Latin Amerika’nın tarihini yalnızca darbeler, devrimler, gerilla hareketleri, bağımsızlık savaşları ve devlet başkanları üzerinden okumak eksik bir tarih anlatısıdır. Kıtanın gerçek politik biyografisinin önemli bir bölümü; isimleri resmî tarihten silinen, mücadeleleri erkek kahramanların gölgesinde bırakılan kadınlar tarafından yazıldı.

Bu tarih, birbirini izleyen düzenli “dalgalar”dan çok, farklı coğrafyalarda doğan ve zamanla birbirine karışan akıntılara benziyor. Yerli kadınların sömürgeciliğe karşı direnişi, siyah kadınların kölelik karşıtı mücadelesi, işçi kadınların sınıf kavgası, kadınların eğitim ve oy hakkı arayışı, devrimci örgütlerdeki deneyimleri, kayıplar için yürütülen insan hakları mücadelesi ve günümüzün kitlesel feminist isyanları aynı tarihsel yatağın farklı kollarını oluşturuyor.

Bu nedenle Latin Amerika feminizmi, Avrupa ya da ABD’de gelişmiş bir düşüncenin bölgeye aktarılmış kopyası olarak ele alınamaz. Kadın hareketinin karakterini belirleyen temel unsur; sömürgecilik, sınıfsal sömürü, ırkçılık ve patriyarkanın birbirinden ayrılamayacak biçimde iç içe geçmesidir.

Sömürge düzeni kadınların bedenini ve emeğini hedef aldı

İspanyol ve Portekiz sömürgeciliği, Latin Amerika’da yalnızca toprakları ve doğal kaynakları yağmalamadı. Yerli halkların toplumsal ilişkilerine, inançlarına, üretim biçimlerine ve cinsiyet düzenlerine de müdahale etti.

Avrupa doğumlu beyazların en üstte; Amerika kıtasında doğmuş beyazların ve melezlerin ara basamaklarda; yerlilerin, siyahların ve farklı etnik toplulukların ise en altta bulunduğu hiyerarşik bir düzen kuruldu. Bu ırksal sınıflandırma, ekonomik sömürüyle birleşirken kadınlar hem emekleri hem bedenleri hem de yeniden üretim üzerindeki rolleri üzerinden özel bir baskıya maruz bırakıldı.

Katolik Kilisesi, sömürgeci yönetimlerin en güçlü ideolojik dayanaklarından biri oldu. Yerli halkların Hıristiyanlaştırılması, mülksüzleştirilmesi ve sömürge ekonomisine bağlanması aynı sürecin parçalarıydı. Kilise tarafından güçlendirilen machismo, erkekliği tahakküm, saldırganlık ve üstünlükle özdeşleştirirken; marianismo kadınlara sessiz, itaatkâr, fedakâr eş ve anne modelini dayattı.

Yerli kadınların doğayla, şifacılıkla ve kadim inançlarla kurdukları bağ da sömürgeci saldırının hedefindeydi. And bölgesinde doğayı temsil eden Pachamama kültünün yerine Meryem Ana merkezli bir kadınlık anlayışının yerleştirilmeye çalışılması, yalnızca dinî değil, siyasal bir müdahaleydi. Kadınları toplumsal ve kültürel özneler olmaktan çıkarıp aile içine hapsetmek, sömürge düzeninin yeniden üretimini güvence altına almanın araçlarından biri haline geldi.

Dolayısıyla Latin Amerika’da kadınların özgürleşme mücadelesi, başından itibaren hem patriyarkadan hem de sömürgecilikten kurtuluş sorunuyla karşı karşıya kaldı.

İlk itirazlar edebiyattan yükseldi

Kadınların sesinin kamusal alandan dışlandığı 17. ve 18. yüzyıllarda edebiyat, erkek egemenliğine karşı söz söylemenin başlıca araçlarından biri oldu.

Meksikalı rahibe ve şair Juana Inés de la Cruz, kadınların eğitim hakkını savunan öncü isimler arasında yer aldı. Eğitim alabilmek için manastıra kapanan Sor Juana, eserlerinde kadınları aşağılayan ve kendi ikiyüzlülüklerini kadınlara yükleyen erkeklere meydan okudu. Onun önemi yalnızca kaleme aldığı şiirlerde değil, kadınların kamusal biçimde konuşabilmesi için açtığı alanda yatıyordu.

Portekizce roman yazan ilk Brezilyalı kadınlardan Teresa Margarida da Silva e Orta da 1752’de yayımlanan Diófanes’in Maceraları adlı eserinde kadınların zekâsını, direncini ve karar alma gücünü öne çıkardı.

Bu edebî damar sonraki dönemlerde de devam etti. Kadın hareketlerinin baskı altında kaldığı yıllarda şiirler, romanlar, gazeteler ve öyküler kadınların itirazlarını taşıyan birer yeraltı nehri işlevi gördü.

