Sosyal medyada bir video düştü önümüze: kadını, erkeği, yaşlısı, çocuğu… tüm köy halkı tek bir ağızdan haykırıyordu: “Köyümüzde taş ocağı istemiyoruz!” O ses, yalnızca bir köyün değil, bütün bir ülkenin vicdanıydı. Medya Pusula ekibi olarak, kapitalist sistemin kent yaşamına sürülmüş çocukları olsak da, dedelerimizden miras kalan “gördüğünden geri kalma” nasihatiyle yollara düştük. Çaldık köyün kapısını… Karşılandık bize öğretilen kültürle; sofralar açıldı, selamlar verildi, göz göze bakışlarda yüzyılların ortak dili vardı. O an anladık ki bu memleket, doğusundan batısına hâlâ bizim; hâlâ aynı sıcaklığın, aynı dayanışmanın toprağı.

Kızanlık köyünde yaşadığımız ve gördüğümüz manzara karşısında içimizi hem huzur hem hüzün kapladı. Yeşilden başka bir tonun olmadığı bu topraklara nasıl kıyılır?

Taş ocakları, kalkınma adı altında doğayı metalaştırıyor. Bazalt taşını “stratejik değer” diye pazarlayan sistem, köylünün gözünde yalnızca çocuklarının sağlığına saplanan bir hançer. Dolgu malzemesi diye anlatılan şey, aslında halkın nefesini, fındık bahçelerinin verimini ve su kaynaklarını tehdit eden yoğun tozdur.

Doğa, sermayenin sınırsız sömürü alanı değildir. Tarımsal üretim, köylünün emeği ve toprağın bereketi, geleceğe bırakılacak en değerli mirastır. Kızanlık halkı, “Atalarımız bu köyü yemyeşil aldılar, biz de çocuklarımıza yemyeşil bırakmak istiyoruz” diyerek bu mirası savunuyor.

ÇED raporlarına atılan imzalar, halkın iradesini temsil etmez; yalnızca sistemin baskısını ve hegemonik söylemin gücünü gösterir. Oysa köylünün kök salan direnişi, bu hegemonik söylemi kırar. Halkın türküsü, şiiri karşı-hegemonya aracıdır; köklerin toprağı tutması gibi, halkın sözleri de yaşamı tutar.

Dinamit patlatmaları evleri sallıyor, camları titretiyor. 1999 depreminde büyük acılar yaşamış köy halkı, bu patlatmaların bölgedeki doğal yapı üzerinde yaratabileceği etkiler konusunda endişe duyuyor. Sağlık yalnızca hastanelerde değil; temiz su, temiz hava ve güvenli yaşam alanlarıyla mümkündür. Kızanlık halkı bu gerçeği yaşayarak biliyor.

Kükürtlü taş ocaklarının etkisi yalnızca doğayla sınırlı kalmaz; köy halkının gündelik yaşamını da olumsuz etkiler. Taş ocağı faaliyetleri durdurulmazsa; evler dinamitlerle sallanır, camlar titrer, huzur kalmaz. Yollar zarar görebilir, köylü tarlasına ulaşmakta zorluk yaşayabilir. Tozun fındık dallarına ve tarım alanlarına yayılmasıyla birlikte üretimin olumsuz etkilenmesinden endişe ediliyor. Köylüler ayrıca yoğun tozun uzun vadede solunum yolları, göz ve cilt sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini düşünüyor.

Taş ocaklarında yapılan patlatmalar ve ağır tonajlı araçların geçişi, köylüler tarafından doğanın dengesini bozabilecek unsurlar olarak değerlendiriliyor. Yoğun toz ve taş ocağı faaliyetlerinin uzun vadede tarım alanları, su kaynakları ve bölgedeki ekolojik yaşam üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğine dair kaygılar dile getiriliyor. Köylüler, özellikle fındık bahçelerinin verimi ve içme suyu kaynaklarının geleceği konusunda ciddi endişe taşıyor.

Ormanlık alanlarda kesilen ağaçlar, kuşların yuvasını, hayvanların yaşam alanını yok ediyor. Bugün köylünün tarlası toz altında kalırken, yarın çocukların oynayacağı bahçeler olmayacak. Bugün su kaynakları bulanıklaşırken, yarın içilecek temiz su bulunmayacak. Kükürtlü taş ocakları, yalnızca bugünü değil, geleceği de karartıyor.

“17 kurumdan izin alındı” deniyor. Ancak köy halkı, bu süreçlerde yeterince söz sahibi olmadığını ve yaşam alanlarıyla ilgili kararlarda kendi iradelerinin dikkate alınmadığını düşünüyor. Oysa gerçek demokrasi, halkın doğrudan söz hakkıyla güçlenir.

