“Yas tutmaya hakkımız var mıydı?

Tutulur muydu yasımız?

Yası tutulacak cismimiz var mıydı Dünyada

Ben miydim göklerden dilediğin sahi

Biz miydik bu yoksulluğun, haksızlığın, garabetin sahibi

Biz miydik bu unutuluşun, öfkenin sebebi…”

Yas, bireysel bir duygu olmanın ötesinde toplumsal bir hafıza kurma biçimidir. Ancak tarih boyunca yasın kendisi bile eşitsiz dağıtılmıştır. Bazı hayatlar “yas tutulmaya değer” sayılırken, bazıları sessizlikle yok sayılmıştır. Bu eşitsizlik, sınıfsal ezilmenin ve toplumsal hiyerarşilerin en çıplak göstergesidir. Kapitalist düzen, üretim gücünü kaybeden işçiyi hızla unutmaya programlıdır. Yoksulların ölümü, sistem için bir “kayıp” değil, yalnızca bir “değiştirilebilir unsur”dur. Bu nedenle onların yasını tutmak, düzenin işleyişine aykırı bir eylem haline gelir. Yas, burada bir direniş biçimine dönüşür: “Bizim kaybımız da vardır, bizim acımız da vardır” demek, yok sayılmaya karşı bir varlık ilanıdır.

Freud’un “yas” ve “melankoli” ayrımı toplumsal düzeyde yeniden okunduğunda, bireysel kaybın ötesine geçerek kolektif hafıza, kimlik politikaları ve kültürel travmaların işleniş biçimlerini açığa çıkarır. Yas, toplumların somut kayıplar karşısında ortak ritüellerle hafızayı canlı tutma ve iyileşme sürecini ifade ederken; melankoli, bastırılmış, tanınmayan ya da yasaklanmış kayıpların adlandırılamamasıyla ortaya çıkar ve toplumsal kimliklerin içine işlenmiş bir kapanma duygusu yaratır. Butler’ın toplumsal cinsiyet bağlamındaki yorumunda, heteronormatif düzenin yasakladığı arzular melankolik bir özdeşleşmeye dönüşürken; Kristeva melankoliyi kültürel bir deneyim olarak, dil ve sanat aracılığıyla bastırılmış kayıpların görünür kılındığı bir alan olarak ele alır. Bu çerçevede Freud’un ayrımı, toplumsal düzeyde yalnızca psikolojik bir süreç değil, aynı zamanda politik bir kategoriye dönüşür: yasın tanınması ve melankolinin dönüştürülmesi, adaletin ve toplumsal iyileşmenin önkoşulu haline gelir.

Tanınan yas, kaybın kabulü ve iyileşme sürecini mümkün kılarken; tanınmayan yas, kaybın içselleştirilip benliğe saldırıya dönüşmesiyle melankoliye yol açar. Ezilenlerin kayıpları tanınmadığında bireysel yas süreci tamamlanamaz ve bu durum kolektif bir melankoliye dönüşür. Bu kolektif melankoli, ezilenlerin öfkesinde psikanalitik bir yankı olarak ortaya çıkar. Soma Faciası’nda 301 madencinin ölümü sonrası ulusal yas ilan edilmemesi ve ailelerin acısının kriminalize edilmesi, yasın mekânının ve dilinin devlet tarafından engellenmesine örnektir. Zonguldak maden kazalarında yüzlerce işçinin ölümü “işin fıtratı” söylemiyle normalleştirilmiş, yasın yokluğu işçilerin hayatlarının değersizleştirilmesini göstermiştir. Akdeniz’de binlerce göçmenin kaybolmasına rağmen Avrupa’da toplumsal yas ritüellerinin yokluğu, kayıpları görünmezleştirmiştir. Vietnam Savaşı’nda ise ABD’de asker ölümleri için yas tutulurken, milyonlarca Vietnamlı sivilin kaybı uluslararası kamuoyunda görmezden gelinmiştir. Bu örnekler, yasın tanınmasının politik bir karar olduğunu ve toplumsal değer hiyerarşisini yeniden ürettiğini, toplumsal yasın mekânı ve dilinin kaybı görünür kılmak, sembollerle hafızaya işlemek ve ritüellerle kolektif iyileşme yaratmak açısından belirleyici olduğunu gösterir. Ezilenlerin yasını tanımak, onların öfkesini melankoliden direnişe dönüştürmenin en güçlü yoludur.

Sanat ve eylemle birleştiğinde yas, en güçlü direniş biçimlerinden birine dönüşür: Plaza de Mayo Anneleri’nin yürüyüşleri performans sanatının politikleşmiş bir örneği olurken, katliam mekânlarına bırakılan semboller sokak sanatının sessiz ama kalıcı hafıza mekânlarını kurar; tiyatro ve şiir ise yasın kolektif hafızaya dönüşmesinde estetik araçlar olarak işlev görür. Ezilenlerin yasını tutmak, onların yok sayılmasına karşı bir direniş biçimidir; çünkü yasın tanınması eşitlik ve adalet mücadelesinin merkezindedir. Tanınmayan yas kolektif melankoliye dönüşerek toplumsal çürümeyi beslerken, tanınan yas kolektif hafızayı ve direnişi örgütler, böylece kaybın acısı politik bir talebe, adalet arayışına ve dayanışmaya evrilir.

Ezilenlerin Yasını tutmak, politik bir eylemdir.

Ezilenlerin yasını tutmak, bireysel bir duygu olmanın ötesinde politik bir eylemdir. Yas, kimin kaybının tanındığı ve kimin varlığının görünür kılındığı sorusunu gündeme getirir. Tanınmayan yas, sessizleştirilmiş bir öfke ve kolektif melankoliye dönüşürken; tanınan yas, hafızayı diri tutar ve direnişi örgütler. Devletin, medyanın ya da hâkim ideolojinin yok saydığı kayıplar toplumsal bir yara açar. Bu yara, bireysel acının ötesinde kolektif bir melankoliye dönüşür ve öfkeyi büyütür. Ezilenlerin yasının tanınmaması, onların varlığının inkârıdır; bu inkâr, toplumsal adalet talebini daha da keskinleştirir.

Yasın tanınması ise kaybın kolektif hafızaya işlenmesi anlamına gelir. Bu hafıza, sadece geçmişin acısını değil, geleceğin umudunu da taşır. Yas, bir direniş biçimi olarak “biz buradayız” demenin en güçlü yollarından biridir. Ezilenlerin yasını tutmak, onların yok sayılmasına karşı bir varoluş ilanıdır. Tarihsel örnekler bu politikliği açıkça gösterir: 12 Eylül sonrası kayıpların yakınlarının mücadelesi, Plaza de Mayo Anneleri’nin meydanlarda görünür kıldığı yas, Gezi ve Suruç anmalarında dile gelen eşitlik ve özgürlük talebi… Hepsi, yasın hafızaya ve direnişe dönüştüğünü kanıtlar.

Yas, yalnızca geçmişin kaybını değil, geleceğin umudunu da içinde barındırır. Ezilenlerin yasını tutmak, bir gün mutlaka eşitlik ve özgürlüğe dönüşecek öfkenin tohumlarını taşır. Yas, kaybın ağırlığını geleceğin adalet mücadelesine bağlayan bir köprüdür. Bu nedenle ezilenlerin yasını tutmak, politik bir eylem olarak hafızayı diri tutar, direnişi örgütler ve geleceğin umudunu taşır. Yas, kaybın sessizliğini kırar; öfkeyi eşitlik ve özgürlük mücadelesine dönüştürür.