Ukrayna savaşında görünmeyen cephe
Programın ilk bölümünde Çağlar Tekin, Ukrayna savaşının artık yalnızca Ukrayna topraklarıyla sınırlı bir çatışma olmaktan çıktığına dikkat çekerek, Ukrayna'nın farklı coğrafyalarda yürüttüğü operasyonların ve kullandığı yöntemlerin tartışılması gerektiğini söyledi.
Tekin’in gündeme getirdiği başlıklardan biri, Karadeniz’de Türk vatandaşlarının da bulunduğu ticari gemilere yönelik saldırılar oldu. Rusya’dan Türkiye’ye yük taşıyan bir geminin hedef alınması ve saldırıda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hayatını kaybetmesi, Ankara’nın tutumuna ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirdi.
Tekin, özellikle saldırı sonrasında hayatını kaybeden yurttaşın ailesine yönelik Ukraynalı bir yetkilinin kullandığı öne sürülen ifadelerin ağırlığına dikkat çekerek, Türkiye’nin kendi vatandaşının ölümüne ilişkin neden daha güçlü bir diplomatik tepki ortaya koymadığını sorguladı.
Programda daha önce Mariupol’den Türkiye vatandaşlarının tahliye edilmeye çalışıldığı süreçte yaşananlar da hatırlatıldı. Tekin, yaklaşık 98 Türk vatandaşının bulunduğu tahliye girişiminde güzergâha mayın döşenmesi iddialarının Türkiye kamuoyunda yeterince tartışılmadığını belirterek, savaşın farklı aktörlerinin eylemlerinin medya tarafından seçici biçimde gündeme taşındığını savundu.
“Savaşın görünmeyen tarafı” ve Batı medyası
Ceyda Karan ise tartışmayı yalnızca “Türkiye neden tepki göstermiyor?” sorusuyla sınırlamamak gerektiğini belirterek, Türk vatandaşlarının ölümüne yol açan gelişmelerin hangi savaş stratejisinin parçası olduğunu anlamak gerektiğine işaret etti.
Karan’ın değerlendirmesinde, ticari gemilerin hedef alınması, sivil kayıplar ve Karadeniz’deki saldırılar birbirinden kopuk olaylar olarak değil, savaşın giderek genişleyen niteliği içerisinde ele alındı.
Programda Batı basınının savaşın bazı boyutlarını öne çıkarırken bazılarını geri plana ittiği görüşü de tartışıldı. Karan, Rusya’nın eylemlerine ilişkin haberlerin geniş biçimde dolaşıma sokulduğu bir medya ortamında, Ukrayna tarafının gerçekleştirdiği saldırıların veya sivillerin hayatını kaybettiği olayların aynı ölçüde görünür olmayabildiğine dikkat çekti.
Bu bağlamda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un açıklamaları da değerlendirmeye alındı. Moskova’nın savaşın yalnızca cephede yürütülmediği, Batı ülkelerinin silah, istihbarat ve siyasi destek yoluyla çatışmanın tarafı haline geldiği yönündeki tezinin, programda ele alınan gelişmeler üzerinden yeniden tartışılması gerektiği belirtildi.
Hakan Fidan ziyareti ve tahıl girişimi
Çağlar Tekin’in soruları, Türkiye’nin Ukrayna savaşı karşısındaki çok katmanlı pozisyonuna da uzandı. Ankara’nın bir yandan Ukrayna ile ilişkilerini sürdürürken diğer yandan Rusya ile diplomatik kanalları açık tutmaya çalışması, programın önemli tartışma başlıklarından biri oldu.
Hakan Fidan’ın temasları ve ziyaretleri üzerinden Türkiye’nin savaşın tarafları arasında diplomatik bir denge kurma çabası ele alınırken, tahıl girişimi de bu politikanın önemli örneklerinden biri olarak değerlendirildi.
