Türkiye’de yeni eğitim-öğretim yılı başarı dilekleri ve resmî törenlerle başlarken, binlerce çocuk için okul sıralarının yerini tarlalar, sanayi atölyeleri, inşaatlar ve hizmet sektöründeki güvencesiz işler aldı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin hazırladığı rapor, çocuk işçiliğinin istisnai bir sorun olmaktan çıkarak ekonomi ve eğitim politikalarıyla büyütülen yapısal bir sömürü düzenine dönüştüğünü gösterdi.

İSİG Meclisinin basına yansıyan haberler, yerel kaynaklar ve kendisine ulaşan bildirimlerden derlediği verilere göre, 2025-2026 eğitim-öğretim yılında en az 95 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Raporda, ölümlerin yüzde 34’üne ilişkin bilgilerin yerel kaynaklardan ve doğrudan bildirimlerden edinildiği belirtildi.

Önceki eğitim-öğretim yılında 72 olan çocuk işçi ölümü sayısının 95’e yükselmesi, bir yıllık dönemde yüzde 32’lik artışa işaret etti. 2023-2024 döneminde ise en az 66 çocuk işçinin yaşamını yitirdiği kaydedilmişti.

Bu tablo yalnızca iş güvenliği önlemlerindeki eksiklikle açıklanamayacak kadar ağır. Çocukların çalışmak zorunda bırakılması; yoksulluğu derinleştiren ekonomi politikalarının, kamusal eğitimin tasfiyesinin ve patronlara ucuz emek sağlama anlayışının doğrudan sonucu olarak ortaya çıkıyor. Çocukların ölümü böylece “kaza” olmaktan çıkıyor, siyasal tercihlerle sürdürülen bir düzenin öngörülebilir sonucuna dönüşüyor.

Ölen 95 çocuktan 28’i, 15 yaşından küçüktü

Rapora göre yaşamını yitiren çocukların 28’i 5-14, 67’si ise 15-17 yaş aralığındaydı. Ölenlerin 14’ü kız, 81’i oğlan çocuklardan oluştu.

Hayatını kaybeden çocuklardan 14’ünün mülteci veya göçmen olduğu bildirildi. Bu çocukların 11’inin Suriyeli, ikisinin Afganistanlı ve birinin Iraklı olduğu belirtildi. Veriler, göçmen çocukların sınıfsal sömürüye ek olarak kayıt dışılık, ayrımcılık ve denetimsizlik nedeniyle çok katmanlı bir güvencesizlikle karşı karşıya bırakıldığını gösterdi.

İSİG Meclisi, 18 yaşından küçük herkesi çocuk kabul eden uluslararası tanımı esas aldığını açıkladı. Raporda ayrıca aynı dönemde 18 yaşında olduğu kaydedilen 29 işçinin daha hayatını kaybettiği, yaş bilgilerinin ay ve gün düzeyinde kesinleştirilememesi nedeniyle bunlardan bazılarının da çocuk işçi tanımı içinde bulunabileceği uyarısı yapıldı.

Çocuk ölümlerinin ilk sırasında tarım var

Sektörel dağılıma göre çocuk işçi ölümlerinin 37’si tarımda, 27’si sanayide, 18’i inşaatta ve 13’ü hizmet sektöründe meydana geldi. Böylece ölümlerin yüzde 39’u tarım alanında gerçekleşti.

İşkolları temelinde bakıldığında 37 çocuk tarımda, 18 çocuk inşaatta, 10 çocuk metal işkolunda, yedi çocuk ticarette, beş çocuk konaklamada; üçer çocuk ise gıda, kimya ve çimento gibi alanlarda çalışırken yaşamını yitirdi.

En fazla çocuk işçi ölümü dokuz vakayla Antalya’da kaydedildi. Antalya’yı altı ölümle Şanlıurfa, beş ölümle Mersin izledi. Diyarbakır, Hatay, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş ve Kocaeli’nde ise dörder çocuk işçinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Kırsal yoksulluk çocukların kaderi haline getiriliyor

Mevsimlik tarım işçisi çocuklar, aileleriyle birlikte kentler arasında göç ettirilerek tarla, bağ ve bahçelerde çalıştırılıyor. Eğitimlerini sürdürebilmeleri için yayımlanan düzenlemeler ise çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor.

