Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası (Eğitim-İş), “OECD Bir Bakışta Eğitim 2026: Türkiye’de Eğitimin Görünümü” başlıklı raporunda Türkiye’nin eğitim sistemini; finansman, okul öncesine erişim, gençlerin istihdamı, mesleki eğitim ve öğretmenlerin çalışma koşulları üzerinden değerlendirdi.
Ekim 2026 tarihli, Dr. Nurcan Korkmaz tarafından hazırlanan çalışmada, genç kuşakların eğitim düzeyinin yükselmesine ve yükseköğretime erişimin genişlemesine rağmen kamusal kaynakların aynı hızla artırılmadığı vurgulandı. Eğitim-İş, okullaşma ve mezuniyet oranlarındaki ilerlemenin, eğitimdeki eşitsizliklerin giderildiği anlamına gelmediğine dikkat çekti.
OECD’nin 2025 ve 2026 yayınlarından farklı referans yıllarına ait göstergelerin birlikte ele alındığı raporda, temel sorunun yalnızca kaç öğrencinin okula gittiği olmadığı; öğrencilerin hangi koşullarda, hangi kaynaklarla ve nasıl bir eğitim aldığı olduğu belirtildi.
Öğrenci başına harcama OECD ortalamasının yüzde 39’unda
Raporda yer verilen 2023 verilerine göre, ilköğretimden yükseköğretime kadar öğrenci başına yapılan toplam eğitim harcaması Türkiye’de 6 bin 348 dolar, OECD ortalamasında ise 16 bin 75 dolar oldu. Böylece Türkiye’nin öğrenci başına harcaması, OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 39’unda kaldı.
Satın alma gücü paritesiyle hesaplanan eşdeğer ABD doları değerlerine göre, eğitim kademelerindeki karşılaştırma şöyle gerçekleşti:

Eğitim-İş, ilk ve ortaöğretimde öğrenci başına harcamanın OECD ortalamasının yaklaşık üçte biri düzeyinde kalmasının; okulların fiziki koşullarından laboratuvar ve kütüphanelere, rehberlik hizmetlerinden eğitim materyallerine kadar çok sayıda alanı etkilediğini belirtti.
Raporda, yükseköğretimde de öğrenci başına kaynağın OECD ortalamasının yaklaşık yarısında kaldığına işaret edildi. Üniversite ve öğrenci sayısındaki artışın; akademik kadro, araştırma bütçesi, barınma ve sosyal destek olanaklarıyla birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı.
Eğitime ayrılan pay, ekonomik kapasitenin de gerisinde
Çalışmada, eğitim harcamalarındaki farkın yalnızca ülkeler arasındaki gelir farklılığıyla açıklanamayacağı savunuldu.
2023 yılında ilköğretimden yükseköğretime eğitim kurumlarına yapılan toplam harcamaların gayrisafi yurt içi hasılaya oranı Türkiye’de yüzde 3,6, OECD ortalamasında yüzde 4,7 olarak aktarıldı. Kamu kaynaklarından yapılan harcamalarda ise bu oranlar sırasıyla yüzde 3 ve yüzde 3,9 oldu.
Eğitim-İş, Türkiye’nin ürettiği ekonomik değerin de daha küçük bir bölümünü eğitim kurumlarına ayırdığını belirterek, finansman açığında bütçe tercihlerinin etkili olduğu değerlendirmesini yaptı.
Raporda, 2022’den 2023’e eğitim kurumlarına yapılan toplam harcamanın millî gelire oranının yüzde 3,4’ten yüzde 3,6’ya yükseldiği de kaydedildi. Ancak bu artışın, OECD ortalamasıyla aradaki farkı kapatmaya yetmediği belirtildi.
2015-2022 döneminde öğrenci başına reel harcama azaldı
Raporda kullanılan OECD 2025 verilerine göre, Türkiye’de ilköğretimden yükseköğretime öğrenci başına reel eğitim harcaması 2015-2022 döneminde yaklaşık yüzde 9 geriledi. Aynı dönemde OECD ortalamasında yüzde 10,5 artış yaşandı.
Eğitimin toplam kamu harcamaları içindeki payı da Türkiye’de yüzde 12,9’dan yüzde 10,6’ya düştü. OECD ortalaması ise aynı dönemde yüzde 10,9’dan yüzde 10,1’e geriledi.