Tekin, Türkiye’nin Karadeniz’deki güvenlik ve ticaret açısından taşıdığı merkezi role dikkat çekerken, Batı’nın tahıl girişimi konusunda Türkiye ve Rusya’nın beklentilerine karşı yeterince yapıcı davranmadığı görüşünü gündeme getirdi.
Karan ise tahıl meselesinin yalnızca gıda ticareti değil, aynı zamanda küresel ekonomik ve jeopolitik güç dengelerinin bir parçası olduğuna işaret etti.
“Eski silahlar” tartışması ve Ukrayna’nın sahadaki durumu
Programda Türkiye’nin Ukrayna savaşı kapsamında elindeki daha eski silah sistemlerini yeniden gündeme getirmesi ve savunma kapasitesindeki değişimler de tartışıldı.
Karan, savaşın uzamasının yalnızca yeni silahların cepheye sürülmesi anlamına gelmediğini, farklı ülkelerin ellerindeki mevcut mühimmat ve sistemleri yeniden devreye soktuğu geniş bir silahlandırma sürecinin ortaya çıktığını belirtti.
ATACMS tartışmaları da bu çerçevede ele alındı. Ukrayna’nın uzun menzilli saldırı kapasitesinin artırılmasının savaşın coğrafyasını genişletme potansiyeline dikkat çekilirken, bunun Rusya’nın karşılık verme biçimini de etkilediği değerlendirildi.
Karan, Ukrayna’nın sahadaki durumunun Batı kamuoyunda sunulduğu kadar tek taraflı olmadığını savunurken, savaşın gidişatının askeri kapasite kadar ekonomik ve demografik kaynaklarla da belirlendiğini vurguladı.
“Hitler benzetmesi” ve Avrupa’nın Rusya politikası
Programda Avrupa’nın Rusya’ya yönelik politikası da sert biçimde eleştirildi.
Rusya’nın Avrupa güvenliği açısından oluşturduğu tehdit üzerinden geliştirilen politikaların, kıtanın kendi ekonomik ve güvenlik çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğü sorgulandı. Avrupa ülkelerinin ABD öncülüğündeki Rusya politikasına giderek daha fazla bağlanmasının, kıtanın enerji güvenliği ve ekonomik yapısı açısından ağır sonuçlar yaratabileceği belirtildi.
Karan’ın değerlendirmesinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Hitler’le özdeşleştirilmesi üzerinden yürütülen siyasal söylemin de savaşın karmaşık tarihsel ve jeopolitik nedenlerini basitleştiren bir işlev gördüğü ifade edildi.
Tekin’in soruları burada önemli bir noktaya işaret etti: Avrupa’nın Rusya karşısında izlediği çizgi gerçekten kendi stratejik çıkarlarının ürünü mü, yoksa ABD merkezli güvenlik politikasının Avrupa’ya dayattığı bir sonuç mu?
Ukrayna’da “terör eylemleri” ve sivil saldırılar tartışması
Programın dikkat çeken başlıklarından biri de savaş sırasında gerçekleşen ve sivil hedefleri de etkileyen saldırıların nasıl tanımlanması gerektiği oldu.
Karan, sivillere yönelik saldırıların kim tarafından gerçekleştirildiğine bakılmaksızın tartışılması gerektiğini savunurken, Batı’daki siyasi söylemin Ukrayna’nın gerçekleştirdiği bazı eylemleri “direniş” veya “misilleme” çerçevesinde değerlendirmesinin çifte standart tartışmasını beraberinde getirdiğini belirtti.
Bu noktada “kasıtlı politika” meselesi öne çıktı. Savaşta yalnızca tek tek saldırıların değil, siviller üzerinde baskı oluşturan ve karşı tarafın toplumsal dayanıklılığını kırmayı hedefleyen stratejilerin de değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.
Rus halkının tepkisi neden görünmüyor?
Çağlar Tekin’in program boyunca öne çıkardığı sorulardan biri de Rusya’daki toplumsal tepkinin Batı medyasında nasıl temsil edildiği oldu.
