Yeryüzü TV’de Çağlar Tekin ve Engin Solakoğlu, Avrupa’nın doğusundan Batı Asya’ya uzanan gelişmeleri savaş, sermaye egemenliği ve demokratik haklar arasındaki ilişki üzerinden değerlendirdi. Ukrayna’da zorla askere alma ve işkence iddialarıyla başlayan tartışma, Batılı ülkelerin Rusya’yı yıpratma stratejisine, Avrupa’daki kurumlar çatışmasına ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik politikalarına uzandı.
Programda, savaşların yalnızca cephedeki çatışmalardan ibaret olmadığı; ekonomik kuşatma, toplumsal baskı, propaganda ve halk iradesinin sınırlandırılmasıyla birlikte sürdürüldüğü görüşü dile getirildi.
Tekin’den ifade sürecine ilişkin açıklama
Tekin, yayının başında bir paylaşımı nedeniyle ifadeye çağrıldığını söyledi. Önceki programda bu süreç nedeniyle yayına katılamama ihtimalinden söz ettiğini hatırlatarak, yeniden izleyicilerle buluştuğunu belirtti.
Soruşturmayı eleştiren Tekin, Türkiye’de suç işleyenlerden çok sorumlulara hesap sormaya çalışanların hedef alındığını savundu. Kendisinin yayına devam edebilmesinin, benzer mücadeleler nedeniyle cezaevinde bulunan insanların durumunu unutturmaması gerektiğini vurguladı.
Ukrayna’da Azov bağlantılı işkence merkezi iddiaları
Ukrayna gündeminde, Azov yapılanmasıyla bağlantılı olduğu ileri sürülen bir binada insanların zorla tutulduğu ve işkenceye uğradığı yönündeki haberler ele alındı. Tekin, bir sağlık görevlisinin ihbarının ardından yakınlarını arayan insanların binaya yöneldiğini aktardı.
Solakoğlu, bu iddiaları zorla askere alma uygulamalarıyla birlikte değerlendirdi. Ukrayna toplumunun en azından bir bölümünün savaşa katılmak istemediğini belirterek, insanların sokaktan araçlara bindirilerek götürüldüğüne ilişkin anlatımları hatırlattı. Savaşın uzamasıyla büyüyen asker ihtiyacının, cepheye gitmek istemeyenler üzerindeki baskıyı ağırlaştırdığını savundu.
İngiltere’nin rolü ve radikal silahlı yapılara verilen alan
Tekin ve Solakoğlu, Azov’un aşırı sağ geçmişini ve Bandera’yı yücelten siyasi anlayışı eleştirdi. Bu tür yapılanmaların savaş koşullarında kazandığı gücün, siviller ve savaşmak istemeyen insanlar açısından yarattığı tehlikeye dikkat çekti.
Solakoğlu, İngiltere’nin Ukrayna politikasını, savaşı sürdürebilecek en radikal unsurlara dayanma yaklaşımı üzerinden yorumladı. Şiddeti ideolojik olarak benimseyen grupların, uzun süreli savaşlarda dış güçlerin politikaları açısından kullanılabilir aktörlere dönüştüğünü savundu.
“Rusya’yı oyalayarak zayıflatmak”
Solakoğlu’na göre Batılı güçlerin temel hedeflerinden biri, Rusya’yı uzun süreli bir savaşın içinde tutarak yıpratmak. Bu yaklaşımda Ukrayna halkının uğradığı kayıplar, büyük güçlerin askerî ve ekonomik çıkarlarının gerisine düşüyor.
Programda Avrupa hükümetlerinin savaş politikalarıyla Avrupa halklarının beklentileri arasında ayrım yapıldı. Almanya’da gösterilere katılan gençlerle Ukrayna’da cepheye gitmek istemeyen insanların ortak bir itirazı bulunduğu belirtildi.
Solakoğlu, bu itirazı şu sözlerle anlattı:
“Ne Almanya’da geçen hafta sonu gösteri yapan çocuklar ne de Ukraynalı gençler (…) büyük patronların ve sermayenin savaşlarında ölmek istemiyorlar ve çok haklılar.”
Askerî desteğin sürdürülmesi, ateşkes olanaklarının daraltılması, radikal yapılara alan açılması ve savaşın toplumsal maliyetinin geri plana itilmesi, yayında eleştirilen politikaların başında geldi.
Rusya’ya ilişkin tutum: “Putin rejimine destek vermiyoruz”
Solakoğlu, Ukrayna’daki ihlal iddialarını gündeme getirenlerin “Rusya yanlısı” olarak etiketlenmesine tepki gösterdi. NATO’nun savaşa giden süreçteki rolünü eleştirmelerinin Putin yönetimini destekledikleri anlamına gelmediğini söyledi.
Rusya’nın yürüttüğü savaşı da yanlış bulduklarını belirten Solakoğlu, Rusya’da insanların cepheye katılmasının ekonomik teşvikler ve toplumsal eşitsizlikler üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Her iki ülkede de insanların savaşa gönüllü biçimde katıldığının varsayılamayacağını vurguladı.
Programın ilerleyen bölümünde İran savaşı tartışılırken de Çin ve Rusya’nın çıkarlarına dikkat çekildi. Solakoğlu, İran’ın teslim olmadığı ancak ABD’nin kaynak ve güç harcadığı uzun süreli bir çatışmanın, bu iki ülke açısından bütünüyle olumsuz görülmeyebileceğini savundu. Böylece büyük güçlerin hesaplarıyla halkların barış ihtiyacı arasındaki ayrım yeniden gündeme geldi.
