşamış Menocchio adlı bir değirmencinin düşüncelerinin izini sürüyor. Elindeki kaynakların önemli bir kısmı da Engizisyon’un tuttuğu sorgu kayıtları. Bir insanı, onu yargılayanların yazdıklarından anlamaya çalışmak… Daha kitabın başında insanı durduran bir durum bu.
Menocchio okuduklarını ve duyduklarını kendince yorumluyor. Düşüncelerini anlatıyor, sorular soruyor, çağının içinde kendine ait bir dünya kuruyor. Onu bütün sıradan insanların temsilcisi sayamayız. Zaten buna gerek de yok. Bir değirmencinin hayatına bakınca çağın geri kalanı gözden kaybolmuyor; daha önce fark etmediğimiz tarafları beliriyor.
Menocchio sosyalist değildi. Onu öyle göstermeye çalışmak, yaşadığı tarihi anlamanın önüne geçer. Ginzburg’dan yazıma taşımak istediğim şey başka: Bir insanın düşüncesini dinlemeye değer bulup bulmadığımıza kim karar veriyor? Tarih diye okuduğumuz şeyde kimlerin sesi var?
İşçi hareketine geldiğimde E. P. Thompson’ın yaklaşımı bu soruları başka türlü açıyor. Thompson, işçi sınıfını tarihsel koşulların sonunda ortaya çıkmış hazır bir topluluk gibi ele almıyor. İnsanların deneyimlerine, mücadelelerine, birbirleriyle kurdukları ilişkilere bakıyor. İşçiler kendi tarihlerinde birer figüran değil. Yaşadıklarına anlam veriyorlar; birlikte hareket etmeyi de bu hayatın içinde öğreniyorlar.
Burada durup şunu söylemek istiyorum: Kuramcıları ya da örgütleri önemsiz bulmuyorum. Bir düşünceyi geliştirmek, insanları ortak bir amaç etrafında buluşturmak, mücadeleyi sürdürebilmek kolay işler değil. Fakat insanların kendi hayatlarından getirdiklerini görmezsek, örgütlenmeyi de tam anlayamayız. Bir araya gelenler boş bir sayfayla gelmiyor.
Flora Tristan’ı düşününce mesele daha da belirginleşiyor benim için. İşçilerin birliğini savunurken kadınları bu mücadelenin dışında bırakmıyor. İşçilerin kurtuluşunu konuşup işçi kadınların yaşadıklarını görmezden gelmek nasıl mümkün olabilir? Tristan’ın yıllar öncesinden sorduğu bu sorunun bugün hâlâ rahatsız edici bir tarafı var. Belki de olması gerekiyor.
Çünkü bir topluluğun neyi savunduğunu anlamak için bazen söylediklerine değil, kendi içindeki hayata bakmak gerekiyor. Toplantıda kim rahatça konuşuyor? Kimin sözü yarıda kesiliyor? Görünmeyen işleri kim üstleniyor? Biri yorulduğunda bu fark ediliyor mu?
Böyle sıralayınca biraz hesap soruyormuşum gibi oldu. Aslında bunları kendime de soruyorum. İnandığım şeylerle yaptıklarımın her zaman örtüştüğünü söyleyemem. Bazen ancak sonradan görüyorum birini yeterince dinlemediğimi ya da bana kolay gelen bir işin başka birinin omzunda ne kadar ağırlaştığını. O yüzden kusursuz insan aramıyorum. İnsanların, aradaki mesafeyi fark ettiklerinde ne yaptığını önemsiyorum.
Bir ilkeyi savunmakla onu yaşamak arasında mesafe var. O mesafe de yalnızca büyük sınavlarda ortaya çıkmıyor. Gündelik işlerin paylaşılmasında, bir karar alınırken kimin beklenip kimin beklenmediğinde, birinin yardım istemeden önce anlaşılmayı umup umamadığında çıkıyor karşımıza. Bunlara “küçük şeyler” demek kolay. İçinde yaşarken pek küçük gelmiyorlar.
Belki de bu yüzden bir mücadelenin en görünür anı, bana artık hikâyenin tamamı gibi gelmiyor. O ana gelene kadar insanların birbirine güvenmesi, bazen anlaşamaması, yeniden konuşması, bir fikri kendi hayatında denemesi var. Bunların hepsi düzenli bir arşiv bırakmıyor. Sonradan geriye baktığımızda bir başlangıç tarihi seçiyoruz; sanki her şey o gün başlamış gibi.
Oysa çoğu şeyin başlangıcını bilmiyoruz.
Bir de adına kolayca “gizli kahramanlar” dediğimiz insanlar var. Bu sözü kullanırken tereddüt ediyorum. Kahraman deyince yine kusursuz birini aramaya başlıyoruz; yalnızca bu kez kürsüde değil, kalabalığın arasında. Ben öyle birinden söz etmiyorum. Yorulan, yanlış yapan, bazen kendi fikrinden bile emin olamayan; yine de bir başkasının yaşadığını kendisinden uzak bir mesele saymayan insanlardan söz ediyorum. Böyle davranmak her zaman büyük bir olay yaratmaz. Ama insanın yanında nasıl bir dünya kurulacağını değiştirir.
Mikroskop başında öğrendiğim şey, gördüğüm küçük parçanın bütünü açıklayacağı değildi. Tek başına açıklayamaz. Yine de o parçaya bakmadan bütün hakkında konuşurken daha dikkatli olmam gerektiğini öğrendim.
Tarihte de büyük isimlere, metinlere, örgütlere bakmayı sürdüreceğim. Sonra biraz yaklaşacağım. Bir düşünce insanların arasında neye dönüşmüş, diye soracağım. Birlikte yaşarken birbirlerine nasıl davranmışlar? Savundukları hayatı kendi aralarında kurabilmişler mi?
Ben galiba en çok, tutanaklara girmeyen o uzun zamanı merak ediyorum.