Yazının başlığından da anlaşıldığı üzere, bu metne başlamak kolay değil. Kelimeler düğümleniyor; sahici duyguları taşıyıp taşıyamayacaklarından emin değiller. Bu konuda yazmak, ip üzerinde yürüyen bir cambazdan fazlasını ister: dikkat, cesaret ve düşmeyi göze almak.

“Bıçak sırtı” demem boşuna değil. Bu izlekte değineceğim yazar ve şairlere bir selam göndermek istedim. Yazılarıyla, şiirleriyle içimi sarsan; beni kendimle yüzleştiren, zaman zaman yaşamı sorgulamaya zorlayan o insanları anmak… Ve belki de en önemlisi, bıraktıkları izleri bir kez daha görünür kılmak istedim.

Sylvia Plath, 1932 doğumlu Amerikalı yazar ve şairdir. Henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetmesi, onun hayatındaki ilk büyük kırılma olur ve bu kayıp, ilerleyen yıllarda iç dünyasını derinden şekillendirir.

“Melankolik prensesimiz” diyebileceğimiz Sylvia Plath, kırılganlığıyla olduğu kadar zihinsel yoğunluğu ve keskin gözlem gücüyle de edebiyat tarihinde kendine özgü bir yer edinmiştir.

Onunla tanışmam, Sırça Fanus adlı yarı otobiyografik romanıyla oldu. Kitabı okurken birçok noktada onunla özdeşleştiğimi fark ettim; bu durum bende derin bir etki bıraktı. Hatta zaman zaman, sanki Sylvia düşüncelerimi okumuş ve onları kelimelere dökmüş gibi hissettim. Elbette bu imkânsız bir durum; ancak bazı ölülerin, yaşayanlardan daha yakın olduğu da bir gerçektir. İtiraf etmeliyim ki bu his, çoğu zaman benim için de geçerli oldu.

Plath, kırılgan ve hassas yapısıyla yaşadığı toplumun dayattığı normlara karşı dururken, bu içsel çatışma onu giderek karamsarlığa ve melankoliye sürükler. Eserlerinde ölüm düşüncesine yakınlığını, kurduğu yoğun, umutsuz ve sıkışmış atmosferden açıkça hissederiz.

Eşi Ted Hughes ile tanışmasıyla birlikte hayatında daha mutlu bir dönemin başladığı düşünülür; ancak bu dönem uzun sürmez. Eşinin onu başka bir kadın için terk etmesi, Plath’i derin ve karanlık bir depresyona sürükler.

Sylvia Plath, bu noktadan sonra yaşama giderek daha az tutunur. Gitmeyi kafasına koymuştur. Son intihar girişimi ise ne yazık ki başarılı olur ve edebiyat dünyasında silinmez bir iz bırakır.

Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bangkok'ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım."

 Diye yazıyor Sırça Fanus’ ta o kendini hiçbir yere hiç bir şeye ait hissetmedi. İçinde ve beyninde susmak bilmeyen sesler vardı. O yüzden de “Yazıyorum; çünkü içimde susturamadığım bir ses var.” Dememiş miydi. 

Sylvia kitaplarıyla farklı bir dünyanın kapısını açar, hayata farklı bir penceren bakmamızı sağlar. Onun annesine, topluma ya kendisine duyduğu öfke melankoliye dönüşmüştür içinde. Eserlerinde toplum tarafından kadına biçilmiş rolleri eleştirdiğini, toplumsal baskının onu bir fanusta hissettirdiğini, toplum kurallarıylA bağdaşmayan karakterinin onda yarattığı öfkeyi görürüz. Bazen bilmek ve sorgulamak insan ruhunda derin yaralar açabiliyor.

Çünkü nerede olursam olayım - bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta - hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”

Sylvia Plath, Sırça Fanus’ta böyle yazar. O, kendini hiçbir yere ve hiçbir şeye ait hissedememiştir. İçinde ve zihninde susmak bilmeyen sesler vardır. Bu yüzden “Yazıyorum; çünkü içimde susturamadığım bir ses var.” dememiş midir?

Sylvia, kitaplarıyla farklı bir dünyanın kapısını aralar; hayata başka bir pencereden bakmamızı sağlar. Annesine, topluma ve en çok da kendisine duyduğu öfke, zamanla derin bir melankoliye dönüşmüştür.

Eserlerinde, toplum tarafından kadına biçilen rolleri sorguladığını; toplumsal baskının onu adeta bir fanusun içine hapsettiğini; kendi doğasıyla toplum kuralları arasındaki çatışmanın onda bir öfke ve sıkışmışlık yarattığını açıkça görürüz. Bazen bilmek ve sorgulamak, insan ruhunda derin yaralar açabilir.

 

Sonuç olarak Plath’in metinleri yalnızca bireysel bir ruh hâlinin dışavurumu olarak okunamaz. Aksine, bireyin içinde sıkıştığı toplumsal yapıların, normların ve görünmez baskı mekanizmalarının edebi bir karşılığıdır. Onun yazdıklarında melankoli, bir duygu olmaktan çok bir sonuçtur; bastırılanın, söylenmeyenin ve uyumsuzluğun kaçınılmaz bir yansımasıdır.

Bu nedenle Plath’i okumak, sadece bir yazarı tanımak değil; aynı zamanda modern bireyin kendi iç çatışmalarıyla yüzleşmesine de tanıklık etmektir. Ve belki de en çarpıcı olan, bu yüzleşmenin çoğu zaman huzur değil, rahatsız edici bir açıklık bırakmasıdır.