Yeryüzü TV’de gazeteci Çağlar Tekin’in hazırlayıp sunduğu programda, ABD ile İran arasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ve Orta Doğu’daki değişen güç dengeleri değerlendirildi.
Programda konuşan Mehmet Akif Koç, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının birbirinden bağımsız, sınırlı saldırılar olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. Koç, ateşkes ve müzakere dönemlerinin savaşı tamamen sona erdirmediğini, diplomasi ile askerî operasyonların birbirini besleyen süreçlere dönüştüğünü ifade etti.
Çağlar Tekin ise programın açılışında, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının bir mutabakatla durduğunu, ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da bulunduğu sırada operasyonların yeniden başlatılması yönünde karar aldığını söyledi.
Tekin, yeni çatışma döneminde ABD’nin özellikle İran’ın güneyi, Hürmüz Boğazı çevresi, ulaştırma hatları ve altyapı tesisleri üzerinde yoğunlaştığını belirtirken, İran’ın da Körfez ülkelerindeki Amerikan askerî varlığına yönelik saldırılarla karşılık verdiğini aktardı.
“Çatışmalar dördüncü faza dönüştü”
Mehmet Akif Koç, İran’a yönelik saldırıları “fazlar modeli” üzerinden değerlendirdi. Koç, 2025 yılında başlayan ilk yoğun saldırı dönemini birinci faz, İran’daki kitlesel protestolar ve silahlı kalkışmaları ikinci faz, 28 Şubat’ta başlayarak yaklaşık 40 gün devam eden savaşı ise üçüncü faz olarak tanımladı.
Mevcut çatışmaların 8 Temmuz’da yeniden yoğunlaştığını ifade eden Koç, saldırıların süresi, kapsamı ve İran’ın verdiği karşılık nedeniyle yeni dönemin “dördüncü faz” olarak adlandırılması gerektiğini söyledi.
Sınırlı bir bombardımanın tek başına yeni bir savaş evresi sayılmayabileceğini belirten Koç, İran’ın bölgedeki Amerikan hedeflerine ve ABD’nin müttefiklerine yönelik karşılıklarının çatışmanın karşılıklı bir savaşa dönüştüğünü gösterdiğini savundu.
Koç, İran’ın Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Irak ve Katar’daki hedeflere yönelik ciddi saldırılar gerçekleştirdiğini ileri sürerek, “Burada yalnızca ABD’nin İran’ı bombaladığı tek taraflı bir operasyon yok. İran da sahip olduğu kapasiteyle karşılık veriyor. Bu nedenle savaşın işleyen, karşılıklı bir yapısı var” değerlendirmesinde bulundu.
Saldırılar İran’ın güneyinde yoğunlaştı
Koç, yeni savaş döneminin önceki aşamalardan farklı olarak İran’ın güney kıyılarına ve Hürmüz Boğazı çevresine odaklandığını belirtti.
ABD’nin İran’ın Hint Okyanusu’na ve Körfez’e açılan güney hattındaki limanları, askerî merkezleri, istihbarat noktalarını ve ulaşım altyapısını hedef aldığını söyleyen Koç, sivil yerleşimlerin de saldırılardan zarar gördüğünü ifade etti.
Koç, İran Sağlık Bakanlığının verilerine atıfta bulunarak mevcut saldırı döneminde yaklaşık 50 kişinin hayatını kaybettiğini, 500’e yakın kişinin ise yaralandığını aktardı.
Önceki savaş döneminde kayıpların çok daha yüksek olduğunu belirten Koç, buna rağmen mevcut saldırıların 11 günü aşması ve karşılıklı şekilde devam etmesinin yeni bir savaş fazından söz etmeyi mümkün kıldığını söyledi.
“Amaç Hürmüz çevresindeki İran varlığını geriletmek”
Koç’a göre ABD’nin mevcut operasyonlardaki temel hedeflerinden biri, İran’ın Hürmüz Boğazı çevresindeki askerî ve istihbarat kapasitesini zayıflatmak.
