Bu, çökmekte olan bir sistemin attığı son imdat çığlığı gibi görünüyor. Ya hep birlikte altında kalacağız — ki buna sandığımızdan çok daha yakınız — ya da bu düzenin bizi ezmesine izin vermeden, ayakta kalabilmek için gereken adımları atacağız.

Okullarda ciddi bir güvenlik zafiyeti olduğu yönünde güçlü bir tablo ortaya çıkmış durumda ve artık bunun tartışılacak bir tarafı kalmadığını düşünenlerin sayısı artıyor. Aksini savunanlar ise çoğu zaman bu gerçekliğin ağırlığını görmezden gelmeyi tercih ediyor. Bu sorun yüzeyde değil, köklerinde. Dolayısıyla çözüm de günü kurtaran önlemlerle değil, sistemin baştan aşağı yeniden ele alınmasıyla mümkün.

Peki bunca alarm neden çalıyor da karşılık bulmuyor? Çünkü uzun süredir yetkili konumda olanların bu tabloya yeterince müdahale etmediği yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş durumda. Görmezden gelmek, duymamak ve konuşmamak adeta bir refleks haline gelmiş gibi. Oysa açık olan şu: Bu sessizlik sürdükçe bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.

Öğretmenin itibarı zaman içinde ciddi şekilde zayıflatıldı. Sistem, çoğu durumda mücadele edenleri değil, uyum sağlayanları öne çıkaran bir yapıya dönüştü. ‘Dindar nesil’ söylemiyle yola çıkılırken ahlak kavramının içinin boşaldığı yönünde eleştiriler giderek artıyor; din, vicdanın değil, çoğu zaman görünürlüğün bir unsuru haline geliyor.

Disiplinsizlik çoğu durumda karşılıksız kalırken, saygı sınırlarının aşılması yeterince yaptırımla karşılaşmıyor. Öğrenciyi uyaran öğretmen zaman zaman hedef haline gelebiliyor; velilerin rolü genişlerken öğretmenin sınıf içindeki etkisi zayıflıyor. ‘Çocuğun psikolojisi’ yaklaşımı ise bazı durumlarda sorumluluk almamanın bir gerekçesine dönüşebiliyor.

Ve tüm bunlar yaşanırken, yetkili kurumların yeterince güçlü ve etkili adımlar atmadığı yönünde ciddi eleştiriler var. Bu durum birçok kişi tarafından bir ihmalin ötesinde, uzun yıllara yayılan bir yaklaşımın sonucu olarak değerlendiriliyor.

Ortada artık yalnızca tekil sorunlar değil; derinleşen ve yapısal hale gelen bir eğitim meselesi var. Ve bu sürecin sonuçlarını, eninde sonunda hepimiz yaşayacağız.

Şunu da açıkça söylemek gerekiyor: Çocuğunu dünyanın merkezine koyup her istediğini yapan, her yanlışını görmezden gelen, şiddeti bile ‘çocuktur yapar’ diyerek meşrulaştıran ebeveyn tutumları da bu tablonun bir parçası haline geliyor. Sınır koymayan, sorumluluk öğretmeyen, her talebi hak gibi sunan bu anlayış; empati ve sorumluluk duygusu zayıf bireylerin yetişmesine zemin hazırlayabiliyor.

Yaşananların boyutu derin, yaygın ve artık inkâr edilmesi zor bir noktada. Bu bir iki münferit olay değil; daha geniş bir çözülmenin işareti olarak değerlendiriliyor. Peki ders çıkarılacak mı? Açık konuşalım: Bu tablo karşısında hâlâ susuluyorsa, değişim iradesinin yeterince güçlü olmadığı yönünde bir algı oluşuyor.

Bir söz vardır: ‘Bir katilden daha cani insanlar gördüm; umudu öldürenleri.’
Biz çok şey gördük, çok şey dinledik ve hiçbirini unutmadık.
Şimdi mesele şu: Bu karanlığı mı hatırlayacağız, yoksa gerçekten bir şeyleri değiştirecek cesareti mi göstereceğiz?