Hayatın neresinden dönülse kârdır” diye yazmıştı Nilgün Marmara. “Terra Rosa” adını verdiği evinin penceresinden, henüz yirmi dokuz yaşındayken kendini boşluğa bıraktı. Ardında sayısız tartışma, derin bir hüzün ve cevabı hâlâ aranan sorular bırakarak gitti. Şiirleriyle, günlükleriyle ve sıra dışı yaşamıyla edebiyatımızda silinmeyecek izler bıraktı.
Nilgün Marmara, 13 Şubat 1958’de İstanbul’un Moda semtinde dünyaya geldi. Çocukluğuna dönüldüğünde; sakin, kendi hâlinde, daha çok gözlemleyen ve hayatı derinden seyreden bir Nilgün’le karşılaşılır. Lise eğitimini, sıralarından pek çok aydın, sanatçı ve edebiyatçının geçtiği Kadıköy Maarif Koleji’nde tamamladı. Ardından İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazansa da dönemin siyasi atmosferinden duyduğu rahatsızlık nedeniyle eğitimini yarıda bıraktı. Daha sonra yeniden sınava girerek Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kabul edildi. Bu yıllar, onun edebiyat ve sanat çevresiyle daha güçlü bağlar kurmaya başladığı bir dönem oldu. Ancak aynı süreçte, ruhsal anlamda yaşadığı zorluklar da belirginleşmeye başladı; ilerleyen yıllarda kendisine bipolar bozukluk teşhisi konulduğu bilinmektedir.
Üniversite yıllarının ardından pek çok farklı iş deneyimi yaşayan Nilgün Marmara; Marmaris’te bir pansiyonda çalışmış, bir turizm acentesinde yöneticilik yapmış, eşi Kağan Önal’la birlikte Gümüşlük’te pansiyon işletmiş ve metin yazarlığıyla da ilgilenmiştir. Ancak bu girişimlerin hiçbiri uzun soluklu olmamış; onun iç dünyası, hassas yapısı ve yaşamla kurduğu kırılgan ilişki, çoğu zaman bu süreçlerin kalıcı bir düzene dönüşmesine engel olmuştur.
Nilgün Marmara, Kağan Önal’la bir arkadaş ortamında tanıştı; bir süre birlikte yaşadıktan sonra, aileye ve geleneksel yaşama dair mesafeli duruşu düşünüldüğünde birçok kişi için şaşırtıcı sayılabilecek bir kararla evlenmeyi tercih etti. Bu evlilik, onun hayatındaki çelişkilerin ve içsel arayışlarının dikkat çekici dönemeçlerinden biri olarak görülebilir.
Nilgün Marmara, yaşamının bir dönemini eşiyle birlikte Libya’nın Tobruk kentinde geçirdi. Bulunduğu coğrafyanın yarattığı yabancılık, yaşadığı ev ve çevresel koşullar, onun için oldukça zorlu bir sürece dönüştü. Bu dönem, yalnızlığının daha da derinleştiği ve ruhsal dalgalanmalarının belirginleştiği yıllar olarak öne çıkar. Bir süre sonra İstanbul’a döndüler ve Kızıltoprak’ta, Nilgün Marmara’nın “Terra Rosa” adını verdiği evde yaşamaya başladılar. 1980’lerin siyasi baskı atmosferinde bu ev, dönemin birçok önemli entelektüeli, şairi ve sanatçısı için adeta bir buluşma noktasına dönüştü. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Lale Müldür ve daha niceleri burada bir araya gelerek yemekler yedi, şiirler okudu, uzun sohbetlere daldı; edebiyat, siyaset ve hayat üzerine tartışırken kahkahalarını da eksik etmedi.
Nilgün Marmara, kalabalık sofralarda, uzun sohbetlerde ve edebiyat çevrelerinin içinde görünse de akşam olup kendi yalnızlığına döndüğünde, iç dünyasında pek çok şeyin yolunda gitmediği hissediliyordu. Günlüklerinde de bu kırılganlık, derin iç çatışmalar ve ruhsal dalgalanmalar açıkça sezilir. Tedaviye mesafeli durduğu, hatta çoğu zaman bunu kabul etmediği bilinmektedir. Anlatılanlara göre doktorunun, Kağan Önal’a Nilgün’ün yüksek zekâsı ve güçlü entelektüel yönünün tedavi sürecini zorlaştırabileceğini söylemesi, oldukça ironik ama bir o kadar da düşündürücüdür. Kağan Önal’ın aktardıklarında ise Nilgün’ün depresyon ve manik dönemler arasında gidip gelirken, zamanla çevresindeki insanların da bu yoğun ruh hâlinden uzaklaştığı; bir dönem kalabalıklarla dolup taşan evlerinin giderek sessizleştiği ve boşaldığı görülür.