İran’ın güneyinde devlet otoritesini ve askerî kontrolü aşındırmaya yönelik bir stratejinin uygulandığını savunan Koç, bu bölgelerin olası sınırlı bir kara operasyonuna hazırlanmak istenebileceğini söyledi.
Koç, daha önce İran’ın Irak ve Türkiye sınırlarına yakın bölgelerinin yoğun bombardımana tutulduğunu hatırlatarak, bu saldırılarla sınır bölgelerinde yönetim boşluğu oluşturulmasının ve devlet dışı silahlı gruplara hareket alanı açılmasının amaçlanmış olabileceğini öne sürdü.
Ancak mevcut saldırıların ilk 11 günlük bölümünde bu hedefe ulaşıldığına dair belirgin bir işaret bulunmadığını ifade eden Koç, İran’ın güney bölgelerindeki askerî ve idari kapasitesinin büyük ölçüde ayakta kaldığını belirtti.
“ABD ve İsrail karşıtı yapılar tek tek tasfiye edildi”
Koç, İran’a yönelik saldırıların yalnızca güncel savaş koşulları üzerinden değil, Soğuk Savaş sonrasında Orta Doğu’da yaşanan dönüşümler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Soğuk Savaş’tan bu yana ABD ve İsrail’e karşı hareket eden çok sayıda devletin, liderin ve silahlı yapının etkisizleştirildiğini savunan Koç, Libya’da Muammer Kaddafi yönetiminin devrilmesini, Irak’ta Saddam Hüseyin’in iktidardan uzaklaştırılmasını ve Suriye’de Baas yönetiminin çökmesini örnek gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütünün Oslo Anlaşmaları sonrasında dönüşüme uğradığını, Hamas’ın 7 Ekim sonrasındaki savaşta önemli kayıplar verdiğini, Hizbullah’ın ise üst düzey yöneticilerine yönelik saldırılarla zayıflatıldığını belirten Koç; Yemen’de Ensarullah’a, Irak’ta Haşdi Şabi’ye ve Lübnan’da Hizbullah’a yönelik baskıların da aynı bölgesel stratejinin parçaları olduğunu savundu.
Koç, bu süreçlerin ardından bölgede ABD ve İsrail’in güvenlik politikalarına karşı durabilecek en önemli merkezî gücün İran olarak kaldığını ifade etti.
“Fazlar İran yönetimi değişene kadar sürebilir”
Mevcut savaşın dördüncü faz olduğunu yineleyen Koç, geçici ateşkeslerin ardından beşinci, altıncı ve daha sonraki çatışma dönemlerinin de ortaya çıkabileceğini söyledi.
Washington ve Tel Aviv’in İran’daki yönetimi değiştirme hedefinden vazgeçmediğini savunan Koç, bu amaç doğrultusunda saldırıların belirli aralıklarla yeniden başlatılabileceğini belirtti.
Koç, “Bu fazlar dört, beş, altı, yedi şeklinde devam edebilir. İran’daki yönetimi yıkabilirler ya da yıkamazlar, bu ayrı bir mesele. Ancak görünen o ki yönetimi değiştirme hedefinden vazgeçmeyecekler” dedi.
Müzakere ve savaş aynı anda ilerliyor
Koç, diplomatik müzakereler ile askerî operasyonların birbirinin alternatifi olmadığını, iki yöntemin aynı stratejinin farklı araçları olarak kullanıldığını söyledi.
Carl von Clausewitz’in savaş ile siyaset arasındaki ilişkiye dair yaklaşımına atıfta bulunan Koç, müzakere masasının kurulduğu dönemlerde dahi saldırıların başlayabildiğini belirtti.
Geçmişte Umman’daki görüşmeler sürerken savaşın başladığını hatırlatan Koç, Cenevre ve Viyana’da planlanan görüşmelerden hemen önce de askerî operasyonlara dönüldüğünü ifade etti.
“Masayla savaş alanı arasında çok kısa bir mesafe var” diyen Koç, “Bir anda müzakerelere dönülebiliyor, ardından yeniden bombardıman başlayabiliyor. Bunlar birbirini ortadan kaldıran değil, birbirini besleyen ve iç içe geçen süreçler” değerlendirmesini yaptı.