Sendika, Türkiye’deki düşüşün daha belirgin olduğuna dikkat çekerek, eğitimin kamu bütçesindeki göreli ağırlığının azaldığını ifade etti.
Eğitimin maliyeti ailelerin üzerine bırakılıyor
Eğitimin finansmanında kamu ve özel kaynakların dağılımı da raporun öne çıkan başlıklarından biri oldu.
2022 verilerine göre, ilk ve ortaöğretimin finansmanında kamu kaynaklarının payı Türkiye’de yüzde 83,8, OECD ortalamasında yüzde 90,1 olarak aktarıldı.
Genel lise programlarında ise Türkiye’de harcamaların yüzde 33’ünün özel kaynaklardan karşılandığı belirtildi. Raporda, OECD genelindeki ortaöğretim harcamalarında özel kaynakların payının ortalama yüzde 11 olduğu bilgisine yer verildi.
Eğitim-İş, yüksek özel finansman payında hanehalkı katkılarının önemine dikkat çekti. Sorunun yalnızca özel okul sayısındaki artışla sınırlı olmadığı, eğitim maliyetinin daha büyük bölümünün ailelerin sorumluluğuna bırakıldığı değerlendirmesi yapıldı.
Kamu ve özel kurumlar arasındaki kaynak farklılığına da işaret edilen raporda, genel ortaöğretimde öğrenci başına harcamanın kişi başına millî gelire oranının kamu kurumlarında yüzde 6, özel kurumlarda yüzde 25 olduğu belirtildi. Sendika, bu farklılığın eğitim yoluyla toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi riskini artırdığı uyarısında bulundu.
Gençlerin yaklaşık üçte biri eğitim ve istihdam dışında
Raporda yer verilen 2025 verilerine göre, 18-24 yaş grubunda ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı Türkiye’de yüzde 30,9’a ulaştı. OECD ortalaması yüzde 14,1 oldu.
25-29 yaş grubunda ise Türkiye’deki oran yüzde 33,4’e yükselirken OECD ortalaması yüzde 16,3 olarak aktarıldı.
Eğitim-İş, bu tablonun eğitim sistemindeki başarının yalnızca okullaşma ve diploma sayısıyla ölçülemeyeceğini gösterdiğini belirtti. Gençlerin kazandıkları bilgi ve becerileri kullanabilecekleri istihdam olanaklarının oluşturulması gerektiği vurgulandı.
Genç kadınlarda oran yüzde 43
Eğitim ve istihdam dışında kalma sorununun genç kadınlarda çok daha ağır yaşandığı belirtildi. Rapora göre, 2025 yılında 18-24 yaş grubundaki kadınların yüzde 43’ü, erkeklerin ise yüzde 20’si ne eğitimde ne de istihdamda yer aldı. OECD ortalamaları kadınlarda yüzde 15, erkeklerde yüzde 13 oldu.
Türkiye’de genç kadınlar için bu oranın 2015’te yüzde 46 olduğu hatırlatılarak, on yıldaki iyileşmenin üç puanla sınırlı kaldığına dikkat çekildi.
Öte yandan 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunu kadınların oranının 2015’te yüzde 27 iken 2025’te yüzde 50’ye yükseldiği belirtildi. Aynı dönemde erkeklerde oran yüzde 28’den yüzde 41’e çıktı.
Sendika, farklı yaş gruplarına ilişkin bu göstergelerin birlikte ele alındığında, kadınların eğitimdeki ilerlemesinin çalışma yaşamına aynı ölçüde yansımadığına işaret ettiğini vurguladı. Kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve kadın istihdamının önündeki yapısal engellerin kaldırılması istendi.
Üniversite diploması işsizliğe karşı yeterli koruma sağlamıyor
Çalışmada, OECD 2025 yayını üzerinden gençlerin eğitim düzeyi ile işsizlik oranları arasındaki ilişki de incelendi.
25-34 yaş grubundaki ekonomik olarak aktif gençlerde işsizlik oranı, Türkiye’de lise altı eğitim düzeyindekiler için yüzde 11,2, lise ve lise sonrası yükseköğretim dışı eğitim düzeyindekiler için yüzde 10,2, yükseköğretim mezunları için yüzde 10,6 olarak aktarıldı.
