22 Mayıs 2026’da verilen mutlak butlan kararı, aslında bir günde ortaya çıkmış bir tablo değil. Son iki buçuk yılda adım adım örülen siyasi ve hukuki sürecin sonucu. Bugünü anlamak için ise olayları bütünlüklü okumak gerekiyor.

2026’nın ilk aylarında iktidar cephesi, uzun süredir yaşadığı yönetme krizini daha sert ve daha merkezi bir siyasal çizgiyle aşma kararı aldı. Parti içinde farklı eğilimler bulunsa da, CHP’ye yönelik baskının sürdürülmesi konusunda ortak bir hat oluştu. Bu dönemde ekonomik kriz derinleşirken, dış politikada daha Amerikancı bir yönelim dikkat çekti; büyük sermaye çevreleriyle yeniden kurulan denge de iktidarın elini güçlendirdi.

Tam bu süreçte CHP içinde yeni kırılmalar yaşandı. 2026 baharında Uşak ve Antalya’dan gelen açıklamalar siyaset gündemini değiştirdi. Daha önce Özgür Özel yönetimine yakın duran bazı isimler, iktidar hattına yaklaşarak kurultay sürecinde para ilişkileri yaşandığını öne sürdü. Bu çıkışlar, zaten uzun süredir baskı altında olan CHP yönetimini daha da zor durumda bıraktı. Parti yönetimi hem bu iddiaları boşa çıkaracak güçlü bir siyasal hamle üretmekte hem de tabanı yeniden hareketlendirmekte yetersiz kaldı.

Oysa 24 Ekim 2025’te Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi farklı yönde bir karar vermişti. Mahkeme, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada “konusuz kalma” gerekçesiyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmetmişti. O gün bu karar, iktidarın geri adım attığı biçiminde yorumlanmıştı. Çünkü CHP’yi tamamen sistem dışına itmenin yaratacağı toplumsal tepki, çözüm süreci tartışmaları ve iktidar blokundaki çatlaklar ciddi risk olarak görülüyordu.

Ancak süreç burada kapanmadı. 2025 boyunca eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ile bazı delegelerin açtığı davalar büyüdü. CHP’nin yaptığı olağanüstü kurultay da yeni bir dava konusu haline getirildi. 14 Şubat 2025’te farklı dosyalar Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde birleştirildi ve kurultay tartışması hukuki olmaktan çıkıp doğrudan siyasal rejim tartışmasının parçasına dönüştü.

Bütün bu zincirin başlangıcı ise 19 Kasım 2023’tü. Bursa’da E.Ç. adlı bir kişinin yaptığı suç duyurusunda, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda delegelere para karşılığı oy kullandırıldığı iddia edildi. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı dosyada yetkisizlik kararı vererek 22 Aralık 2023’te evrakı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Ankara’da Ocak 2024’te “oylamaya hile karıştırılması” suçlamasıyla soruşturma resmen başlatıldı.

Bugün verilen mutlak butlan kararına giden yol, işte o gün Bursa’da açılan dosyayla başlamış oldu.

Türkiye’de siyaset uzun süredir yalnızca sandıkta şekillenmiyor. Mahkeme salonları, soruşturmalar, kayyım atamaları ve iptal kararları artık siyasi rekabetin doğrudan araçlarından biri haline gelmiş durumda. Son olarak ana muhalefet partisinin kurultay sürecine ilişkin verilen “mutlak butlan” kararı, bu tartışmayı yeniden ülkenin merkezine taşıdı.

Burada dikkat çekici olan yalnızca bir partinin iç işleyişine dönük müdahale iddiası değil. Daha büyük mesele, siyasal alanın hukuk kararları üzerinden yeniden şekillendiği yönündeki tartışmaları büyütmektedir. Çünkü bir ülkede siyasi partilerin kongreleri, delegeleri ve yönetimleri tartışmalı yargı kararlarıyla şekillenmeye başlarsa, ortada artık yalnızca bir parti krizi değil, doğrudan demokrasi sorunu vardır.

 

İktidar çevreleri her ne kadar süreci “hukuki” bir zemine oturtmaya çalışsa da Türkiye’de yargının bağımsızlığına dair tartışmalar yıllardır sürüyor. Böyle bir atmosferde alınan kararların toplumun geniş kesimlerinde siyasi müdahale olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz hale geliyor. Üstelik mesele yalnızca CHP değil. Bugün bir muhalefet partisine yönelik alınan kararın yarın başka siyasi yapılar için emsal oluşturmayacağını kimse garanti edemez.

