Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, ilk bakışta bir cinayet ve aşk hikâyesinin etrafında kurulmuş bir hikaye izlenimi veriyor. Ancak romanın sayfaları ilerledikçe cinayetin yalnızca olay örgüsünü harekete geçiren bir araç bir tetikleme mekanizması olduğu anlaşılıyor. Romanda asıl anlatılmak istenen meselenin, insanların dünyayı nasıl gördüğü, sanatın nasıl üretildiği, iktidarın sanata nasıl müdahale ettiği ve değişen bir toplumda insanın kendi sesini nasıl bulacağıdır.
Pamuk, 16. yüzyıl İstanbul’unda bir seyahate çıkarır okuru. Minyatür ustalarının dünyasında dolaşırken yalnızca resimlere değil, o resimlerin arkasındaki düşünceye de bakmamız gerektiğini gösterir bizlere. Bir tarafta yüzyıllar boyunca oluşmuş bir sanat geleneği ; diğer tarafta ise Avrupa resminin getirdiği yeni anlayışlar. Perspektif, bireysel portre, ressamın kendi üslubunu ortaya koyması gibi unsurlar, yalnızca estetik tercihler olarak okunmaz eserde. Bunlar aynı zamanda dünyaya bakış biçiminin değiştiğini de gösterir.
Burada romanın en güçlü sorularından biri de tam burada gösterir kendini:
Sanat kimin için yapılır?
Ve belki daha önemli olan:
Sanatı üreten insan, kendi gözleriyle dünyaya bakabilir mi?
Sanat ve iktidar ilişkisi
Benim Adım Kırmızı’nın dünyasında sanat, iktidardan bağımsız bir olgu olarak işlenmez. Minyatür ustaları sarayın himayesinde çalışır; yaptıkları eserler yalnızca estetik nesneler olmanın ötesinde, devletin ve egemen düzenin temsil araçları araçları konumundadırlar.
Romana bu perspektiften baktığımızda sanatçının özgürlüğü ile onu yaşatan düzen arasındaki çelişkiyi daha net görebiliriz.
Sanatçı eserini üretir, fakat bu üretimin koşullarını sanatçının dışındaki güçler belirler.
Bugünün diliyle anlatacak olursak eğer, sanatın yalnızca sanatçının yeteneğiyle açıklanamayacağını hatırlatır roman biz okurlara. Sanatın arkasında ekonomik ilişkiler, himaye mekanizmaları, iktidar ve toplumsal yapı bulunduğunu görürüz.
Bu nedenle romandaki minyatür ustalarının hikâyesi, yalnızca sanat tarihinin bir meselesi değil. Aynı zamanda değerini sanatçı dışında bir takım güçleri belirlediği bir emeğin hikâyesidir.
Ustalar yıllarca çalışır, gözlerini ve ellerini tüketirler, eserlerini ortaya çıkarırlar. Fakat ortaya çıkan sanatın kime ait olduğu sorusu romanda hep kafaları karıştıran bir konu olarak işlenir. Saray ve saraya yakın zenginler siparişi verir, ustalarda üretir; peki eserin gerçek sahibi kimdir o zaman?
Eseri kendisinden bir ruh bir hayat veren sanatçı mı, yoksa bu eseri sergilemek isteyenler mi?
Bu soru, kitabın yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan en canlı taraflarından biri.
Gelenek mi, değişim mi?
Romanın temel çatışmalarından biri ise gelenek ile değişim arasındaki çatışmadır. Fakat Pamuk bunu basit bir “Doğu kötü, Batı iyi” ya da “gelenek iyi, yenilik kötü” karşıtlığına indirgemez.
Çünkü gelenek de kendi içinde çatışmalar barındırır.
Minyatür sanatının ustaları, kendi sanat anlayışlarının doğruluğuna inanır. Resmin dünyayı birebir taklit etmesini değil, daha büyük ve aşkın bir hakikati temsil etmesini önemserler. Avrupa’daki perspektif anlayışı ise insan gözünü merkeze alan farklı bir dünya tasavvurunu da beraberinde getirir.
Dolayısıyla mesele yalnızca iki farklı tekniğin karşılaşması değil.
Dünyayı kimin gözünden gördüğümüz meselesidir.
Ve bu soru, salt bir edebi roman olmaktan çıkarıp toplumsal bir tartışmanın orta yerine sürükler.
Çünkü tarih boyunca egemen sınıflar yalnızca insanların ne üreteceklerine değil, dünyayı nasıl göreceklerini de belirlemek istemişlerdir. Sanat ise çoğu zaman bu sınırları zorlayan ve bu duruma isyanını dile getiren alanlardan biri olagelmiştir.
“Ben” demenin bedeli
Romanın belki de en dikkat çekici yönlerinden biri de bireysellik meselesi.
Minyatür geleneğinde sanatçının kendi kişiliğini öne çıkarmaması bir gelenektir. Ustanın başarısı, kendi imzasını dünyaya kabul ettirmesinden çok geleneğin sürdürmesinde yatar.
