Bu hafta aslında yeni bir yazı yazmayı düşünmüyordum. Laiklik üzerine kaleme aldığım yazının ardından biraz nefeslenmeyi planlamıştım. Ama dostlardan gelen mesajlar, sosyal medyada dolaşan panik, bilgi kirliliği ve en çok da okul saldırılarıyla ilgili gördüğüm korku dolu yorumlar beni rahatsız etti. Bu ülkenin çocukları üzerinden üretilen bu kaosun karşısında susmak, bana göre sorumluluktan kaçmak olurdu. O yüzden bu hafta ikinci kez kaleme sarılma ihtiyacı hissettim; çünkü mesele artık yalnızca bir tartışma değil, hepimizin gözünün içine baka baka büyüyen bir çürüme.
Türkiye’de art arda yaşanan okul saldırılarını hâlâ “bireysel cinnet”, “bilgisayar oyunu”, “ergen psikolojisi” gibi ucuz gerekçelerle açıklamaya çalışanların ortak bir derdi var: Aynaya bakmamak. Çünkü o aynada yalnızca silah taşıyan bir çocuğu değil, çürümüş bir düzeni görüyorlar. Gramsci’nin hegemonya kavramı tam da burada anlam kazanıyor. Bir toplumda egemen düzen yalnızca zorla değil, rıza üreterek ayakta durur. Bugün Türkiye’de rıza üretimi çökmüş durumda ve okul saldırıları bu çöküşün en kanlı semptomu olarak karşımıza çıkıyor. Devletin gençlere sunduğu gelecek anlatısı çöktüğünde, Gramsci’nin “organik kriz” dediği ara dönem başlar: Eski düzenin sürdürülemediği, yenisinin ise kurulamadığı bir boşluk. Bu boşluk şiddetle dolar. Bugün okullarda yaşanan tam olarak budur.
Okul, Gramsci’ye göre hegemonik düzenin en güçlü ideolojik aygıtıdır; ama Türkiye’de okul artık bir eğitim kurumu değil, piyasa rekabetinin, performans baskısının ve güvencesizliğin yeniden üretildiği bir basınç odası. Öğretmen güvencesiz, öğrenci geleceksiz, veli borçlu. Bu üçlü sıkışma, okulu rıza üreten bir kurum olmaktan çıkarıp yabancılaşma üreten bir mekâna dönüştürüyor. Bu saldırılar, okulun dönüşümünün sonucu; ne münferit ne istisna. Tam tersine, hegemonik çöküşün kurumsal izdüşümü.
Her kriz anında olduğu gibi egemen ideoloji yine bir “sapma söylemi” icat etti: Bilgisayar oyunları. Bu söylem, Gramsci’nin “sağduyu” dediği ideolojik sis perdesinin güncel versiyonu. Gerçek nedenleri görünmez kılmak için bireysel davranışları işaret eden bir kaçış yolu. Oysa mesele oyun değil; devletin şiddetle kurduğu ilişki. Siyasetin dili, medyanın üslubu, toplumun nefes aldığı atmosfer zaten şiddetle örülü. Çocuklar bu atmosferde büyüyor. Saldırı, atmosferin sonucu; nedeni değil.
Devletin güvenlikçi refleksleri ise rızanın çöktüğü yerde zor aygıtına yaslanmanın tipik örneği. Okullara polis yerleştirmek, turnike kurmak, kamerayı artırmak… Bunların hepsi Gramsci’nin tarif ettiği gibi rızanın bittiği yerde zorun devreye girdiğini gösteriyor. Bu politikalar şiddeti azaltmaz; şiddeti normalleştirir. Öğrenciyi potansiyel suçluya, okulu cezaevine çevirir. Hegemonya zora sıkıştığında toplumun en kırılgan alanları, yani okullar, ilk çatlayan yerler olur.
Sınıfsal gerçek ise daha çıplak: Okul saldırılarının çoğu yoksul emekçi mahallelerinde yaşanıyor. Devletin sosyal politikadan çekildiği, yalnızca denetim ve ceza ile var olduğu bölgelerde. Bu, Gramsci’nin “hegemonik boşluk” dediği durumdur. Boşluk şiddetle doldurulur. Yoksulluk, geleceksizlik, aile içi baskı, rekabet… Bu koşullar birleştiğinde şiddet bir çıkış yolu gibi görünmeye başlar. Bu saldırıları bireysel psikolojiye indirgemek, sınıfsal gerçeği görünmez kılmaktan başka bir işe yaramaz.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey güvenlik değil, toplumsal yeniden inşa. Kamusal, eşitlikçi, dayanışmacı bir eğitim sistemi; öğretmenin güvenceli, öğrencinin geleceği olan bir düzen; rekabet yerine kolektif değerlerin güçlendiği bir toplumsal atmosfer. Bu yalnızca eğitim reformu değil, karşı-hegemonik bir proje. Çünkü mesele çocukların elindeki silah değil; o silahı mümkün kılan hegemonik çöküş. Bu çöküşü görmeden hiçbir çözüm gerçek olmayacak.