Yerli kadınların sömürge karşıtı ayaklanmaları

Latin Amerika’daki kadın mücadelesinin kaynakları yalnızca yazılı kültür üreten beyaz kadınlarla sınırlı değildi. Yerli ve siyah kadınların sözlü gelenek yoluyla aktarılan sömürge karşıtı hafızası, bölgenin feminist birikiminin temel parçalarından birini oluşturdu.

Peru’da Micaela Bastidas Puyucahua, 18. yüzyılın sonlarında Túpac Amaru II ile birlikte İspanyol sömürgeciliğine karşı ayaklanmanın örgütleyicilerinden oldu. Bolivya’da Bartolina Sisa, Túpac Katari ile birlikte sömürge yönetimine karşı direnişe önderlik etti. Sisa yalnızca bir isyancı değil; askerî, ekonomik ve lojistik kararlar alan bir hareket lideriydi.

Honduras ve Belize’de yaşayan Garífuna halkının sözlü kültüründe varlığını sürdüren siyah kadın lider Baraúnda ise sömürgeciliğe ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin simgelerinden biri haline geldi.

Bu kadınlar çoğu zaman erkek önderlerin “eşi” olarak kayda geçirildi. Oysa sömürgecilik karşıtı ayaklanmaların örgütlenmesinde, haberleşme ağlarının kurulmasında, lojistiğin sağlanmasında ve halkın seferber edilmesinde doğrudan rol oynadılar.

Bağımsızlık savaşları kadınları kahramanlaştırdı, sonra görünmezleştirdi

  1. yüzyıldaki bağımsızlık savaşlarında da kadınlar aktif biçimde yer aldı. Ekvadorlu Manuela Sáenz ile Meksikalı Leona Vicario, bağımsızlık mücadelelerinin en önemli figürleri arasındaydı.

Ancak ulus devletlerin kuruluş süreci, bu kadınların siyasal düşüncelerini geri plana itti. Sáenz, Simón Bolívar’la ilişkisi üzerinden “kurtarıcının kurtarıcısı”; Vicario ise politikacı kocasının “sadık eşi” olarak anlatıldı. Kadınların bağımsız siyasal özneliği, erkek kahramanların çevresinde kurulan melodramatik anlatılar içinde eritildi.

Bağımsızlık savaşları sömürge yönetimlerini sona erdirmiş olsa da kadınların ikincil konumunu ortadan kaldırmadı. Yeni cumhuriyetler, çoğu zaman eski sömürge düzeninin sınıfsal, ırksal ve cinsiyetçi hiyerarşilerini başka biçimlerde sürdürdü.

“Proleterin proleteri”: Kadın ve sınıf mücadelesinin kesişimi

Fransız bir anne ile Perulu bir babanın kızı olan Flora Tristán, 19. yüzyılda kadınların kurtuluşu ile işçi sınıfının kurtuluşu arasında doğrudan bağ kuran en önemli isimlerden biri oldu.

Tristán, Peru yolculuğu sırasında yerli kadınların yaşamını gözlemledi; kadınları kapsayan uluslararası bir dayanışma ağı kurulmasını savundu. İşçi sınıfının kendi kurtuluşunun öznesi olması gerektiğini ileri sürerken, erkek işçinin de ev içinde eşini ezebildiğine dikkat çekti.

Kadını “proleterin proleteri” olarak tanımlayan bu yaklaşım, sınıfsal sömürünün ortadan kalkmasının kadınların kendiliğinden özgürleşmesi anlamına gelmeyeceğini gösteriyordu. Latin Amerika kadın hareketi ilerleyen yıllarda aynı sorunla yeniden karşılaşacaktı: Devrimci örgütler toplumsal eşitliği savunurken kendi içlerindeki erkek egemenliğini ne ölçüde sorguluyordu?

Eğitim, basın ve örgütlenme dönemi

  1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadınların mücadelesinde üç talep öne çıktı: Eğitim, çalışma ve oy hakkı.

Arjantinli yazar ve gazeteci Juana Paula Manso, Brezilya’da 1852-1854 yılları arasında yayımlanan O Jornal das Senhoras ile Latin Amerika’nın ilk feminist gazetecilik deneyimlerinden birini yarattı. Manso’ya göre kadınların maruz kaldıkları eşitsizliği kavrayabilmeleri ve kendilerine ait toplumsal bir alan açabilmeleri için eğitim zorunluydu.

Meksika’da Cristina Farfán ve Rita Cetina Gutiérrez, 1870’te Yucatán’da yoksul kız çocuklarına laik eğitim veren La Siempreviva’yı kurdu. Aynı adı taşıyan dergi, feminist gazeteciliğin gelişmesinde önemli rol oynadı.

1910’da Arjantin’de düzenlenen Uluslararası Feminist Kongre, bölgedeki kadın örgütlerini bir araya getiren tarihsel eşiklerden biri oldu. Meksika Devrimi sırasında anarşist ve feminist gazeteci Juana Gutiérrez de Mendoza, Porfirio Díaz diktatörlüğüne karşı mücadele ederken kadınların devrim içinde kendi programlarını oluşturmaları gerektiğini savundu.