Olası kara harekâtı tartışması
Programda ABD’nin İran’a yönelik bir kara harekâtına hazırlanıp hazırlanmadığı da ele alındı.
Çağlar Tekin, saldırıların ağırlıklı olarak ülkenin güneyinde kalmasının, Hürmüz Boğazı çevresindeki kontrolü zayıflatmaya ve İran ekonomisini felce uğratmaya yönelik bir hazırlığın işareti olup olmadığını sordu.
Koç ise kapsamlı bir kara harekâtının askerî olarak mümkün olsa bile son derece yüksek maliyetli olacağını belirtti.
ABD’nin 2003 yılında Irak’ı yüz binlerce askerle işgal ettiğini hatırlatan Koç, İran’ın yüzölçümü, nüfusu, coğrafyası ve askerî kapasitesi bakımından Irak’la kıyaslanamayacağını söyledi.
Irak’ın büyük ölçüde düz bir araziye sahip olduğunu, İran’ın ise dağlık coğrafyası ve geniş yüzölçümü nedeniyle işgal kuvvetleri açısından çok daha zor bir ülke olduğunu ifade eden Koç, İran’ı kontrol edebilmek için en az 1,5 milyon askere ihtiyaç duyulabileceğini ileri sürdü.
“Saddam’ın ordusu yıllarca zayıflatılmıştı”
Koç, Irak ile İran arasındaki farklılıkların yalnızca coğrafyayla sınırlı olmadığını söyledi.
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın 1991 Körfez Savaşı’ndan 2003’e kadar yaptırımlar, uçuşa yasak bölgeler ve sürekli bombardımanlarla sistematik biçimde zayıflatıldığını belirten Koç, Bağdat yönetiminin ülkenin kuzeyinde ve güneyinde kontrolünü büyük ölçüde kaybettiğini hatırlattı.
Irak ordusunun ekonomik kriz, yaptırımlar ve komuta kademesindeki çözülmeler nedeniyle parçalandığını ifade eden Koç, bazı generallerin savaş öncesinde etkisizleştirilmesinin de ABD’nin kısa sürede Bağdat’a ulaşmasını kolaylaştırdığını söyledi.
Koç, İran’da ise düzenli ordunun yanı sıra Devrim Muhafızları, Besic güçleri ve geniş bir toplumsal mobilizasyon kapasitesi bulunduğunu belirterek, olası işgalin sert bir direnişle karşılaşacağını savundu.
“İran’da Afganistan’dan daha sert bir direniş çıkabilir”
İran’ın ideolojik ve toplumsal yapısının da işgali zorlaştıracağını belirten Koç, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne ve daha sonra ABD’ye karşı gelişen direniş hareketlerini örnek gösterdi.
Koç, İran’da merkezî yönetime muhalif kesimler bulunsa bile, yabancı işgaline karşı farklı toplumsal grupların ortak bir direniş geliştirebileceğini söyledi.
İran’ın balistik füze stokları, askerî altyapısı ve olası nükleer kapasitesinin de işgal kararının maliyetini artıracağını belirten Koç, Washington’un tüm bu riskleri göze alarak kapsamlı bir kara harekâtına girişmesini düşük ihtimal olarak değerlendirdi.
“İran işgalinin maliyeti onlarca trilyon doları bulabilir”
Irak Savaşı’nın ABD ekonomisine maliyetine ilişkin raporları hatırlatan Koç, bu savaşın doğrudan ve dolaylı toplam maliyetinin trilyonlarca dolara ulaştığını belirtti.
İran’a yönelik bir işgalin ise Irak’ın en az beş veya altı katı maliyete ulaşabileceğini savunan Koç, petrol akışının kesilmesi, Hürmüz Boğazı’nın kapanması, enerji fiyatlarının yükselmesi ve savaşın Irak, Yemen, Lübnan ve Körfez ülkelerine yayılmasının toplam faturayı daha da büyüteceğini söyledi.
Koç’a göre kapsamlı bir İran harekâtı 20 ila 30 trilyon dolarlık bir ekonomik yük oluşturabilir.
