İnsan bazı şeyleri başına gelmeden de bilir ama başına geldiğinde başka türlü anlar. Borcun insanın yalnızca cebinde değil, zihninde de yer kapladığını mesela. Gün içinde başka bir işle uğraşırken aklının bir köşesinde duran hesabın, gece yatağa girdiğinde yeniden önüne geldiğini… Bir süredir hayatın insanı nasıl dar bir hesap cetvelinin içine sıkıştırabildiğini daha fazla düşünüyorum. Sonra etrafıma bakıyorum; meğer herkesin önünde başka rakamların yazdığı benzer bir cetvel varmış.
Kredi kartları, krediler, kiralar, okul masrafları, tedavi giderleri… Bir arkadaşımız ev almak için ömrünün kaç yılını bankaya vereceğini hesaplıyor, bir başkası çocuğunun eğitim masrafını, diğeri ailesinden birinin tedavisini. Eskiden “gelecek” dediğimizde birkaç yıl sonrasını düşünürdük. Şimdi ayın sonunu görebilmek de gelecek planına dahil.
Bütün bunların tuhaf tarafı, neredeyse herkes benzer şeylerle uğraşırken bunu kendi kişisel meselesi gibi yaşaması. Borç benim borcum, yetişememek benim beceriksizliğim, gelecek kaygısı benim kaygım. İnsan bir süre sonra dönüp kendisine bakıyor: Nerede yanlış yaptım? Daha çok mu çalışmalıydım, daha az mı harcamalıydım, daha cesur mu davranmalıydım? Bir yerlerde herkesin bildiği ama benim kaçırdığım bir hayat bilgisi mi vardı?
Tam burada uzun zamandır üzerimize boca edilen o kişisel başarı dili devreye giriyor. Kendine yatırım yap, konfor alanından çık, finansal okuryazarlığını geliştir, potansiyelini keşfet, sabah erken kalk… İnsan bazen bütün bunları dinleyip “Peki kaçta kalkarsak kira düşüyor?” diye sormak istiyor.
Çünkü milyonlarca insan aynı anda geçinemiyorsa meseleyi milyonlarca ayrı kötü tercihle açıklamak pek mümkün değil. Çalışan insanların barınmakta zorlandığı, hastalanmanın aile bütçesinde gedik açtığı, çocuk sahibi olmanın bile önce ekonomik bir hesaba dönüştüğü bir yerde her şeyi bireysel tercihlere bağlamak, sorunun kendisini görünmez kılıyor. Ortak bir sıkıntıyı milyonlarca kişisel başarısızlığa bölüyorsunuz; geriye kendisini suçlayan insanlar kalıyor.
Bir de bunun üzerine içinde yaşadığımız gösteri dünyası ekleniyor. Cebimizde taşıdığımız ekran bize durmadan başkalarının seçilmiş hayatlarını gösteriyor. Birinin evi, diğerinin tatili, ötekinin başarılı çocuğu, fit bedeni, mutlu evliliği, iyi işi… Biz kredi kartının asgarisini hesap ederken bir yerlerde herkes hayatı çözmüş gibi görünüyor.
Elbette sosyal medya bütün bunların sebebi değil. Telefonu kapatınca kredi borcu silinmiyor. Fakat ekran başka bir işe yarıyor: Yaşadığımız gerçek güçlüğün üzerine bir de yetersizlik duygusu bindiriyor. Geçinemediğimiz için öfkelenmek yerine yeterince başarılı olmadığımızı düşünüyoruz. Yorulduğumuzda çalışma koşullarımızı değil irademizi sorguluyoruz. Hayatımız başkasının vitrini kadar parlak görünmediğinde vitrinin gerçekliğinden değil, kendi hayatımızın eksikliğinden şüphe ediyoruz.
Böyle bakınca kapitalizmin geçirdiği dönüşüm oldukça ilginç. Bir zamanlar esas olarak emeğimizi disipline eden düzen, bugün arzularımızı, bedenimizi, dikkatimizi ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de düzenliyor. İşten çıktıktan sonra bile kendimizi geliştirmemiz, göstermemiz, pazarlamamız, daha iyi bir versiyonumuza ulaşmamız bekleniyor. İnsan hem çalışan, hem ürün, hem de kendi performansını denetleyen küçük bir patron haline geliyor.
İşin acı tarafı, patron tarafımızın işçi tarafımıza pek merhameti yok.
Daha fazlasını kazanmalıydın, daha doğru karar vermeliydin, daha iyi görünmeliydin, daha çok okumalıydın, daha fazla yetişmeliydin. Yetmedi mi? Biraz daha uğraş. Bir insan kendisini bu kadar sıkı denetlerken dışarıdan bir denetçiye ne kadar ihtiyaç kalıyor, emin değilim.
Belki yeni düzenin en maharetli tarafı da burada. Bizi yalnızca birbirimizle yarıştırmadı; insanı kendi kendisinin rakibi yaptı. Üstelik bu yarışın bitiş çizgisi de yok. Daha güzel bir ev, daha iyi bir iş, daha başarılı bir çocuk, daha genç bir beden, daha çok para, daha çok görünürlük… Her hedefe yaklaştığınızda önünüze yenisi konuyor.
Sonra kendi hayatımıza bakıyoruz ve bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyoruz.