OECD ortalamasında ise aynı oranların sırasıyla yüzde 12,9, yüzde 6,9 ve yüzde 4,9 olduğu belirtildi.
Eğitim-İş, OECD genelinde eğitim düzeyi yükseldikçe işsizlik riskinin belirgin biçimde düştüğünü, Türkiye’de ise yükseköğretim mezuniyetinin benzer ölçüde bir koruma sağlamadığını ifade etti. Bu durum, yükseköğretimdeki genişleme ile mezunların niteliklerine uygun istihdam oluşturulması arasındaki uyumsuzlukla ilişkilendirildi.
Okul öncesinde üç ve dört yaşta büyük açık
Raporda, okul öncesi eğitime katılımın yaşlara göre önemli ölçüde farklılaştığı belirtildi.
Üç yaşındaki çocukların erken çocukluk eğitimine katılım oranı Türkiye’de yüzde 15, OECD ortalamasında yüzde 77 olarak aktarıldı. Dört yaş grubunda Türkiye’deki oran yüzde 43, OECD ortalaması yüzde 90 oldu.
Beş yaşta ise Türkiye yüzde 87’lik katılımla yüzde 86 olan OECD ortalamasının üzerine çıktı. Ancak üç yaşından zorunlu ilköğretime başlama yaşına kadar olan grubun tamamında katılım Türkiye’de yüzde 51’de kalırken OECD ortalaması yüzde 90’a ulaştı.
Eğitim-İş, bu tablonun Türkiye’de çocukların okul öncesi eğitimle daha geç buluştuğunu gösterdiğini belirtti. Beş yaşta ulaşılan oranın önemli olduğu, ancak erken çocukluk eğitiminin bütününe ilişkin açığı ortadan kaldırmadığı vurgulandı.
Raporda ayrıca katılım oranlarının tek başına ücretsiz, nitelikli ve kamusal okul öncesi eğitime erişimi göstermediğine dikkat çekildi. Kurum türü, öğretmen yeterliği, program içeriği ve ailelerin üstlendiği maliyetlerin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.
Okul öncesinde çocuk sayısı arttı, çocuk başına kamu kaynağı düştü
OECD 2025 verilerine dayandırılan bölümde, Türkiye’de 2015-2022 arasında okul öncesi eğitime yapılan toplam kamu harcamasının yüzde 31, kayıtlı çocuk sayısının ise yüzde 67,3 arttığı belirtildi.
Öğrenci sayısındaki artışın kaynak artışını aşması sonucunda çocuk başına kamu harcamasının yüzde 21,7 azaldığı aktarıldı. OECD genelinde ise aynı dönemde çocuk başına harcama ortalama yüzde 24 yükseldi.
Sendika, okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılmasının yeterli finansman ve nitelikli eğitim koşullarıyla birlikte yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
Zorunlu eğitimi kısaltmak yerine niteliğini güçlendirme çağrısı
Raporda, Türkiye’de ortaokulun son sınıfından sonraki yıl öğrencilerin yüzde 93’ünün ortaöğretime geçtiği, yüzde 47’sinin genel, yüzde 46’sının mesleki programlara devam ettiği belirtildi.
Ortaöğretim öğrencilerinin yüzde 92’sinin programlarını öngörülen sürede tamamladığı; bu oranın kadınlarda yüzde 94, erkeklerde yüzde 90 olduğu aktarıldı.
Eğitim-İş, bu verileri zorunlu eğitimin süresinin azaltılması tartışmaları çerçevesinde değerlendirdi. Önceliğin çocukların eğitim sisteminden daha erken ayrılması değil, bütün çocukların nitelikli ortaöğretime erişiminin sağlanması olması gerektiğini savundu.
Mesleki eğitimde öğrenci sayısı tek başına başarı göstergesi değil
Mesleki eğitime geçiş oranlarının öğrencilerin özgür tercihleriyle doğrudan eşitlenemeyeceği de raporda vurgulandı. LGS sonuçları, kontenjanlar, kayıt alanları ve öğrencinin yaşadığı yerde erişebildiği okul türlerinin bu yönelişi etkilediği belirtildi.