Böyle bir savaşta binlerce ABD ve müttefik askerinin hayatını kaybetme ihtimalinin de bulunduğunu söyleyen Koç, Washington’un “kâr ve maliyet hesabı” yaptığında doğrudan işgali tercih etmesinin rasyonel görünmediğini ifade etti.
“Yönetimi devirmek mümkün, sonrasını yönetmek çok daha zor”
Koç, ABD’nin İran yönetimini askerî güçle deviremeyeceğini söylemediğini özellikle vurguladı.
Yeterli sayıda asker, çok yüksek bütçe ve ağır kayıpların göze alınması halinde İran’daki yönetimin devrilebileceğini belirten Koç, asıl sorunun devrilmenin ardından ülkenin nasıl yönetileceği olduğunu söyledi.
Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından mezhep savaşlarının başladığını, El Kaide’nin Irak yapılanmasının güçlendiğini ve sonraki yıllarda IŞİD ile farklı silahlı örgütlerin ortaya çıktığını hatırlatan Koç, İran’da da benzer hatta daha kapsamlı bir parçalanma yaşanabileceğini savundu.
Koç, “Yönetimi devirdikten sonra ne yapacaksınız?” diye sorarak, İran’ın uzun süreli bir işgal altında tutulmasının ABD açısından sürdürülebilir olmayacağını belirtti.
Afganistan’da Taliban yönetiminin devrilmesinden 20 yıl sonra ABD’nin ülkeden çekildiğini ve Taliban’ın yeniden iktidara geldiğini hatırlatan Koç, benzer bir durumun İran’da da yaşanabileceğini söyledi.
Etnik ve mezhepsel çatışma riski
Koç, İran’daki merkezî yönetimin çökmesi halinde ülkenin farklı bölgelerinde etnik ve mezhepsel hareketlerin ortaya çıkabileceğini savundu.
Beluçistan’daki ayrılıkçı ve Selefi gruplar, Kürt bölgelerindeki farklı siyasi ve silahlı yapılar, Azerbaycan Türkleri, Türkmenler ve Arap nüfusun yaşadığı bölgelerde merkezkaç eğilimlerin güçlenebileceğini belirten Koç, bunun “Pandora’nın kutusunun açılması” anlamına geleceğini söyledi.
İran’ın Sünni nüfusunun önemli bölümünün ülkenin sınır ve çevre bölgelerinde yaşadığını belirten Koç, devlet otoritesinin zayıflaması durumunda IŞİD veya El Kaide benzeri örgütlerin Belucistan ve Kürt bölgelerinde zemin bulabileceğini ifade etti.
Koç, ABD ve müttefiklerinin böyle bir kaosu kontrol etmesinin son derece zor olacağını, bu nedenle düşük maliyetli ve daha uzun vadeli seçeneklere yönelmelerinin daha muhtemel olduğunu söyledi.
“İran işgali fiyat-performans operasyonu değil”
Koç, Washington’un mümkün olan en düşük maliyetle en somut sonucu elde etmeye çalışan “tüccar zihniyetiyle” hareket ettiğini savundu.
Bazı ülkelerde yönetimin kısa süreli bir operasyonla değiştirilebildiğini öne süren Koç, İran’ın bu tür düşük maliyetli müdahalelere uygun bir ülke olmadığını ifade etti.
İran işgalini “fiyat-performans operasyonu” olarak görmediğini belirten Koç, doğrudan kara harekâtı ihtimalini bu nedenle düşük bulduğunu söyledi.
Irak ve Suriye modeli İran’a uygulanabilir mi?
Koç, doğrudan işgal yerine İran’ın uzun yıllar boyunca sistematik biçimde zayıflatılabileceği iki ayrı tarihsel senaryoya dikkat çekti.
Bunlardan ilkinin 1991-2003 yılları arasındaki Irak modeli olduğunu belirten Koç, Saddam yönetiminin 12 yıl boyunca yaptırımlar, hava saldırıları, ekonomik kuşatma ve uçuşa yasak bölgelerle yıpratıldığını söyledi.
