“Lakin tek korkum yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.” der Sadık Hidayet. Onu çoğu zaman “Doğu’nun Kafka’sı” olarak anarız; fakat Hidayet, yalnızca karanlığı anlatan bir yazar değil, insan ruhunun en kuytu taraflarına cesurca bakabilen ender kalemlerden biridir. Hassas, melankolik ve yaşadığı çağın çok ötesinde bir zihin olarak bu dünyadan bir Sadık Hidayet geçti diyebiliriz.
Sadık Hidayet, 17 Şubat 1903’te Tahran’da dünyaya gelmiştir. Ailesi, İran bürokrasisinde önemli görevlerde bulunan, ekonomik ve kültürel açıdan ayrıcalıklı bir sınıfa mensuptu. Bu nedenle Hidayet, küçük yaşlardan itibaren hem entelektüel bir çevrede yetişmiş hem de dönemin toplumsal yapısını yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Sadık Hidayet, eğitim almak amacıyla Avrupa’ya gider ve ilk öykülerini Paris’te yazmaya başlar. 1928 yılında ise ilk intihar girişiminde bulunur; ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Hidayet’in yaşamına baktığımızda, ölüm düşüncesinin onun ruh dünyasında daima güçlü bir yer tuttuğu görülür.
1936 yılında Hindistan’a gider; burada Pehlevîce ve Sanskritçe üzerine çalışmalar yapar. Aynı dönemde Budizm felsefesine ilgi duymaya başlar ve Buda’nın bazı metinlerini Farsçaya çevirir. Bu süreç, onun düşünce dünyasını derinleştiren ve eserlerindeki karamsar, varoluşçu atmosferi besleyen önemli dönemlerden biri olmuştur.
1941 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın İran’a sıçraması, Sadık Hidayet için başlangıçta bir umut kaynağı olur. Hidayet, savaşın ardından ülkesinde siyasal ve toplumsal bir değişim yaşanacağına inanır. Ancak savaşın sona ermesiyle birlikte beklediği dönüşüm gerçekleşmez; aksine, umutları büyük ölçüde boşa çıkar. Bu hayal kırıklığı, onun ruh dünyasında derin yaralar açmış ve zaten kırılgan olan psikolojisini daha da ağır bir depresyona sürüklemiştir.
Günlerce Paris’te hava gazlı bir ev arayan Sadık Hidayet, sonunda küçük bir daire bulur ve uzun zamandır zihninde taşıdığı o karanlık planı uygulamaya karar verir. Öncesinde duş alır, temiz kıyafetlerini giyer ve bazı eserlerini yakar. Ardından odadaki tüm boşlukları kapatarak gazı açar.
Sadık Hidayet, yaşamındaki ikinci intihar girişiminde bu kez başarılı olmuş ve 9 Nisan 1951’de bu dünyadan ayrılmıştır. Ardında ise yalnızlık, yabancılaşma ve insan ruhunun karanlığına dair unutulmaz eserler bırakmıştır.
Sadık Hidayet’in kitapları bugün hâlâ İran’da resmî olarak yasaklı olmasa da uzun yıllar boyunca baskı, sansür ve tartışmaların merkezinde yer almıştır. Bunun temel nedeni, eserlerinde toplumsal çöküşü, ahlaki ikiyüzlülüğü ve yerleşik düzeni sert bir biçimde eleştirmesidir. Hidayet, hem geleneksel yapıyı hem de dönemin siyasal ve dini otoritelerini sorgulayan, hatta Tanrı fikrine mesafeli duran bir düşünce dünyasına sahiptir. Bu yönüyle monarşik düzeni ve ruhban sınıfının etkisini de açıkça eleştiren bir yazardır.
Bu nedenle onun metinleri, sadece edebi değil aynı zamanda düşünsel bir rahatsızlık da üretir. Çünkü Hidayet, görünen adaletsizliği sessizce kabul etmek yerine onu görünür kılmayı seçer. Ancak bu tercih, onu kalabalıklardan uzaklaştırır; anlayıştan çok yalnızlık getirir. Sorgulayan insanın kaderi çoğu zaman budur: çevresi genişledikçe iç dünyası daralır, çünkü herkesin “normal” kabul ettiğine itiraz etmek bedel ister.
Sadık Hidayet’in gördükleri ve yaşadıkları, onun dünyaya daha karamsar, daha keskin ve daha meraklı bir pencereden bakmasına yol açar. Bu bakış açısı onu yalnızlığa iterken, aynı zamanda edebiyat tarihinde silinmez bir iz bırakmasını da sağlar.
Sadık Hidayet ile yolumun kesiştiği dönemde tanımaya başladığım bir yönü özellikle dikkatimi çekmişti. Vejetaryenliğin Yararları adlı eserinde vejetaryenliği yalnızca bir beslenme biçimi olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve felsefi bir duruş olarak ele alır. Ona göre et yemek, yalnızca bir alışkanlık değil; savaş, şiddet ve yıkım kültürünü besleyen daha derin bir ahlaki çöküşün parçasıdır.
Hidayet’in bakışında masum bir canlının öldürülmesi, insanın kendi vicdanında açtığı bir yara, insanlık onuruna düşen bir lekedir. Bu düşünce biçimi, onun sadece edebi değil, etik açıdan da ne kadar keskin ve sorgulayıcı bir zihin taşıdığını gösterir.
Sadık Hidayet’i bu yönüyle tanımak, onun düşünce dünyasını daha derinden anlamamı sağladı ve ona duyduğum hayranlığı da belirgin biçimde artırdı.
Sadık Hidayet, Kör Baykuş gibi unutulmaz eserler ve Hacı Ağa gibi toplumsal eleştiriyi derinleştiren metinler bırakarak hayata veda etti.
Geride kalan her satır, onun aslında susturulmuş bir çığlık gibi edebiyatın içinde yaşamaya devam ettiğini gösterir; çünkü bazı yazarlar ölmez, yalnızca kendi karanlıklarıyla birlikte okunmaya devam eder.