“Ben şairim.
Komünist şairim.
Yapmaya çalıştığım şey daha esaslı komünist olabilmek.”
Bu sözlerle kendini mahkemede tanımlamıştı Nazım Hikmet. Bunun bedelini de ağır ödedi. Kitapları yasaklandı, toplatıldı. Sözlerinden korkuldu çünkü o sadece yazmıyordu; düşündürüyor, sorgulatıyordu. Ve bu yüzden, bu topraklarda düşünen herkes gibi, yıllarını farklı hapishanelerde geçirdi.
Mavi Gözlü Dev, Nazım Hikmet’in hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Bursa Cezaevi yıllarını anlatır. Senaryosunu Metin Belgin’in yazdığı, yönetmenliğini Biket İlhan’ın üstlendiği filmde Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Özge Özberk ve Sinan Tuzcu gibi güçlü isimler yer alır.

Özellikle Yetkin Dikinciler’in büyük ustaya olan fiziksel benzerliği dikkat çeker. Ancak asıl etkileyici olan, bu benzerliğin ötesinde, kendi yorumuyla okuduğu Nazım şiirlerine kattığı duygudur. Film, sadece bir biyografi olmanın ötesine geçerek, Nazım’ın yalnızlığını, direncini ve iç dünyasını sahici bir şekilde yansıtır.
Nazım Hikmet, hapishaneyi adeta bir okula dönüştürmüştür. Orada Orhan Kemal ile karşılaşırız. Şair olmak isteyen Orhan Kemal’e, şiir yerine hikâye ve romana yönelmesini önerir. Bugün Orhan Kemal’i, edebiyatımızın en güçlü romancı ve hikâyecilerinden biri olarak tanıyorsak, bunda Nazım’ın bu yönlendirmesinin payı büyüktür.
Aynı şekilde İbrahim Balaban da Nazım’ın yanında resimle tanışır, onun rehberliğinde kendini geliştirir ve Türk resim sanatında önemli bir yere sahip olur.
Yani Nazım, yalnızca kendi eserlerini üreten bir şair değil; bulunduğu her yeri dönüştüren, insan yetiştiren, düşünceyi çoğaltan bir aydındır.
Nazım Hikmet’in “ kalbimin kızıl saçlı bacısı” diye seslendiği Piraye’ye duyduğu aşk ve hasret, filmde oldukça çarpıcı biçimde verilir. Hapishane yıllarında sık sık geçmişe döner; Piraye’ye ve geride bıraktığı hayata duyduğu özlemle içten içe sarsılır.
Ancak Nazım’ın hayatı kadar aşkları da karmaşıktır. Yıllarca hasretini çektiği Piraye’den uzaklaşır ve daha sonra, tek çocuğunun annesi olan Münevver Andaç’a âşık olur.
Bu yönüyle Nazım, sadece idealleriyle değil; duygularıyla da çelişen, seven, vazgeçen ve yeniden bağlanan son derece insani bir portre çizer.”
Nazım Hikmet’in her koşulda sürdürdüğü muhalif duruşunu, savaş karşıtı tavrını ve bitmek bilmeyen üretkenliğini film boyunca açıkça görürüz. Ancak bunun yanında, asılsız suçlamalarla yıllarca hapiste tutulmasının yarattığı yorgunluk ve giderek derinleşen umutsuzluk da hissedilir.
Dünya, Nazım’ın özgürlüğü için mücadele ederken o da içeride direnişini sürdürür ve son çare olarak açlık grevine başvurur. Bu süreç, hem bedensel hem de ruhsal olarak ne denli zor bir eşikten geçtiğini gösterir.
Evet, Nazım sonunda hapishaneden çıkmayı başarır. Ama asıl soru şudur: Çok sevdiği ülkesinde, yeni doğan çocuğuyla birlikte yaşayabilmiş midir?
Bu sorunun cevabı, onun hayatındaki en çarpıcı kırılmalardan biridir ve başlı başına başka bir hikâyenin konusudur.”
Mavi Gözlü Dev, Nazım Hikmet’i daha yakından tanımamızı sağlarken, izleyeni kaçınılmaz bir soruyla baş başa bırakır: Suçu neydi?
Düşünmek mi?
Ülkesini ve dilini sevmek mi?
İnsanların daha iyi bir yaşam sürmesi için mücadele etmek mi?
Barışı savunmak mı?
Aradan yıllar geçti. Takvimler 2026’yı gösteriyor.
Ve “ Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor HALA”