Bu talana karşı mücadele, yalnızca köy meydanında yükselen sloganlarla değil; örgütlü, kolektif ve dayanışmacı bir hatla mümkündür. Köylünün kendi yaşam alanını savunması, doğrudan demokrasi pratiğinin en somut örneğidir. Ruhsatların iptali için açılan davalar, sistemin kendi çelişkilerini ortaya koyar. Halkın sözünü, türküsünü, şiirini mücadele aracına dönüştürmek; hegemonik söylemi kırmak için en güçlü yöntemdir.

Kızanlık Mahallesi’nin mücadelesi, yalnızca bir köyün değil, tüm toplumun mücadelesidir. Çünkü doğa katledildiğinde, tarım yok olduğunda, sağlık tehdit altında kaldığında, aslında hepimizin yaşam hakkı gasp ediliyor.

Kapitalizm taşlaştıkça halkın sesi yükseliyor. Ve bu ses, geleceğe bırakılacak en değerli miras: Yaşamı savunma iradesi. Kökleri sökülen her ağaç, aslında halkın geleceğinden koparılan bir parçadır. Kükürtlü taş ocakları, doğayı taş taş sökerek büyüdüğünü sanıyor; oysa geriye kalan yalnızca çoraklık, hastalık ve göç. Kapitalizmin “kalkınma” diye sunduğu bu talan, aslında halkın yaşam hakkını taşlaştırıyor.

Toprağa kök salmak… Bu yalnızca bir ağacın yaşam döngüsü değil; halkın iradesinin, emeğin ve geleceğe dair umudun en güçlü metaforudur. Kızanlık Mahallesi’nde taş ocağına karşı yükselen ses, işte bu köklerin sesidir. Çünkü kök salan her ağaç, yalnızca gövdesini değil, halkın yaşam hakkını da ayakta tutar. Kızanlık ve çevresindeki köyler, bu kara mirasa karşı kök salan bir direniş sergiliyor. Çünkü halk biliyor ki, doğa yok edildiğinde yalnızca ağaçlar değil, yaşamın kendisi yok olur.

Doğa Talanına Karşı Direnişin Kazanımları

Son dönemlerde yaşanan doğa katliamları, yalnızca ağaçların kesilmesi ya da suyun kirletilmesi değil; halkın yaşam hakkının gasp edilmesidir. Kapitalizmin çıkar uğruna yürüttüğü bu talan, köyleri, şehirleri ve bütün bir memleketi nefessiz bırakıyor. Ancak her talanın karşısında bir direniş yükseliyor; kök salan bir ağacın toprağı tutması gibi, halkın iradesi de yaşamı tutuyor.

Kaz Dağları’nda altın madenciliğine karşı yükselen ses, yalnızca bir çevre mücadelesi değil; kültürel hegemonya karşısında halkın kendi sözünü kurma iradesiydi. İkizdere’de taş ocağına karşı köylülerin direnişi, “bizim yaşam alanımızı biz savunuruz” diyerek doğrudan demokrasi pratiğini gösterdi. Cerattepe’de maden girişimlerine karşı yıllarca süren mücadele, halkın örgütlü ve kolektif duruşunun nasıl kazanımlara dönüşebileceğini kanıtladı.

Bu direnişlerin ortak noktası şudur: Halk, doğayı savunurken aslında kendi geleceğini savunuyor. Bugün köy meydanında yükselen slogan, yarın çocukların içeceği temiz suya, ekeceği toprağa, alacağı nefese dönüşüyor. Her kazanım, yalnızca bir bölgenin değil, bütün memleketin kazanımıdır.

Doğa talanına karşı mücadele, kültürel hegemonya karşısında halkın kendi sözünü, türküsünü, şiirini direniş aracına dönüştürmesiyle güçleniyor. Ve bu direniş, bize şunu hatırlatıyor: Kapitalizmin tahribatı karşısında sessiz kalmak, geleceği karartmaktır; direnmek ise yaşamı savunmaktır.

Ve bu ses, geleceğe bırakılacak en değerli miras: Yaşamı savunma iradesi.

“Memleketimi seviyorum” diyen herkes, Kızanlık köy halkının yanında olmalıdır. Çünkü bu mesele yalnızca Kızanlık’ın, yalnızca çevre köylerin değil; Sakarya’nın, hatta bütün memleketin meselesidir. Kapitalizmin tahribatı karşısında sessiz kalmak, çocuklarımızın geleceğini karartmaktır.

Bugün ağaçlar kesiliyor, su kaynakları kirleniyor, toprak çoraklaşıyor. Yarın ise çocuklarımızın yiyecek ekmeği, içecek suyu, ekecek toprağı, alacak nefesi kalmayacak. Bu talan, yalnızca doğayı değil, yaşamın kendisini yok ediyor.

Köy halkının mücadelesi hepimizin mücadelesidir.

Kızanlık’ta yükselen ses, Sakarya’nın ve memleketin ortak vicdanıdır. Bu toprakları savunmak, geleceği savunmaktır. Ve geleceğe bırakılacak en değerli miras, doğayı ve yaşamı savunma iradesidir.