Çocuklar, temel sağlık ve hijyen koşullarından yoksun çadırlar ile derme çatma barınaklarda yaşamaya zorlanıyor; çalışma alanlarına traktör kasalarında veya güvenli olmayan araçlarla taşınıyor. Aşırı sıcaklar, açık su kanalları, tarım makineleri, sağlıksız barınma koşulları ve denetimsizlik, çocukların yaşamını doğrudan tehdit ediyor.

Köylerde yaşayan çocuklar açısından da tarım işçiliği ve çobanlık, aile ekonomisinin “doğal” bir parçası gibi gösteriliyor. Devletin kamusal kaynakları kırsal bölgelere yeterince ulaştırmaması; eğitim, ulaşım, beslenme ve sosyal gelişim olanaklarının sınırlılığı, çocukların küçük yaşta çalıştırılmasını kalıcılaştırıyor.

Bu koşullar altında çocuk emeği, ailelerin tercihi değil, yoksulluğun dayattığı bir hayatta kalma yöntemine dönüşüyor. Sorunun asıl kaynağı görünmez kılınırken sorumluluk yoksul ailelere yükleniyor; sermayeyi koruyan ekonomik düzen ve kamusal yükümlülüklerini yerine getirmeyen siyasal iktidar ise tartışmanın dışında tutulmaya çalışılıyor.

Uluslararası fonlar ve protokol fotoğrafları ölümleri gizleyemiyor

Raporda; Uluslararası Çalışma Örgütü, Avrupa Birliği temsilcileri, yabancı heyetler, kamu görevlileri ve proje ortağı kuruluşların tarımda çocuk işçiliğiyle mücadele adına gerçekleştirdiği ziyaretler de eleştirildi.

Heyetlerin Karadeniz’de verdiği protokol fotoğrafları ve fon destekli projeler kamuoyuna “mücadele” olarak sunulurken, aynı dönemde tarım sektöründe 37 çocuğun hayatını kaybetmesi, bu çalışmaların sahadaki karşılığını tartışmalı hale getirdi.

Emperyalist merkezlerin ve uluslararası kurumların fon, rapor ve tanıtım faaliyetleri üzerinden kurduğu vitrin; çocukları yakıcı sıcakta, tarım makinelerinin yanında veya sağlıksız barınaklarda çalışmaktan kurtarmıyor. Çocuk işçiliğine karşı gerçek bir mücadele, sermayenin ucuz emek ihtiyacına dokunmadan ve yoksulluğu üreten politikalar ortadan kaldırılmadan yürütülemez.

İSİG Meclisi de yetkililere, “PR yapmayın, tarım işçisi çocukları yaşatmak için çalışın” çağrısında bulundu.

Çocuk emeğinin merkezi kentlere taşındı

Çocuk işçiliği kırsalda sürerken, son yıllarda sanayi kentleri ve büyükşehirlerin çeperleri de çocuk emeği sömürüsünün merkezleri haline geldi. Ekonomik kriz, hayat pahalılığı, kamusal eğitimin zayıflatılması ve organize sanayi bölgelerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması, çocukları atölyelere ve fabrikalara yöneltti.

Sanayide çocuklar; metal, kimya, tekstil, deri, gıda ve ağaç işlerinde kayıtlı veya kayıt dışı biçimde çalıştırılıyor. İnşaatlarda “çırak” ve “kalfa” adı altında yetişkinlerle aynı iş yükünü taşıyor; hizmet sektöründe ise moto kuryelikten restoran mutfaklarına, AVM mağazalarından atık toplamaya kadar çok sayıda alanda istihdam ediliyor.

Çocukların ucuz, sendikasız ve kolaylıkla denetlenebilir bir işgücü olarak görülmesi, sermaye açısından yüksek kâr anlamına geliyor. Çocuklar içinse bu düzen; okuldan kopuş, sağlık kaybı, ağır sömürü ve ölüm riski yaratıyor.

MESEM: Eğitim adı altında ucuz işgücü düzeni

Raporda en sert eleştirilerden biri, Mesleki Eğitim Merkezlerine yöneltildi. MESEM’in çocukları meslek sahibi yapan bir eğitim modeli olmaktan çok, işletmelere kamu kaynaklarıyla finanse edilen ucuz işgücü sunduğu belirtildi.