Nilgün Marmara’nın hayatını ve düşünce dünyasını derinden etkileyen en önemli isimlerden biri Sylvia Plath’tir. Onun yaşamını, şiirini ve trajik sonunu anlamadan Nilgün Marmara’nın iç dünyasına bütünüyle yaklaşmak neredeyse imkânsızdır. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bitirme tezini Sylvia Plath’in şairliğini ve intiharını odağa alarak hazırlayan Marmara, Plath’in şiirlerinde yalnızca edebi bir derinlik değil, aynı zamanda kendi ruhsal kırılmalarına ayna tutan bir dünya bulmuştur. Bu bağ, zamanla akademik bir ilgiyi aşarak güçlü bir özdeşleşmeye dönüşmüş; Nilgün, Sylvia Plath’in hayatı ve ölümü üzerinden kendi varoluş sancılarını da yeniden düşünmüştür. Bu nedenle, Nilgün Marmara’nın yaşam öyküsünde Sylvia Plath yalnızca hayranlık duyulan bir şair değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal anlamda iz bırakan güçlü bir yansımadır. Sylvia Plath’in trajik sonuna dair düşüncelerini Nilgün Marmara, şu sözlerle ifade eder: “Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan pişmanlığının kurbanı olmuştur. Plath’in naif, incinebilir, ruhani varlığı ve her şeyin sürekli lekelenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu onu ölüme sürüklemiştir.”
Bir anlık bir bunalımla değil, uzun süre düşünülmüş, ölçülüp biçilmiş bir vedayla ayrıldı hayattan. Bu gidiş, ona göre “Yalnızca ırmağın akışına yapılan bir müdahaleydi.” Her zaman toplumdan uzak duran düşünceleri, hisleri ve iç dünyasıyla kendini farklı hisseden Nilgün Marmara’nın gidişi de sıradan olmayacaktı elbette. Ve bu kararı kendisi verdi.
İntiharını şöyle tanımlamıştı: “Her an’ın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek üzere kararlaştırılmış bir eylem bu.”
Bu eylemi 13 Ekim 1987’de gerçekleştirdi.
Gidişi, ardından birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bazıları, “Yabancıların en yakınıydın sen” diye seslendiği eşi Kağan Önal’ı bu süreçte ilgisizlikle suçlayarak intiharla ilişkilendirmeye çalıştı. Eşinin ve çevresinin onun şiir yazdığından dahi haberdar olmadığına dair söylentiler de uzun süre konuşuldu. Günlüklerinin yayımlanması sürecinde de çeşitli zorluklar ve tartışmalar yaşandı.
Tüm bu tartışmaların ötesinde Nilgün Marmara, birçok insanın hayatında derin izler bıraktı; zaman zaman onun yaşamında kendimizi bulduğumuz oldu. Genç, yetenekli, zeki ve entelektüel bir isimdi. Ölümünün ardından bir “suçlu” arayışı anlaşılır olsa da tüm sorumluluğu tek bir kişiye yüklemek adil değildir. Etrafında birçok insan olmasına rağmen, onun iç dünyasını tam olarak fark edememeleri ve yaşadığı derin ruhsal çöküşü yeterince görememeleri, geride vicdani sorgulamalar bırakmış olabilir.
Nilgün Marmara ise yaşamı sürekli sorgulayan, melankolik bir çizgide ilerleyen, bu dünyayla tam anlamıyla barışamamış biriydi. Hastalığına rağmen tedaviyi reddetmesi ve içsel dünyasında yaşadığı yoğun çatışmalar, onu kendi ifadesiyle adım adım bu sonuca doğru sürüklemişti.
Kısacası Nilgün Marmara, ardında hem güçlü bir edebi miras hem de hâlâ tam cevaplanamamış sorular bırakarak, şiiriyle ve yaşamıyla edebiyat tarihinde kendine özgü, silinmez bir yer edindi.