Karan, Rus toplumunun tamamını Kremlin yönetimiyle özdeşleştirmenin yanlış olduğunu belirterek, Rus halkının savaş karşısındaki tutumlarının farklılıklar taşıdığını ve bu çeşitliliğin Batı medyasında çoğu zaman yeterince görünür olmadığını söyledi.
Aynı şekilde Ukrayna toplumundaki farklı görüşlerin de savaşın resmi anlatısı içinde geri plana itilebildiği değerlendirmesi yapıldı.
Ortadoğu’da ikinci savaş hattı
Programın ikinci bölümünde tartışma Ukrayna’dan Ortadoğu’ya taşındı.
Çağlar Tekin, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırı hazırlıkları, Güney Lübnan’daki askeri hareketlilik ve bölgeye yönelik askeri yığınak üzerinden Ortadoğu’da yeni ve daha geniş bir savaş ihtimalini gündeme getirdi.
Colani ve HTŞ üzerinden Suriye’de oluşan yeni dengeler de bu başlıkla birlikte değerlendirildi. Suriye’nin kuzeyi ve güneyindeki gelişmelerin Lübnan, İsrail ve bölgedeki diğer aktörlerin hesaplarından bağımsız ele alınamayacağı belirtildi.
Karan, burada “bağlama çabası” olarak tanımladığı yaklaşımın önemine dikkat çekti. Bölgedeki farklı gelişmelerin tek tek ve birbirinden kopuk olaylar gibi sunulmasının, aslında birbirini tamamlayan siyasi ve askeri hamlelerin görülmesini zorlaştırdığı değerlendirmesi yapıldı.
Lübnan’a yönelik olası saldırı ve askeri yığınak
Tekin’in Lübnan’a ilişkin soruları, İsrail’in bölgede gerçekleştirdiği askeri yığınak ve yeni bir savaş ihtimaline odaklandı.
Lübnan’ın yalnızca İsrail-Hizbullah çatışmasının bir alanı olarak görülmemesi gerektiğini belirten Karan, Suriye, İran, Körfez ülkeleri ve ABD’nin bölgedeki hesaplarının da denkleme dahil edilmesi gerektiğini ifade etti.
Bu nedenle Lübnan’daki gelişmelerin Gazze ve Suriye’den ayrı okunamayacağı, bölgedeki askeri hareketliliğin daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın parçası olduğu değerlendirmesi yapıldı.
ABD’nin mühimmat krizi
Programda ABD’nin savaş kapasitesi ve mühimmat stokları da ele alındı.
Ukrayna savaşının ABD ve Avrupa ülkelerinin mühimmat rezervleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğu belirtilirken, aynı anda Ortadoğu’da yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasının Batı’nın askeri kapasitesini zorlayabileceği ifade edildi.
Karan, birden fazla cephede aynı anda savaş yürütmenin yalnızca ekonomik değil, üretim kapasitesi açısından da ciddi bir sorun yaratacağını savundu.
Bu noktada savaşın gerçek belirleyicilerinden birinin yalnızca ordular değil, üretici güçler olduğu vurgulandı. Bir ülkenin ne kadar silaha sahip olduğundan çok, uzun süreli bir savaşta ne kadar mühimmat, enerji, insan gücü ve ekonomik kaynak üretebildiğinin belirleyici hale geldiği belirtildi.
Mekke anlaşması: Suudi Arabistan, Mısır ve BAE aynı denklemde
Programda Mekke anlaşması da Ortadoğu’daki yeni güç dengeleri açısından ele alındı.
Çağlar Tekin, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile geliştirdiği savunma ilişkilerinin bölgesel dengeler üzerindeki etkisini sorgularken, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu yeni denklemdeki konumuna ilişkin değerlendirmeler istedi.
