İnsan hafızası, hayatın en büyük armağanlarından biri olduğu kadar en ağır yüklerinden biri aynı zamanda. Yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi, sevdiklerimizi ve kaybettiklerimizi hafızamız sayesinde her an yanımızda taşıyoruz. Ancak aynı hafıza, bazen bizi geçmişe zincirleyen görünmez bir prangaya da dönüşebiliyor.

Dan Brown, Sırların Sırrı adlı eserinde “Her şeyi hatırlamak iyi bir şey değil” derken aslında insan olmanın en temel çelişkilerinden birine dikkatimizi çekiyor. Çünkü hatırlamak, yalnızca güzel anıları saklamak anlamına gelmiyor. Hayal kırıklıkları, kırgınlıklar, pişmanlıklar ve acılar da hafızamızın derinliklerinde yerini alıyor.

Çoğu zaman unutmanın kötü bir şey olduğu öğretiliyor bizlere. Unutmak vefasızlıkla, ilgisizlikle ya da değer bilmemekle eş değer tutulur. Oysa insan ruhunun sağlıklı kalabilmesi için bazı şeyleri geride bırakabilmesi gerektiği bilim insanlarının araştırmalarında da karşımıza çıkıyor. Eğer yaşadığımız her acıyı ilk günkü canlılığıyla hatırlamış olsaydık, hayatın yükünü taşımamız çok daha zor olurdu.

 

Bilim insanları da unutmanın hafızanın bir kusuru değil, işlevlerinden biri olduğunu söylüyor. Beyin, gereksiz ayrıntıları silerek yeni deneyimlere yer açıyor. Belki de bu yüzden unutmak, yalnızca bir kayıp değil; aynı zamanda bir yenilenme süreci olarak önemli bir yer tutuyor hayatımızda. Buradan yola çıkarak unutabildiğiğimiz için yolumuza devam edebildiğimiz gerçeği gün gibi ortaya çıkıyor.

 

Ancak burada önemli bir ayrımın var olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu ayrım unutmak ile inkâr etmenin aynı şey olmadığı gerçeği. Yaşananları yok saymak, üzerini örtmek ya da hiç olmamış gibi davranmak insanı iyileştirmiyor. Asıl iyileşme, yaşananlarla yüzleşip onların hayatımızdaki yerini kabul ettikten sonra gerçekleşiyor. Bazı yaralar tamamen silinmese de zamanla daha az acı vermeye başlıyor.

 

Belki de bizi yoran şey, hatırlamak istemediklerimizin, hatırlamak istediklerimizden daha fazla olması. Kırgınlıkları uzun süre zihnimizde taşırken, mutlulukları çoğu zaman daha çabuk unutuyoruz. İnsan zihni olumsuza odaklanmaya eğilimli olduğu için geçmişin güzel tarafları çoğu zaman zihnimizin karanlık köşelerinde kalıyor.

 

Hayatın olgunluk isteyen tarafı da tam burada ortaya çıkıyor. Ne her şeyi unutmak mümkün ne de her şeyi ayrıntılarıyla hatırlamak sağlıklı. Asıl mesele, hangi anıları yanımızda taşıyacağımıza karar verebilmekte yatıyor. Bize güç verenleri, yolumuzu aydınlatanları ve insanlığımızı büyütenleri koruyabilmek; geriye kalanların ise üzerimizdeki ağırlığını azaltabilmek…

 

Belki unutmak, hafızanın değil ama ruhun kendini koruma biçimidir. Ve belki de gerçek bilgelik, neyi hatırlayacağımızı ve neyi geride bırakacağımızı öğrenebilmekten geçiyor. Çünkü insan bazen hatırlayarak büyür, bazen de unutarak iyileşir.

 

Ama kesin olan bir şey var ki unutmak ruhumuzu iyileştirir mi? Sorusu hepimizin zihinlerinde yankılanıp duran bir soru olarak kalacak uzun bir süre.