Oysa belki eksik olan hayatlarımız değil, bize hayat diye gösterilen şeyin kendisi.
Kimse yirmi dört saat mutlu değil. Kimsenin ilişkisi yalnızca güzel anlardan oluşmuyor. İnsan yaşlanıyor, korkuyor, yanlış karar veriyor, bazen parasız kalıyor, bazen ne yapacağını bilmiyor. Çocuğuna yetemediğini düşündüğü, işe gitmek istemediği, dünyayı değiştirmek bir yana akşam yemeğini hazırlayacak gücü zor bulduğu günler oluyor. Bunlar hayatın arızaları değil; hayatın kendisi.
Fakat buradan çıkıp “kendimizi sevelim” demek de bana yetmiyor. Çünkü bu kez aynı meselenin başka bir kişisel gelişim cümlesine dönüşmesi tehlikesi var. Sorulması gereken, neden bu kadar çok insanın aynı anda kendisini yetersiz hissettiği. Neden bu kadar yorgunuz? Neden çalışan insanlar borçlanmadan hayatlarını sürdüremiyor? Neden sağlık bir hak olmasına rağmen hastalanmak ekonomik bir korkuya dönüşebiliyor? Neden gençler geleceği, orta yaşlılar bugünü, yaşlılar ise emekliliği düşünürken aynı güvensizlik duygusunda buluşuyor?
Ve bütün bunların içinde belki en önemli soru şu: Neden ortak sorunlarımızı tek başımıza çözmemiz gerektiğine bu kadar kolay inandık?
Yan dairedeki insanın hayatı bizimkinden sandığımız kadar farklı değil. Sabah çocuğunu okula bırakan kadın, dükkânını açan esnaf, fabrikaya giren işçi, diplomasıyla ne yapacağını bilemeyen genç, emekli olduğu halde çalışmaya devam eden insan… Aynı ekonomik düzenin farklı yerlerinde benzer gelecek kaygıları taşıyorlar. Ama birbirimizin gerçek hayatını değil, çoğunlukla birbirimize gösterdiğimiz hayatları biliyoruz.
Burada sınıfsal olanla insani olan birbirine değiyor. İnsanların ortak bir sorunu olduğunu fark etmeleri tarihin her döneminde önemli sonuçlar doğurdu. İşçiler kendi ücret meselesinin yan tezgâhtaki işçinin meselesinden ayrı olmadığını gördüklerinde örgütlendiler. Kadınlar evlerinin içinde yaşadıklarının yalnızca kendilerine ait olmadığını birbirlerine anlattıklarında başka bir dayanışma dili kurdular. Pek çok toplumsal mücadele, büyük teorilerden önce çok basit bir fark edişle başladı: Benim başıma gelen yalnızca benim başıma gelmiyor.
Bugün bu fark edişe yeniden ihtiyacımız var. Çünkü insanları yönetmenin en kolay yollarından biri, ortak sorunlarını kişisel kusurları olduğuna inandırmak. Geçinemiyorsan bütçeni yönetemedin, tükenmişsen zamanını yönetemedin, işsizsen kendini geliştiremedin, mutsuzsan zihnini doğru yönetemedin. Böyle bir dünyada düzenin hiçbir şeyi yanlış yapmasına gerek kalmıyor; bütün yanlışlar dönüp dolaşıp bizim karakterimize yazılıyor.
Oysa hayatın her alanını kişisel bir performans sınavına çevirdiğimizde yalnızca yorulmuyoruz, birbirimizden de uzaklaşıyoruz. Herkes kendi kurtuluşunun peşine düşüyor. Daha iyi bir iş, daha güvenli bir ev, çocuğu için daha iyi bir okul, hastalandığında daha iyi bir hastane… Bunları istemekte yanlış bir şey yok. Asıl tuhaf olan, milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarına ancak diğerlerinden daha başarılı olursa ulaşabileceği fikrini bu kadar kolay kabullenmiş olmamız.
Bir evde kredi borcu konuşuluyor, diğerinde kira. Bir başkasında hastane masrafı, ötekinde çocuğun okul gideri. Masaların üzerindeki rakamlar farklı ama insanların yüzündeki ifade giderek birbirine benziyor.
Belki başımızı kendi hesaplarımızdan biraz kaldırmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusuyla insan yıllarca kendisiyle uğraşabilir. Kendini düzeltebilir, geliştirebilir, suçlayabilir, yeniden deneyebilir. Hatta bütün hayatını kendisini tamir ederek geçirebilir.
Ama soru bir gün değişirse iş de değişir.
“Biz neden böyle yaşıyoruz?”
Bu soru daha rahatsız edici.
Çünkü cevabı aynada değil.
Yanımızdaki insanda.
Belki de bu yüzden uzun zamandır bize kendi içimize dönmemiz söyleniyor. Oysa bazı zamanlarda insanın kendisine değil, yanına bakması gerekir. Kimin aynı borçlarla, aynı korkularla, aynı gelecek kaygısıyla yaşadığını görmek için.
Hepimiz kendi başımıza kurtulmaya çalışırsak içimizden bazıları belki başarır.
Ama geriye kalan hayatın adı kurtuluş olmaz.
Yan yana gelmezsek hepimiz yalnız kaybedeceğiz.