Liberal çevrelere ve Batı medyasına çifte standart eleştirisi
Solakoğlu, benzer işkence iddiaları Rusya’da ortaya çıksa Batılı medya kuruluşlarının çok daha yoğun tepki vereceğini savundu. Ukrayna hakkındaki haberlerin ise “Rus propagandası” denilerek geçiştirilebildiğini söyledi.
Türkiye’deki liberal çevrelerin bir bölümünü de aynı gerekçeyle eleştiren Solakoğlu, hak ihlallerinin failin hangi ittifakta bulunduğuna göre değerlendirilmesine karşı çıktı.
Yayında, insan hakları ve demokrasi söyleminin müttefik ülkelerin uygulamaları karşısında geri çekilmesinin, bu kavramları dış politikanın seçici araçlarına dönüştürdüğü görüşü dile getirildi.
Solun zayıfladığı dünyada seçimlerin anlamı
Tekin, örgütlü solun etkisinin zayıfladığı koşullarda seçimlerin sermaye iktidarları açısından giderek bir yük olarak görülmeye başladığını savundu. Halkın tercihlerinin ekonomik ve siyasi yönü değiştirme ihtimali ortaya çıktığında, seçimlerin belirleyiciliğinin sınırlandırıldığını belirtti.
Solakoğlu, Fransa’daki hükümet kurma tartışmalarını bu çerçevede değerlendirdi. Seçimde güç kazanan solun hükümet kurmasının önünün açılmamasını, bütçelerin anayasal yetkiler kullanılarak geçirilmesini ve sağ güçlerin desteğine başvurulmasını eleştirdi.
Konuşmacılara göre demokratik sorun, yalnızca seçim yapılıp yapılmaması değildi. Sandıktan çıkan iradenin yönetimin yönünü değiştirebilmesi de belirleyiciydi. Seçimler sürerken halkın kararlar üzerindeki etkisinin azalması, sermaye egemenliğinin daha dar bir çevrede yoğunlaşmasıyla ilişkilendirildi.
Polonya’da “demokratik darbe” tartışması
Polonya’daki Anayasa Mahkemesi çevresinde yaşandığı aktarılan gerilim, Avrupa’daki demokratik kriz tartışmasının bir başka başlığı oldu.
İran’a saldırı için gerekçe üretildiği iddiası
Tekin, Bender Abbas ve Keşm Adası hattına saldırı düzenlendiğini aktardı; ABD seçimlerinin ardından İran’a yönelik daha kapsamlı bir operasyon gerçekleşebileceğine ilişkin haberleri gündeme getirdi.
Solakoğlu, İsrail’in kimyasal silah iddialarını yeni bir saldırı gerekçesi olarak öne çıkarmaya çalıştığını savundu. Bu söylemi, Irak işgali öncesinde kullanılan kitle imha silahı gerekçeleriyle karşılaştırdı.
Washington ile Tahran arasında temas kurulabileceğine ilişkin haberler de değerlendirildi. Konuşmacılar, diplomasi söyleminin saldırı ihtimalini ortadan kaldırmadığını belirtti. Saldırılar, istihbarat paylaşımları ve operasyon planları hakkındaki bu anlatımlar, dökümde bağımsız biçimde doğrulanmış bilgiler olarak yer almadı.
Ekonomik kuşatma ve aralıklı saldırılar
Solakoğlu, İran’a yönelik baskının geniş çaplı bir savaşın yanı sıra yaptırımlar ve aralıklı saldırılarla sürdürülebileceğini söyledi. Dış ticaretin engellenmesinin ve ekonomik kuşatmanın ağırlaştırılmasının uzun vadeli yıpratma araçları olduğunu savundu.
Küba’ya yönelik ABD politikasını örnek gösteren Solakoğlu, İran’ın Çin ve Rusya ile ilişkilerinin farklı olanaklar sağladığını belirtti. Müzakere ihtimalinin artabileceğini düşündüğünü, ancak tarafların görüşmelere aynı beklentilerle yaklaşmayabileceğini ifade etti.
İran’ın bölgesel gücüne, ABD’nin ise zamanın kendi lehine işleyeceği düşüncesine dayanabileceğini söyledi. Bu tabloda İsrail’in tutumunun yeni bir çatışma açısından önemli bir risk oluşturduğunu savundu.
Sermaye iktidarlarının yönü: Savaş ve halk iradesinin daraltılması
Programın farklı başlıklarında, dışarıdaki savaş politikalarıyla içerideki demokratik hak kayıpları birlikte ele alındı. Tekin ve Solakoğlu, sermaye iktidarlarının uluslararası alanda askerî rekabete, ülke içinde ise halkın karar süreçleri üzerindeki etkisini azaltan uygulamalara yöneldiğini savundu.
Ukraynalı gençlerin cepheye gönderilmesi, İran halkının ekonomik kuşatmaya maruz bırakılması ve Avrupa’da seçim sonuçlarının etkisinin sınırlandırılması, bu siyasi yönelimin farklı görünümleri olarak tartışıldı.
Solakoğlu, Türkiye’deki demokratik krizin de dünyadaki bu süreçten bağımsız olmadığını belirtti. Barışın ve demokratik hakların korunmasında halkların kendi örgütlü gücüne dayanması gerektiğini vurgulayarak, “Bizi bizden başka kurtaracak kimse” olmadığını söyledi.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Haber Merkezi