Ceyda Karan, Mekke’de ortaya çıkan siyasi ve güvenlik çerçevesinin yalnızca birkaç ülkenin ikili ilişkisi olarak görülmemesi gerektiğini belirtti. Suudi Arabistan’ın güvenlik politikası, İran’ın bölgesel gücü, Mısır’ın konumu, BAE’nin ekonomik ve askeri ağırlığı ve Türkiye’nin savunma kapasitesinin aynı tabloda değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Bu çerçevede Mekke anlaşması, Ortadoğu’da yeni bir bloklaşmanın kesinleşmiş hali olmaktan çok, değişen güç dengelerinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirildi.
Suudi Arabistan’ın Yemen politikası ve Babülmendep
Karan’ın değerlendirmesinde Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaş ve abluka politikalarının ülkeyi getirdiği durum da öne çıktı.
Yemen meselesinin yalnızca Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma olarak ele alınamayacağı, Kızıldeniz, Babülmendep ve küresel ticaret yolları açısından çok daha geniş sonuçlar doğurduğu belirtildi.
Suudi Arabistan’ın petrol gelirleri ve enerji güvenliği açısından Kızıldeniz hattının önemine dikkat çekilirken, Babülmendep’in küresel ticaret açısından stratejik niteliği vurgulandı.
Tekin’in soruları, Yemen savaşının Suudi Arabistan’ın askeri kapasitesinin yanı sıra ekonomik ve stratejik sınırlarını da ortaya çıkardığı noktaya taşındı.
Hürmüz Boğazı kapanırsa ne olur?
Programın en kritik sorularından biri Hürmüz Boğazı üzerinden geldi.
Çağlar Tekin, İran’ın Hürmüz’ü kapatması ihtimalinin yalnızca İran-Körfez ülkeleri ilişkilerini değil, dünya enerji piyasalarını ve Batı ekonomilerini nasıl etkileyeceğini sordu.
Karan, Hürmüz’ün küresel petrol ve enerji taşımacılığındaki merkezi konumuna dikkat çekerek, boğazın kapanmasının yalnızca bölgesel bir askeri hamle olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi.
İran’ın sahip olduğu coğrafi avantajın, bölgedeki enerji akışları üzerinde önemli bir baskı aracı oluşturduğu belirtildi. İran’ın askeri kapasitesinin yanında coğrafyanın sağladığı stratejik avantajın da hesaba katılması gerektiği vurgulandı.
İran’ın gücü ve “haklı savunma” tartışması
Karan, İran’ın askeri kapasitesinin yıllar boyunca uygulanan yaptırımlar ve kuşatma politikalarına rağmen tamamen ortadan kaldırılamadığını belirtti.
İran’ın füze kapasitesi, bölgesel müttefikleri, coğrafi konumu ve enerji yollarına yakınlığı birlikte değerlendirildiğinde, Tahran’ın bölgedeki güç dengelerinde hâlâ önemli bir aktör olduğu ifade edildi.
Programda İran’ın saldırılara karşı kendisini savunma hakkı da tartışıldı. Karan, İran’ın eylemlerinin her durumda otomatik olarak meşru kabul edilmesi gerektiğini savunmak yerine, saldırının başladığı koşulların ve devletlerin kendilerini savunma hakkının uluslararası siyaset bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Bu yaklaşımın, liberal çevrelerdeki “İran yalnızca bölgesel istikrarsızlığın kaynağıdır” şeklindeki basitleştirici bakıştan ayrıldığı vurgulandı.
“Liberallerin bakışı” ve savaşın tek taraflı anlatısı
Programda liberal çevrelerin Rusya, Ukrayna, İran ve Ortadoğu savaşlarına yaklaşımı da ayrıca tartışıldı.
Karan, insan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk söylemlerinin yalnızca belirli devletlere karşı kullanıldığı, aynı ilkelerin müttefik ülkelerin eylemleri söz konusu olduğunda geri plana itilebildiği eleştirisini dile getirdi.
Bu nedenle savaşların değerlendirilmesinde “kim bizim müttefikimiz?” sorusundan önce “ne yaptı?” sorusunun sorulması gerektiği ifade edildi.