Irak yönetiminin yıllarca ayakta kalmasına rağmen 2003 yılında iki hafta içinde çöktüğünü hatırlatan Koç, ABD’nin İran için de benzer bir uzun süreli zayıflatma stratejisi uygulayabileceğini ifade etti.
İkinci örnek olarak ise 2011-2024 yılları arasındaki Suriye savaşını gösterdi.
“Suriye yönetimi 14 yıl yıpratıldı, sekiz günde çöktü”
Koç, Suriye’de Beşşar Esad yönetiminin savaşın ilk yıllarında birkaç kez devrilme noktasına geldiğini ancak Rusya, İran ve Hizbullah’ın müdahaleleri sayesinde ayakta kaldığını söyledi.
Rusya’nın 2015 yılında doğrudan müdahalesinin, İran ve Hizbullah’ın sahadaki desteğinin Şam yönetiminin çökmesini önlediğini belirten Koç, buna rağmen 14 yıllık savaşın devlet yapısını içeriden çürüttüğünü savundu.
2020 ve 2021 yıllarında bölge ülkelerinin Suriye yönetimiyle normalleşmeye başladığını, Türkiye’de de Şam’la ilişkilerin yeniden kurulup kurulmayacağının tartışıldığını hatırlatan Koç, uzun süre ayakta kalan sistemin daha sonra sekiz gün içinde çöktüğünü ifade etti.
Koç, Irak ve Suriye ile İran arasında çok sayıda farklılık bulunduğunu ancak Washington’un stratejik zihniyetinin bu iki örnekten hareket ettiğini söyledi.
“İran 10-12 yıl boyunca yıpratılabilir”
Koç’a göre ABD, İran’a yönelik yaptırımları, sınırlı bombardımanları, suikastları ve düşük yoğunluklu çatışmaları uzun yıllar boyunca sürdürebilir.
Ekonomik yaptırımların ağırlaştırılması, başkent ve büyük kentlerin belirli aralıklarla bombalanması, üst düzey yöneticilerin hedef alınması, kitlesel protestoların teşvik edilmesi ve çevre bölgelerdeki etnik-mezhepsel hareketlerin desteklenmesi halinde İran devletinin zaman içinde zayıflayabileceğini savundu.
Koç, bu stratejinin 2025 Haziran’ından itibaren 10 veya 12 yıl boyunca sürdürülebilmesi halinde İran’daki yönetimin Irak ve Suriye örneklerine benzer biçimde çözülebileceğini söyledi.
Ancak 2026 yılının temmuz ayı itibarıyla İran’ın kısa sürede çökeceğini gösteren yeterli somut veri bulunmadığını da vurguladı.
Koç, “Şu an elimizde İran yönetiminin yakın zamanda çökeceğini gösterecek yeterli kanıt yok. Burada kısa, orta ve uzun vadeyi birbirinden ayırmak gerekiyor” dedi.
Hürmüz’ü devre dışı bırakacak enerji koridorları
Programda, İran’a yönelik stratejinin enerji koridorlarıyla bağlantısı da tartışıldı.
Çağlar Tekin, Irak petrolünü doğrudan Akdeniz’e ulaştıracak hatların ve Suriye’yi etkisiz bir geçiş alanına dönüştürecek projelerin bölgesel planın göstergesi olup olmadığını sordu.
Koç, ABD ve müttefiklerinin enerji naklinde Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltacak çok sayıda alternatif üzerinde çalıştığını söyledi.
Irak’taki mevcut petrol hatlarının kapasitesinin artırılmasının planlandığını belirten Koç; Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden başlayarak Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşacak yeni enerji koridorlarının gündemde olduğunu ifade etti.
Hazar bölgesinden Doğu Akdeniz’e inecek hatlar üzerinde de çalışıldığını söyleyen Koç, Irak’ın son dönemde Amerikan şirketleriyle enerji alanında yoğun işbirliğine girdiğini belirtti.
“Devlet dışı aktörler enerji koridorlarının önündeki engel görülüyor”
Koç, planlanan enerji koridorlarının güvenliği için Doğu Akdeniz ile İran arasında bağımsız hareket eden silahlı yapıların tasfiye edilmek istendiğini savundu.