Mesleki Eğitim Merkezlerinin (MESEM) okul temelli mesleki eğitimden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden sendika, raporda aktarılan haftada bir gün okul, dört gün işletme modelinin genel akademik eğitime erişim ve öğrencilik statüsü bakımından farklı sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti.
Eğitim-İş, mesleki eğitimin değerlendirilmesinde yalnızca öğrenci sayısına değil; iş sağlığı ve güvenliğine, genel eğitime erişime, yükseköğretime geçiş olanaklarına ve çocukların haklarının korunmasına bakılması gerektiğini belirtti.
Öğretmen sorununda atama ve güvenceli istihdam vurgusu
Raporda, Türkiye’de ilk ve ortaöğretimde görev yapan öğretmenlerin yüzde 98,2’sinin ulusal ölçütlere göre tam yeterli öğretmen statüsünde olduğu, OECD ortalamasının yüzde 90,9’da kaldığı aktarıldı.
OECD’nin 2024/25 öğretim yılı başlangıcına ilişkin karşılaştırılabilir göstergesinde Türkiye’nin doldurulamamış öğretmen kadrosu oranının yüzde sıfır olarak bildirildiği belirtildi. Ancak sendika, bu göstergenin her okulda ve her branşta öğretmen ihtiyacının karşılandığı anlamına gelmediğini vurguladı.
Eğitim-İş, yaklaşık 100 bin ücretli öğretmenin çalıştırıldığını belirterek, bildirilen açık kadro oranıyla uygulama arasındaki ilişkiyi sorguladı. Türkiye’de temel sorunun yetişmiş öğretmen kaynağının bulunmaması değil; öğretmenlerin yeterli sayıda, güvenceli biçimde ve ihtiyaç bulunan bölgelere dengeli dağıtılarak istihdam edilmesi olduğunu savundu.
Öğretmenlikte deneyimin ücret karşılığı sınırlı kaldı
Raporda, 2025 yılı için satın alma gücü paritesiyle hesaplanan yıllık öğretmen ücretlerinde başlangıç düzeylerinin Türkiye ve OECD ortalamasında birbirine yakın olduğu, ancak kıdem ilerledikçe farkın büyüdüğü belirtildi.
Başlangıç ücreti Türkiye’de 49 bin 916 dolar, OECD ortalamasında 49 bin 712 dolar olarak aktarıldı. On beş yıllık deneyimde ise Türkiye’de ücretin 56 bin 15 dolara, OECD ortalamasında 66 bin 583 dolara ulaştığı kaydedildi.
Eğitim-İş, Türkiye’de başlangıçtan 15’inci yıla ücret artışının yaklaşık yüzde 12’de kaldığını, OECD ortalamasında ise yaklaşık yüzde 34 olduğunu belirtti. Öğretmenlerin deneyim ve kıdemlerinin ekonomik karşılığının güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Öğretmenlerin iş yükünün yalnızca sınıfta geçirilen ders saatleriyle ölçülemeyeceği de kaydedildi. Ders hazırlığı, ölçme ve değerlendirme, veli görüşmeleri, nöbet ve idari görevlerin çalışma süresinin parçaları olduğu hatırlatıldı.
Eğitim-İş’ten kamusal eğitim için kaynak çağrısı
Raporun sonuç bölümünde, eğitim sistemindeki genişlemenin eşitlikçi ve yeterli kamusal finansmanla desteklenmesi gerektiği belirtildi.
Sendika; okul öncesi eğitimin ücretsiz ve kamusal olarak yaygınlaştırılmasını, zorunlu eğitimin korunmasını, öğretmenlerin güvenceli istihdamını ve ekonomik haklarının iyileştirilmesini istedi. Gençlerin eğitimden çalışma yaşamına geçişinin güçlendirilmesi, kadınların istihdam önündeki engellerinin kaldırılması ve üniversitelerin akademik altyapı ile sosyal destek olanaklarının artırılması çağrısında bulundu.
Eğitim-İş, eğitimin bir maliyet kalemi olarak değil, kamusal hak olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak Türkiye’nin ihtiyacının daha fazla kamusal kaynakla desteklenen, bilimsel, laik, nitelikli ve herkes için erişilebilir eğitim olduğunu ifade etti.
Haber Merkezi