Çağlar Tekin’in son sorusu: Savaşın merkezinde Türkiye nerede duruyor?
Programın son bölümünde Çağlar Tekin’in soruları, bütün bu başlıkları Türkiye açısından tek bir stratejik çerçevede birleştirdi.
Tekin, Ukrayna’dan Karadeniz’e, Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Hürmüz’e kadar genişleyen savaş ve kriz kuşağının Türkiye’yi doğrudan etkilediğini belirterek, Ankara’nın bu tablo içerisinde nasıl bir pozisyon alması gerektiğini sorguladı.
Türkiye’nin bir taraftan NATO üyesi olduğunu, diğer taraftan Rusya, İran, Arap ülkeleri ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini sürdürdüğünü hatırlatan Tekin, Ankara’nın giderek daha fazla savaş hattının merkezinde bulunduğunu vurguladı.
Bu soruya verilen değerlendirmede Türkiye’nin yalnızca “denge kuran ülke” olarak değil, kendi üretici gücü, askeri kapasitesi, enerji ihtiyacı, ticaret yolları ve jeopolitik konumuyla bağımsız bir aktör olarak hareket etmesinin önemine dikkat çekildi.
Karan’ın değerlendirmesinde Türkiye açısından temel meselenin, başka güçlerin savaş stratejilerine eklemlenmek yerine kendi çıkarlarını ve güvenliğini merkeze alan bir dış politika geliştirmek olduğu vurgulandı.
“Üretici güçler” savaşın kaderini belirliyor
Programın Ukrayna ve Ortadoğu başlıklarını birbirine bağlayan temel değerlendirmelerinden biri de üretim kapasitesi oldu.
Savaşların yalnızca cephedeki asker ve silah sayısıyla kazanılmadığını belirten Karan, mühimmat üretebilme, enerji sağlayabilme, ekonomik kaynak yaratabilme ve uzun süreli savaşın toplumsal maliyetini taşıyabilme kapasitesinin belirleyici olduğunu söyledi.
Bu açıdan Ukrayna savaşı ile Ortadoğu’daki yeni çatışma ihtimallerinin birbirinden bağımsız olmadığı, ABD ve Avrupa’nın aynı anda birden fazla savaş alanına kaynak aktarmasının kendi üretim ve mühimmat kapasitesi üzerinde baskı yaratabileceği değerlendirildi.
Türkiye açısından kritik eşik
Programda ortaya çıkan genel tablo, Türkiye’nin çevresindeki çatışmaların artık birbirinden bağımsız gelişmeler olarak okunamayacağı yönündeydi.
Karadeniz’de Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar, Ukrayna savaşının Türkiye’ye doğrudan yansıyan boyutunu; tahıl girişimi Ankara’nın diplomatik ağırlığını; Hakan Fidan’ın temasları Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesini; Mekke anlaşması ve Körfez ilişkileri ise Ortadoğu’daki yeni güvenlik arayışlarını ortaya koyuyor.
Diğer taraftan Lübnan’a yönelik olası yeni saldırı, Suriye’deki gelişmeler, Yemen ve Babülmendep hattı ile Hürmüz Boğazı’na ilişkin riskler, Türkiye’nin çevresindeki savaş kuşağının giderek genişlediğine işaret ediyor.
Çağlar Tekin’in program boyunca yönelttiği soruların ortak noktası da burada ortaya çıkıyor: Türkiye, çevresinde büyüyen savaşların yalnızca sonuçlarına tepki veren bir ülke mi olacak, yoksa kendi stratejik çıkarları doğrultusunda bağımsız bir politika geliştirebilecek mi?
Ceyda Karan’ın değerlendirmeleri ise bu sorunun yalnızca diplomasi üzerinden değil; askeri kapasite, üretici güçler, enerji yolları, medya politikaları, uluslararası hukuk ve bölgesel güç dengeleri birlikte değerlendirilerek yanıtlanması gerektiğine işaret ediyor.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Haber Merkezi