PKK, YPG, Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi ve Ensarullah’a yönelik baskıların arkasında ortak bir motivasyon bulunduğunu belirten Koç, bu aktörlerin enerji ve güvenlik mimarisi açısından kontrol dışı güçler olarak görüldüğünü söyledi.
PKK’nın silahsızlandırılması ve YPG’nin Suriye’de Şam yönetimine entegre edilmesi tartışmalarının bir anda ortaya çıkmadığını ifade eden Koç, bu gelişmelerin daha geniş bir bölgesel planın parçaları olduğunu öne sürdü.
Koç, ABD’nin yanı sıra bölgedeki otoriter yönetimlerin de bağımsız devlet dışı silahlı aktörleri ortadan kaldırmak istediğini belirtti.
“Boru hatları İran tehdidini tek başına ortadan kaldırmaz”
Koç, alternatif enerji koridorlarının Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltabileceğini ancak İran’ın askerî kapasitesinin yarattığı tehdidi tamamen ortadan kaldıramayacağını söyledi.
İran’ın binlerce balistik füzeye sahip olduğunu belirten Koç, uzun mesafeli petrol ve doğal gaz boru hatlarının sabotajlara ve füze saldırılarına açık olduğunu ifade etti.
İran’ın 1500 ila 2 bin kilometre menzilli füzelerle bölgedeki enerji altyapısını hedef alabileceğini söyleyen Koç, yalnızca yeni boru hatları inşa ederek güvenlik sorununun çözülemeyeceğini savundu.
Bu nedenle Washington’un İran’daki mevcut yönetimi bölgesel enerji ve güvenlik planının önündeki temel engel olarak gördüğünü ileri sürdü.
Rusya ve Çin’in tutumu
Koç, ABD’nin bölgesel düzenlemelerine karşı Rusya ve Çin’in etkili bir itiraz geliştiremediğini savundu.
İran’ın yaklaşık bir yıldır yoğun saldırılara rağmen ayakta kalmaya çalıştığını belirten Koç, Moskova ve Pekin’in ise bölgedeki yeniden yapılanmaya karşı güçlü bir ses çıkarmadığını söyledi.
İran’ın da etkisizleştirilmesi halinde ABD ve İsrail’in bölgesel planının önünde önemli bir engel kalmayacağını ileri süren Koç, bunun yalnızca İran’ı değil bütün Orta Doğu’yu etkileyecek bir dönüşüm anlamına geleceğini belirtti.
Türkiye ve İsrail arasında sıcak çatışma ihtimali
Programda Türkiye’nin bölgesel plan içindeki konumu da tartışıldı.
Koç, Türkiye ile İsrail arasında gelecekte sıcak bir çatışma yaşanabileceğini öngördüğünü ancak bunun İran’a karşı yürütülen makro plan çerçevesinde ortaya çıkmayacağını söyledi.
Türkiye’nin temel bölgesel plana bütünüyle karşı çıkmadığını savunan Koç, Ankara’nın asıl itirazının Suriye’deki nüfuz paylaşımı ve İsrail’in operasyonlarının ne kadar kuzeye çıkacağı konusunda olduğunu belirtti.
Koç’a göre Türkiye, Suriye’nin kendi kontrol alanında kalmasını, İsrail’in güney bölgelerdeki varlığını daha fazla kuzeye taşımamasını ve Humus ile Hama çevresine kadar ilerlememesini istiyor.
Ankara’nın ABD ve İsrail’in İran’a karşı oluşturduğu genel güvenlik ve enerji planına temelden karşı çıkmadığını savunan Koç, Türkiye’nin karşı çıkması halinde sürecin bu kadar ilerleyemeyeceğini söyledi.
Suriye politikasında AKP’nin rolü tartışması
Çağlar Tekin, Suriye yönetiminin çökertilmesi sürecinde AKP iktidarının ABD ve İsrail tarafından kullanıldığını savundu.