Türkiye zaten uzun süredir kutuplaşmanın, ekonomik krizin ve kurumsal güvensizliğin ağır yükünü taşıyor. Tarımsal girdi enflasyonu artıyor, gıda fiyatları yükseliyor, yurttaş temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Türkiye bugün gıda enflasyonunda dünyanın en kötü sıralarında. İktidar ise bunu çoğu zaman dış gelişmelerle açıklıyor: savaşlar, jeopolitik riskler, küresel krizler… Doğru, dünyada büyük bir kriz ortamı var. Ama asıl soru şu: İçerisi neden bu kadar kırılgan?

Eğer bir ülke dış şoklardan bu kadar hızlı etkileniyorsa, orada yalnızca dış politika sorunu yoktur. İçeride hukuk zayıflamışsa, yargıya güven azalmışsa, ifade özgürlüğü baskı altındaysa, ekonomik düzen öngörülemez hale gelmişse; krizler çok daha ağır hissedilir. Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Güven meselesidir.

Bugün yaşanan siyasal gerilimleri yalnızca mahkeme kararları ya da partiler arası güç mücadelesi üzerinden okumak eksik kalıyor. Çünkü toplumun geniş kesimlerinde asıl büyüyen rahatsızlık, derinleşen yoksulluk ve giderek görünür hale gelen adaletsizlik duygusu. İktidarın muhalefet üzerindeki baskı hamleleri kısa vadede gündem yaratabiliyor olsa da, vatandaşın gündelik hayatındaki ekonomik sıkışmışlığı perdelemeye yetmiyor. Bu nedenle siyasi operasyonların toplumda beklenen etkiyi yaratmadığı görülüyor. İnsanlar artık yalnızca kimin yöneteceğine değil, nasıl bir yaşam düzeni içinde ayakta kalabileceklerine bakıyor. Tam da bu yüzden, mevcut tabloya karşı geliştirilecek her siyasal itirazın merkezine ekonomik eşitsizlikleri ve emekçi kesimlerin yaşadığı sorunları koyması gerekiyor. Aksi halde yalnızca belirli bir partiyi savunmaya dayalı siyasal refleksler, geniş toplumsal karşılık üretmekte zorlanacaktır.

Bugün CHP’nin tarihsel, sınıfsal ve ideolojik sınırları, onu güçlü bir direniş hattı kurmaktan alıkoyuyor. Bu sınırlar, muhalefetin mevcut biçimiyle iktidarın baskısını karşılamasını imkânsız hale getiriyor. Dolaylı biçimde, mevcut muhalefet anlayışının tıkandığı ve yeni bir siyasal mücadele hattına ihtiyaç duyulduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Asıl mesele, bu yeni hattın nasıl kurulacağıdır. Seçim odaklı, günübirlik taktiklerle değil; toplumsal örgütlenmeyi, sınıfsal talepleri ve ideolojik netliği öne çıkaran bir mücadele hattı. CHP’nin sınırları, bu hattı kurmaya yetmiyor. O nedenle, siyasal kriz yalnızca bir parti içi mesele değil; Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin geleceğini belirleyecek bir dönemeçtir.

Bu tablo bize şunu söylüyor: İktidarın baskısı karşısında, mevcut muhalefet anlayışıyla yol almak mümkün değil. Yeni bir siyasal dil, yeni bir örgütlenme ve yeni bir mücadele hattı kaçınılmaz. Aksi halde, siyasal alan iktidarın istediği biçimde daraltılacak ve toplumun nefes alacağı tüm kanallar birer birer kapanacak.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni operasyonlar ya da tartışmalı yargı kararları değil. Gerçek bir hukuk düzeni, şeffaflık, denetim ve sosyal çöküşü durduracak ekonomik politikalar gerekiyor. Aksi halde siyaset sandıkta değil, mahkeme salonlarında şekillenmeye devam edecek.

Ve biz daha uzun süre aynı soruyu sormaya devam edeceğiz: Siyaset gerçekten sandıkta mı şekillenecek, yoksa başka merkezlerde mi?