İnsan eyleminin itici gücü, nihai tasarım ile mevcut yoksunluk arasındaki gerilimdir. Bu gerilim, öznenin tarihsel müdahalesiyle toplumsal dönüşümün motoru olur. Ancak günümüzde siyaset, bu gerilimi çözmek yerine yüzeyselleştirerek, kültürel çürüme ile birleşmiş bir biçimde toplumsal öznenin ufkunu daraltmaktadır.Bu gerilim, Adorno’nun negatif diyalektiğinde olduğu gibi toplumsal düzenin içkin çelişkilerinden doğar. Ancak günümüzde siyaset, bu çelişkileri çözmek yerine kültür endüstrisinin sahte ihtiyaçlarıyla yüzeyselleştirerek öznenin tarihsel müdahale gücünü felce uğratmaktadır. Kültür endüstrisi bireyi pasif tüketiciye indirgerken siyaset de toplumsal sorunları magazinleştirerek öznenin ufkunu daraltır. Böylece siyaset, dönüştürücü bir motor olmaktan çıkar; sahte gündemlerle özneyi körleştirir, tarihsel olanakları görünmez kılar ve çürümenin ideolojik zemini haline gelir.
Yüzeyselleşen Siyaset: Tarihsel Bağlamın Kopuşu
Siyasal alan, toplumsal sorunları tarihsel bağlamından kopararak magazinleştirmekte, bireysel çıkarların arenasına indirgemektedir. Bu süreç, ideolojiyi sınıf bilincinin organik parçası olmaktan çıkarıp bir “yanılsamalar toplamı”na dönüştürür. Oysa ideoloji, sınıfsal konum algımızın çerçevesidir; siyasal yüzeyselleşme ise bu algıyı bulanıklaştırarak özneyi edilgenleştirir. Bu kopuş, Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisiyle de örtüşür: siyaset, tıpkı kültür endüstrisinin sanatı metalaştırması gibi, toplumsal sorunları tüketilebilir birer “gündem nesnesi”ne dönüştürür. Böylece ideoloji, sınıf bilincinin organik parçası olmaktan çıkarak bir “yanılsamalar toplamı”na dönüşür. Oysa ideoloji, sınıfsal konum algımızın çerçevesidir; öznenin tarihsel müdahale kapasitesini belirler. Yüzeyselleşen siyaset ise bu çerçeveyi bulanıklaştırarak özneyi edilgenleştirir, onu sahte ihtiyaçların ve magazinleştirilmiş gündemlerin içine hapseder. Bu süreç, öznenin eleştirel aklını köreltir ve tarihsel bağlamı görünmez kılar; böylece siyaset, dönüştürücü bir güç olmaktan çıkıp çürümenin ideolojik zemini haline gelir.
Örgüt ve Kolektif Akıl Karşısında Çürüme
Parti, niceliğin niteliğe dönüştüğü kolektif akıl iken; çürüyen siyaset, örgütlülüğü bireysel kariyer hesaplarına indirger. Teorik birikim yerine boş sloganlar, ortak mücadele yerine kişisel vitrinler öne çıkar. Bu, sosyalist öznenin tarihsel müdahale gücünü zayıflatır. Bu dönüşüm, Gramsci’nin “kolektif entelektüel” kavramıyla da çelişir: örgüt, sınıfın tarihsel bilincini taşıyan bir kolektif entelektüel olması gerekirken, yüzeyselleşen siyaset onu kişisel vitrinlere ve kariyer basamaklarına indirger. Teorik birikim yerine boş sloganların, ortak mücadele yerine bireysel çıkarların öne çıkması, öznenin tarihsel müdahale gücünü zayıflatır. Bu çürüme, örgütlü aklın yerine parçalanmış bireysel hesapların geçmesiyle, kolektif iradenin tarihsel özne olma kapasitesini felce uğratır. Böylece örgüt, devrimci potansiyelin taşıyıcısı olmaktan çıkar; siyasal alan, kolektif aklın üretiminden ziyade kişisel performansların sergilendiği bir sahneye dönüşür.
Tarihsel Boşlukları Görmek ve Körleşme
Embriyonik olanı ince görmek, öznenin tarihsel müdahalesiyle mümkündür. Çünkü devrimci özne, henüz olgunlaşmamış toplumsal olanakları fark ederek onları tarihsel bir güce dönüştürür. Ancak yüzeyselleşen siyaset, bu görme yetisini yok eder; gündelik çıkar hesaplarıyla tarihsel boşlukları örter ve özneyi körleştirir. Yüzeyselleşen siyaset ise bu görme yetisini yok eder; tarihsel boşlukları gündelik çıkar hesaplarına kurban eder. Bu körleşme, Adorno’nun eleştirel aklın felce uğraması olarak tanımladığı sürece benzer: özne, tarihsel olanağı göremez hale gelir çünkü sürekli sahte gündemlerle meşgul edilir. Böylece devrimci olanakların doğumu engellenir; toplumsal dönüşümün embriyonik biçimleri, siyasal çürümenin sisinde kaybolur. Körleşen özne, tarihsel müdahale kapasitesini yitirir ve siyaset, dönüştürücü bir motor olmaktan çıkarak edilgenliğin yeniden üretildiği bir sahneye dönüşür.