MESEM kapsamındaki öğrenciler haftanın bir günü okula, dört günü işyerine gidiyor. Ancak fiilî çalışmanın kimi işletmelerde haftada beş veya altı güne, günlük çalışma süresinin ise 10-12 saate kadar çıkabildiği bildiriliyor. Bu durumda çocukların haftalık çalışma süresi 50-60 saate ulaşabiliyor.

Çocuklara ödenen asgari ücretin belirli bir oranındaki ücretin İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden karşılanması da patronların işgücü maliyetini kamu kaynaklarına yükleyen bir uygulama olarak eleştiriliyor. Böylece emekçilerin güvencesi için oluşturulan fon, çocuk emeğini sermaye adına ucuzlatan bir finansman aracına dönüştürülüyor.

Çocuk, resmî kayıtlarda “öğrenci” sayılırken zamanının büyük bölümünü işyerinde işçi olarak geçiriyor. Eğitim kavramı ise bu sömürü ilişkisinin üzerini örten idari bir etikete indirgeniyor.

İşçileştirme yaşı ortaokula kadar düşürülüyor

17 Ocak 2025 tarihinde yayımlanan düzenlemeyle mesleki yönlendirmenin ortaokul düzeyine kadar indirilmesine imkân tanınması, çocuk işçiliğinin daha küçük yaşlara yayılacağı yönündeki kaygıları artırdı.

Beşinci ve altıncı sınıf öğrencilerinin eğitim yılı içinde, yedinci sınıf öğrencilerinin ise belirlenen süreye kadar meslek ortaokullarına nakledilebilmesi, “mesleki eğitim” tartışmasını 10-11 yaşındaki çocuklara kadar taşıdı.

Sermayenin ihtiyaç duyduğu ara elemanı mümkün olan en erken yaşta yetiştirme hedefi, eğitimin çocukların bilimsel, kültürel ve toplumsal gelişimini sağlayan kamusal bir hak olduğu gerçeğini geri plana itiyor. Böylece sınıfsal eşitsizlik daha çocuklukta kurumsallaştırılıyor: Varlıklı ailelerin çocuklarına nitelikli eğitim ve gelecek sunulurken, yoksul çocuklara atölyeler, fabrikalar ve güvencesiz çalışma dayatılıyor.

Çocuk işçiliği bir tercih değil, sınıfsal zorunluluk

İSİG Meclisi, çocuk işçiliğinin yasaklanmasını; mesleki eğitimin okul merkezli, çocuk gelişimine uygun ve kamusal denetim altında yeniden düzenlenmesini istedi. MESEM modelinin küçük değişikliklerle düzeltilemeyeceğini savunan Meclis, merkezlerin kapatılması çağrısında bulundu.

Raporda ayrıca eğitimin bütün kademelerde ücretsiz olması, okullarda her öğrenciye bir öğün ücretsiz yemek verilmesi, yoksul çocukların temel ihtiyaçlarının kamu tarafından karşılanması, öğretmen atamalarının yapılması ve eğitime ayrılan bütçenin artırılması talep edildi.

Mevsimlik tarım işçisi çocukların eğitim hakkı için çıkarılan genelgelerin uygulanması; barınma, ulaşım, beslenme ve sağlık ihtiyaçlarının güvence altına alınması gerektiği vurgulandı. Çocukları uyuşturucuya, çeteleşmeye ve şiddete iten yaşam koşullarına karşı mahallelerden okullara uzanan toplumsal bir mücadele çağrısı yapıldı.

Ortaya çıkan bilanço, çocuk işçiliğinin birkaç işletmenin “ihmali” ya da bazı ailelerin “yanlış tercihi” olmadığını açık biçimde gösteriyor. Çocukları tarlaya, fabrikaya ve inşaata gönderen; işçilerin ücretlerini baskılayan, kamusal eğitimi aşındıran ve patronların ucuz emek talebini devlet politikası haline getiren düzendir.

Bir ülkede çocuklar okul sıralarında değil, sermayenin çarkları arasında hayatını kaybediyorsa orada yalnızca iş güvenliği değil, bütün bir toplumsal düzen sorgulanmalıdır. Çocukların yaşam hakkı, sermayenin kârından ve piyasanın ihtiyaçlarından daha değerlidir. Çocuk işçiliğiyle gerçek mücadele de ancak yoksulluğu ve sömürüyü üreten sınıfsal düzene karşı örgütlü bir mücadeleyle mümkündür.

Haber merkezi