Avrupa sanatında ise ressamın kişiliği ve kendine özgü bakışı giderek daha fazla önem kazanır.
Bu noktada romanın sordugu esas soru yalnızca “hangi sanat anlayışı doğrudur?” değil.
“İnsan ne zaman kendi adına konuşmaya başlar?” Sorusudur.
Kendi gözleriyle görmek, kendi emeğinin sahibi olmak ve kendi adını söylemek…
Bunların hepsi modern bireyin ortaya çıkış hikâyesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bu nedenle ki Benim Adım Kırmızı başlığı bile oldukça anlamlıdır. Romanın içinde herkes bir başkasının gözünden anlatılır; insanlar birbirlerinin hikâyelerine içine girer, birbirlerinin seslerini taşır. Buna rağmen her karakter kendi varlığını kanıtlamaya çalışır bir yandan da.
Bir anlamda herkes “Ben buradayım” demektedir.
Görünmeyen emek
Romanı sınıfsal bir gözle analiz ettiğimizde minyatür ustalarının konumu ayrıca dikkat çekici bir noktaya evrilir.
Onlar sarayın ihtişamını üreten insanlardır ama sarayın sahibi değildirler.
Ellerinden çıkan eserler devletin görkemini temsil ederken, kendi hayatları bir o kadar mütevazıdır. Büyük sanat eserlerinin arkasında çalışan insanların isimleri çoğu zaman silinir gider; geriye ise patronun, hükümdarın ya da siparişi veren kişinin adı kalır.
Bu durum yalnızca Osmanlı sarayına özgü bir mesele olarak yorumlanmalıdır.
Sanat tarihi ilk evrelerinde olduğu gibi modern dünyada da eserin önünde görünen isim ile onu üreten emek arasındaki mesafe tartışıla gelmiştir.
Bu nedenle Benim Adım Kırmızı, sanatçıyı yalnızca “yaratıcı bir birey” olarak değil, aynı zamanda belirli üretim ilişkileri içerisinde çalışan bir emekçi olarak düşünmemiz gerektiğini gösterir bize.
Ve burada romanın edebi dünyası, emeğin görünmezliği üzerine daha geniş bir düşünce alanına açılır.
Aşk ve ölüm arasında
Romanın aşk hikâyesi de bütün bu tartışmaların dışında değerlendirilemez.
Kara ile Şeküre’nin ilişkisi yalnızca romantik bir hikâye olarak okunamaz. Şeküre, erkeklerin belirlediği bir dünyada kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir kadındır. Onun kararları, tercihleri ve hayatta kalma mücadelesi romanın erkek egemen toplumsal düzenini görünür kılar.
Ölüm ise roman boyunca yalnızca bireysel bir son değildir.
Cinayetlerin arkasında korku, iktidar, çıkar ve değişim vardır. Bir insanın öldürülmesiyle başlayan soruşturma, aslında eski ile yeni arasındaki büyük çatışmayı daha bir görünür kılar .
Pamuk’un romanı kurmadaki edebi başarısı da tam burada ortaya çıkar: Büyük tarihsel meseleleri doğrudan anlatmak yerine onları insanların hayatlarının içine yerleştirir.
Kırmızı neyin rengi?
Romanın merkezindeki “kırmızı” yalnızca bir renk olarak algılanmamalıdır romanda.
Kırmızı kanı, tutkuyu, aşkı, şiddeti ve sanatı aynı anda zihinlerimize kazır.
Kırmızı, bir minyatürdeki küçük bir ayrıntı olarak görünebilir; başka bir yerde ölümün işareti, diğer bir yerde ise aşkın rengi haline gelir.
Belki de romanın bütün dünyasını temsil eden renk budur. “Kırmızı”
Çünkü Benim Adım Kırmızı da tek bir anlama sığmaz.
Bir cinayet romanıdır.
Bir aşk romanıdır.
Bir sanat romanıdır.
Bir tarih romanıdır.
Bunların hepsine evet
Ama
Aynı zamanda insanın kendi gözleriyle dünyayı görme ve kendi sesiyle konuşma mücadelesidir de.
Bu mücadeleye sınıfsal açıdan baktığımızda ise başka bir soru ortaya çıkar: İnsan yalnızca düşünsel olarak mı özgürleşir, yoksa yaşamını ve emeğini belirleyen koşullar değişmeden özgürlük gerçekten mümkün müdür?
Roman bu soruya doğrudan cevap vermez. Zaten edebiyatın gücü de çoğu zaman burada başlar. Bize hazır cevaplar vermek yerine, üzerinde düşünmemiz gereken çelişkileri gösterir.
Benim Adım Kırmızı bugün hâlâ okunabiliyorsa, biraz da bu yüzden.
Çünkü yüzyıllar önce İstanbul’da bir minyatür ustasının elinden çıkan çizgi, yalnızca geçmişi anlatmaz.
Bize bugün şu soruyu sorar:
Dünyaya kimin gözlerinden bakıyoruz ve kendi gözlerimizle gördüğümüz şeyi söylemekte ne kadar özgürüz?