Ekonomik krizlerin gündelik polemiklerle görünmez kılınması: Türkiye’de enflasyon, işsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunlar, çoğu zaman medya ve siyaset tarafından “market fiyatları tartışması” veya “zam polemikleri” gibi dar gündemlere indirgeniyor. Bu, krizin tarihsel bağlamını ve kapitalizmin yapısal çelişkilerini görünmez hale getiriyor.
Çevre mücadelelerinin magazinleşmesi: Akbelen Ormanı’ndaki direniş gibi çevre mücadeleleri, çoğu zaman “yerel bir olay” veya “aktivistlerin eylemi” olarak sunuluyor. Oysa bu direniş, kapitalizmin doğa üzerindeki tahakkümünün tarihsel boşluklarını açığa çıkarıyor. Körleşen siyaset, bu bağlamı görmezden geliyor.
Kürt sorununun gündelik polemiklere indirgenmesi: Kürt sorunu, çoğu zaman etnik kimlik ve dil ayrımı üzerinden tartışılsa da, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsizlikler bağlamında sınıfsal bir mesele olarak kavranmalıdır. Kürt bölgelerinde yoğunlaşan yoksulluk, işsizlik ve güvencesiz emek koşulları, ulusal baskının yanı sıra sınıfsal sömürünün de en ağır biçimlerini ortaya çıkarır. Bu çifte sömürü, sorunu yalnızca kültürel hakların tanınmasıyla değil, sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla çözülebilecek bir tarihsel mesele haline getirir. Sosyalist praxis için görev, Kürt sorununu sınıfsal mücadeleyle birleştirerek kolektif özgürleşmenin parçası kılmaktır.
Kapitalizmin Krizleri ve Maskeler
Kapitalizmin krizleri derinleşirken siyasal çürüme, bu krizleri gizlemek için yüzeysel söylemler üretir: “yeni ekonomi mucizesi”, “mortgage refahı”, “türev araçlarla zenginleşme”… Oysa Marksist perspektiften bakıldığında bu olgular, sistemin doğasında bulunan ve vakti geldiğinde sökün eden çelişkilerin dışavurumudur. Kriz, kapitalizmin yapısal bir özelliğidir; üretim ve tüketim arasındaki dengesizlik, sermayenin aşırı birikimi ve emek gücünün sömürüsü, düzenli aralıklarla ekonomik sarsıntılar yaratır. Çürüyen siyaset ise bu yapısal çelişkileri açıklamak yerine üzerini örtmeye çalışır; krizleri “geçici dalgalanma” veya “yeni fırsat” olarak sunar. Bu maskeler, öznenin tarihsel müdahale kapasitesini felce uğratır çünkü toplumsal bilinç, krizin gerçek nedenlerini kavramak yerine sahte söylemlerle meşgul edilir. Böylece siyaset, krizi dönüştürücü bir müdahale alanı olmaktan çıkar; kapitalizmin çelişkilerini görünmez kılan bir yanılsama üretim mekanizmasına dönüşür.
Sosyalist Praxis’in Antitezi Olarak Çürüme
Bilimsel sosyalizm, teori ile pratiğin diyalektik birliğini kurar. Yüzeyselleşen siyaset ise bu birliği parçalar, teoriyi yaptırımsız bir ruha, pratiği ise günübirlik çıkar oyunlarına dönüştürür. Sosyalist özne için görev, bu siyasal çürümeyi teşhir etmek ve kolektif iradeyi yeniden tarihsel özne haline getirmektir.
Siyasal alan, toplumsal sorunları tarihsel bağlamından kopararak magazinleştirmekte, bireysel çıkarların arenasına indirgemektedir. Bu süreç, ideolojiyi sınıf bilincinin organik parçası olmaktan çıkarıp bir “yanılsamalar toplamı”na dönüştürür. Oysa ideoloji, sınıfsal konum algımızın çerçevesidir; siyasal yüzeyselleşme ise bu algıyı bulanıklaştırarak özneyi edilgenleştirir.
Siyasi partiler, niceliğin niteliğe dönüştüğü kolektif akıl iken; çürüyen siyaset, örgütlülüğü bireysel kariyer hesaplarına indirger. Teorik birikim yerine boş sloganlar, ortak mücadele yerine kişisel vitrinler öne çıkar. Bu, sosyalist öznenin tarihsel müdahale gücünü zayıflatır.
Yüzeyselleşen siyaset ise bu görme yetisini yok eder; tarihsel boşlukları gündelik çıkar hesaplarına kurban eder. Böylece devrimci olanağın doğumunu engeller.