Tekin, Beşşar Esad yönetimi devrildiğinde Suriye’de egemenliğin kimde kalacağının öngörülmesi gerektiğini belirterek, ortaya çıkan yeni düzende İsrail’in belirleyici, Türkiye’nin ise alt yüklenici konumuna sürüklendiğini ifade etti.
Koç ise Türkiye ile İsrail’in Suriye’de bütün başlıklarda aynı yönde hareket ettiği görüşüne bütünüyle katılmadığını söyledi.
Türkiye’nin Beşşar Esad yönetimini yalnızca İsrail’in önünü açmak amacıyla devirmeye çalıştığı tezini ikna edici bulmadığını belirten Koç, Ankara’nın Suriye’ye ilişkin bağımsız tarihsel ve jeopolitik hedefleri olduğunu savundu.
“Türkiye, İsrail ve ABD olmasa da Suriye’de kendisine yakın yönetim isterdi”
Koç, İsrail’in hiç var olmadığı ve ABD’nin Orta Doğu’ya müdahale etmediği varsayımsal bir durumda dahi Türkiye’nin Suriye’de kendisine yakın grupların iktidara gelmesini isteyeceğini söyledi.
Suriye’nin 1963’teki Baas darbesine kadar büyük ölçüde Halep, Hama, Humus ve Şam’daki Sünni Arap burjuvazisi tarafından yönetildiğini belirten Koç, Baas yönetimiyle birlikte farklı toplumsal ve mezhepsel grupların iktidara geldiğini ifade etti.
Türkiye’nin tarihsel olarak Suriye’de kendisine yakın Sünni Arap siyasi çevrelerin etkili olmasını tercih ettiğini savunan Koç, bu yaklaşımın yalnızca İsrail ve ABD’nin planlarıyla açıklanamayacağını söyledi.
Ancak ABD ve İsrail’in müdahalelerinin Türkiye’nin bu politikasını hızlandıran ve daha sert yöntemlere yönelten bir unsur olduğunu kabul etti.
“Türkiye İsrail’in elini bükebileceğini düşündü”
Koç, Ankara’nın Suriye’de İsrail ile bütünüyle aynı hedefleri paylaşmadığını, Türkiye’nin sahadaki nüfuzunu kullanarak İsrail’in hareket alanını sınırlayabileceğini düşündüğünü söyledi.
Türkiye’nin ABD’yi kendi tezlerine ikna edebileceği ve Suriye’deki yeni düzeni kontrol edebileceği varsayımıyla hareket ettiğini savunan Koç, sahadaki gelişmelerin bu beklentilerin tamamını karşılamadığını belirtti.
Koç, Türkiye ile İsrail’in zaman zaman aynı aktörlere karşı hareket etmesinin iki ülkenin bütün bölgesel hedeflerde ortak olduğu anlamına gelmediğini, Suriye’nin geleceği ve nüfuz alanları konusunda ciddi çıkar çatışmalarının bulunduğunu ifade etti.
“İran dosyası uzun vadeli bir bölgesel yeniden yapılanmanın parçası”
Programdaki değerlendirmelerde, İran’a yönelik saldırıların yalnızca nükleer program, füze kapasitesi ya da güncel askerî gelişmelerle sınırlı olmadığı görüşü öne çıktı.
Koç, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, balistik füze kapasitesi, bölgedeki müttefikleri ve enerji koridorlarını tehdit edebilme gücü nedeniyle ABD ve İsrail’in oluşturmak istediği yeni güvenlik mimarisinin önündeki temel engellerden biri olduğunu savundu.
Doğrudan işgalin yüksek maliyetli ve kontrol edilemez sonuçlar doğurabilecek bir seçenek olduğunu belirten Koç, daha olası senaryonun İran’ın uzun yıllara yayılan yaptırımlar, bombardımanlar, suikastlar, düşük yoğunluklu savaşlar ve iç karışıklıklarla yıpratılması olduğunu söyledi.
Koç’a göre kısa süreli ateşkesler yapılsa ve müzakere masası yeniden kurulsa bile çatışmanın yeni fazlarla devam etme ihtimali yüksek.
Programın tamamını izlemek için tıklayın
Kaynak:Haber Merkezi
