Çin, “ortak refah” politikası kapsamında internet platformlarında lüks yaşamı teşhir eden içeriklere karşı kapsamlı bir müdahale başlattı. Binlerce hesap kapatıldı, milyonlarca takipçiye sahip influencer’lar görünmez hale getirildi. Ama bu hamleyi sadece sansür tartışması üzerinden okumak eksik kalır. Mesele birkaç hesabın kapanmasından çok daha derin: Uzun zamandır sorgulanmayan bir yaşam biçimi ilk kez bu kadar açık biçimde hedef alınıyor.
Türkiye’de tablo çok farklı değil. Bir yanda geçim sıkıntısı, artan borçlar ve kredi kartıyla dönen hayatlar var. Öte yanda ise ekranlarda “günlük rutin” adı altında sunulan lüks yaşamlar. Bu artık bir çelişki gibi bile görünmüyor. Daha doğrusu, kimseyi şaşırtmıyor. Çünkü bu durum istisna değil, doğrudan bir düzenin sonucu.
Thorstein Veblen’in yüz yıl önce yaptığı ayrım bugün hâlâ geçerli: Üretenler ve kârı yönetenler. Veblen’e göre sorun, ticari mantığın üretimi her zaman büyütmemesi, bazen bilinçli olarak yavaşlatmasıdır. Ona “sabotaj” der. Bugün influencer ekonomisi dediğimiz yapı, bu durumun dijital bir versiyonu gibi işliyor. Gerçek üretimden çok imaj üretimi büyüyor; emekten çok algı dolaşıma giriyor. Toplumsal enerji üretimde değil, görünür olmaya çalışırken tüketiliyor.
Belki de bu yüzden bu kadar yorgunuz. Çünkü içinde bulunduğumuz düzen artık bir ihtiyaç ekonomisi değil, bir karşılaştırma ekonomisi. İnsanlar ihtiyaçları için değil, başkalarından geri kalmamak için tüketiyor. Veblen’in “haksız mukayese” dediği şey tam olarak bu. Herkes kendini başkalarının hayatı üzerinden ölçüyor ve bu karşılaştırma hiçbir zaman bitmiyor.
Çünkü bu sadece ekonomi değil. Bu, insanların kendini yetersiz hissetme hikâyesi. Ve artık bu hikâyeyi hepimiz, kendi hayatlarımızda tanıyoruz.
Bugün Türkiye’de giderek daha görünür hale gelen bir gerçek var: İnsanlar zengin olmak için değil, zengin görünmek için borçlanıyor. Bu durum sert bir tespit gibi gelebilir ama başka türlü açıklamak zor. Gösterilen hayatlar yaşanmıyor; sadece sergileniyor. Ve bu sergilemenin hem ekonomik hem de psikolojik bir maliyeti var.
Influencer ekonomisi bu yapının vitriniydi, ama hikâye çok daha eski. Fordist tüketim modeli, sadece üretimi artırmadı; insanların ne isteyeceğini de belirledi. İhtiyaçların ötesinde bir arzu üretimi yarattı. Yetinmemek normalleşti.Zamanla insan, tüketen bir özne olmaktan çıkıp tüketimin bir parçasına dönüştü.
Ancak bu model artık sürdürülebilir görünmüyor. Sonsuz tüketim fikri hem toplumsal hem de ekolojik sınırlarına dayanmış durumda. Bir noktadan sonra bu düzen kendi içinde tıkanıyor.
Çin’in “ortak refah” hamlesi tam da bu tıkanmaya müdahale etme iddiası taşıyor. Temel mesaj basit: Zenginlik bir gösteri aracı olmamalı, tüketim bir statü yarışına dönüşmemeli. Veblen’in yıllar önce işaret ettiği gibi, bir şeyin değeri işlevinden çok sahibine sağladığı prestijle ölçülüyorsa, orada yapısal bir sorun vardır.
Bu müdahalenin doğru olup olmadığı tartışılabilir. Ama asıl soruyu değiştirmiyor: Türkiye’de biz neyi ödüllendiriyoruz? Üreteni mi, yoksa görünür olanı mı?
Bugün sıkça dile getirilen “bilinçli tüketim” söylemi de bu noktada yetersiz kalıyor. Çünkü mesele sadece ne tükettiğimiz değil, ne kadar tükettiğimiz. Sistem insanlara sadece neyi satın alacaklarını değil, neden sürekli satın almak zorunda olduklarını da öğretiyor. Ve bu döngü, içi doldurulamayan bir boşluk yaratıyor.
Bu yüzden sade yaşam arayışı bir trend değil. Daha çok bir zorunluluk gibi görünüyor. İnsanlar yavaş yavaş gösterişin büyümediğini, sadece şiştiğini fark ediyor. Ve her şişen şey gibi, bu da bir noktada patlıyor.
Çin’in attığı adım, tartışmalı da olsa, bu kırılmayı görünür kılıyor. Belki farklı ülkeler farklı yöntemler deneyecek, ama soru aynı kalacak: Bu düzen böyle devam edebilir mi?
Çünkü günün sonunda ekran kapanıyor, algoritma susuyor.
Geriye kalan ise hâlâ aynı soruya dayanıyor: Ne ürettin? Ne gösterdiğin değil.