Bazı kusurlar vardır, bireye ait değildir. Bir çağın ürünüdür. Kibir de öyle, narsisizm de. Bugün karşımızda duran şey birkaç “kendini beğenmiş insan” meselesi değil. Bu bir karakter sorunu değil; bir sistem sorunu. Çünkü bu düzen alçakgönüllü insan üretmez. Bu düzen, kendine hayran ama içi boş bireyler ister.

Narsisizm bize yıllarca yanlış anlatıldı. Sanki bir çocukluk travması, bir aile meselesi, bir kişilik bozukluğu… Oysa mesele bundan daha çıplak: Narsisizm, kapitalizmin en uyumlu insan tipidir. Çünkü kapitalizm sana şunu söyler: Değerin, ne kadar göründüğün kadardır. Ve sen görünmek için yaşarsın. İçin boşaldıkça dışını parlatırsın. Daha çok tüketir, daha çok sergiler, daha çok onay beklersin. Ama o onay hiçbir zaman yetmez.Çünkü o boşluk alışverişle dolmaz, bak sevgili kardeşim. “Alacağımı aldım, bugünlük bu kadar fayda yeter” diyerek siyaset yapılmaz. O boşluk tam da bu yüzden büyür; çünkü sen çekildikçe, sistem senin yerine konuşur. Ve geriye sadece sana ait sandığın ama aslında sana bırakılmış bir yalnızlık kalır.

Narsist birey neden sürekli kendini büyütür? Çünkü aslında küçüktür. Çünkü aslında güçsüzdür. Ve en önemlisi, gerçek hayat üzerinde hiçbir kontrolü yoktur. Çalışır ama belirleyemez, üretir ama sahip olamaz, yaşar ama yön veremez. İşte tam burada narsisizm devreye girer: Gerçek hayatta güçsüz olan, hayalinde her şeye kadir olur. Bu yüzden narsisizm bir kaçış değil, bir savunma mekanizmasıdır. Ama aynı zamanda sistemin işine gelen bir savunma.

Peki kibir? Kibir daha tehlikelidir. Çünkü narsisizm bireyi çürütür, kibir ise siyaseti çökertir. Bugün en büyük kırılma tam da burada yaşanıyor. Kendini “aydın” sanan ama halkı tanımayan, okuduğu için üstün olduğunu düşünen ama dinlemeyi bilmeyen, kendi aklını mutlaklaştıran ama başkasının gerçeğini küçümseyen bir zihin… Bu kibir sadece itici değildir; bu kibir körleştirir. Ve kör siyaset kaçınılmaz olarak yenilir.

Kibirli zihin kendi sınıfının sınırlarını, tüm toplumun sınırı zanneder. O yüzden işçiyi anlamaz, yoksulu küçümser, “neden böyle yapıyorlar” diye sorar ama asla gerçekten cevap aramaz. Çünkü kibir soru sormaz, hüküm verir. Hüküm veren zihin ise öğrenemez.

Oysa halkın hafızası keskindir. Halk hatayı affeder ama kibri affetmez. Çünkü kibir yalnızca yukarıdan bakmak değildir; kibir, eşitliği reddetmektir. “Ben senden daha iyi bilirim” demektir. “Ben senden daha değerliyim” demektir. Ve hiçbir mücadele, eşitliği reddeden bir zihinle kurulamaz.

Bugün buna bir şey daha eklendi. Kendini merkeze koyarak başkalarını işaret eden, insanları birbirine karşı uyaran, sürekli “ona dikkat et” diyerek alan daraltan bir dil yaygınlaşıyor. Bu dil ilk bakışta uyarı gibi görünür ama aslında eleştirdiğini yeniden üretir. Çünkü kibir sadece yukarıdan bakmak değildir; aynı zamanda çevresini hizaya sokmaya çalışmaktır. Böyle bir yerde güven değil kuşku büyür, dayanışma değil mesafe çoğalır. Ve mesafenin olduğu yerde “biz” kurulmaz. Kurulamaz!

Devrimci ahlak tam burada başlar. Kendini küçültmekte değil, kendini merkeze koymamayı öğrenmekte. Halkın öğretmeni olmak isteyen önce onun öğrencisi olmayı bilmek zorundadır. Dinlemeyen biri anlatamaz, anlamayan biri değiştiremez. Ve kendini herkesten akıllı sanan biri asla kimseyle yan yana yürüyemez.

Bugün bize sürekli “birey ol” deniyor. Ama o birey dediğiniz şey yalnız, rekabetçi, sürekli kendini kanıtlamak zorunda hisseden ve en sonunda tükenen bir varlık. İşte narsisizm burada doğuyor, kibir burada büyüyor. Ve tam da bu yüzden bu iki “kusur” aslında kusur değil; bu düzenin karakteri.

O yüzden mesele açık: Kibirli insanları düzeltmek değil, kibri üreten koşulları değiştirmek. Narsist bireyleri eleştirmek değil, onları bu hale getiren boşluğu görmek. Ve en önemlisi, “ben”den “biz”e geçmek. Çünkü bu düzen “ben”le ayakta kalır. Ama “biz”le yıkılır.

Kibir, yenilginin en eski adıdır.

Narsisizm, yalnızlığın en modern hali.

Ve kurtuluş ne aynada ne alkışta… 

Kurtuluş ya siyahta, ya beyazda...