1916’da Yucatán’ın Mérida kentinde Meksika’nın ilk feminist kongresi düzenlendi. 1923’te sosyalist bir partiden üç kadın eyalet meclisine seçildi. Kadınların eğitim ve siyasal temsil mücadelesi, devrimci dönüşüm tartışmalarının içine yerleşmeye başladı.

Oy hakkı geldi, eşitlik gelmedi

Latin Amerika ülkelerinde kadınların oy hakkı farklı tarihlerde tanındı. Ekvador 1929’da kadınlara oy hakkı veren ilk Latin Amerika ülkelerinden biri olurken; Brezilya ve Uruguay 1930’larda bu yönde adımlar attı. Arjantin ve Venezuela 1947’de, Şili 1949’da, Bolivya 1952’de, Meksika 1953’te, Honduras, Nikaragua ve Peru 1955’te, Kolombiya 1957’de, Paraguay ise 1961’de kadınların oy hakkını kabul etti.

Ancak sandık hakkının kazanılması, kadınların siyasal ve toplumsal eşitliğini kendiliğinden sağlamadı. Mülkiyet ilişkileri, ev içi emek, eğitim, istihdam, şiddet ve beden üzerindeki denetim değişmeden kaldı. Kadınlar yurttaş olarak tanınırken, aile ve toplum içinde erkek otoritesine tabi kabul edilmeye devam etti.

Devrimler kadınları seferber etti, erkek egemenliğini ortadan kaldırmadı

1950’lerden itibaren Küba, Nikaragua, El Salvador, Şili ve başka ülkelerde yükselen devrimci hareketler kadınların geniş ölçekte siyasallaşmasına zemin hazırladı. Kadınlar gerilla örgütlerinde savaşçı, haberci, sağlıkçı, lojistik sorumlusu ve siyasal kadro olarak görev aldı.

Bununla birlikte anti-emperyalist ya da sosyalist bir programın kadınları otomatik biçimde özgürleştirmediği kısa sürede görüldü. Kadınlardan devrim için mücadele etmeleri istenirken örgüt içindeki cinsiyetçi iş bölümü, erkek liderliği ve kadınların bakım emeği çoğu zaman sorgulanmadı.

Bu deneyim, Latin Amerika feminizminin önemli tartışmalarından birini doğurdu. Bir kesim kadınların sol partiler ve devrimci hareketler içinde örgütlenerek güçlenmesini savunurken, başka bir kesim erkek egemen yapılardan bağımsız ve özerk bir feminist hareket kurulması gerektiğini ileri sürdü.

Daha sonra “politikler” ve “özerk feministler” olarak belirginleşen bu ayrım, bölge kadın hareketinin uzun süreli tartışma başlıklarından biri oldu.

Askerî diktatörlüklere karşı kadınların direnişi

1960’lardan 1980’lere uzanan askerî diktatörlükler dönemi, Latin Amerika kadın hareketinin gelişiminde belirleyici bir kırılma yarattı. ABD destekli antikomünist rejimler; işkence, zorla kaybetme, yasadışı infaz ve kitlesel tutuklamalarla toplumsal muhalefeti bastırmaya çalıştı.

Kadınlar bu koşullarda yalnızca mağdur ya da tutuklu yakınları olarak değil, demokratik mücadelenin örgütleyicileri olarak öne çıktı.

Arjantin’de Plaza de Mayo Anneleri, kaybedilen çocuklarının hesabını sormak için 1977’de askerî rejimin karşısına çıktı. Beyaz başörtüleri, hem kayıpların hafızasının hem de devlet terörüne meydan okumanın simgesine dönüştü. Rejimin kadınlara yüklediği “anne” kimliği, kadınların kamusal alana çıkmasını engellemek için kullanılırken anneler bu kimliği tersine çevirdi ve diktatörlüğü uluslararası alanda teşhir eden politik bir güce dönüştürdü.

Şili’de Pinochet diktatörlüğü döneminde “Arpilleristas” olarak tanınan kadınlar, kayıpları, işkenceyi ve yoksulluğu kumaş parçalarına işledi. Sansürün duvarını el emeğiyle aşan bu kadınların ürettiği arpillera’lar, diktatörlüğün suçlarını dünyaya taşıdı.

Şilili feministlerin “Ülkede demokrasi, evde demokrasi” sloganı, mücadelenin sınırlarını açık biçimde ortaya koyuyordu: Yalnızca askerî rejimin sona ermesi yeterli değildi; aile içindeki erkek egemenliği ve neoliberal sömürü düzeni de sorgulanmalıydı.

Encuentros: Farklılıkları bastırmadan ortak mücadele

1981’de Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da düzenlenen ilk Latin Amerika ve Karayip Feminist Karşılaşması, bölgesel kadın hareketinin tarihinde yeni bir dönem başlattı. “Encuentros” adı verilen bu buluşmalar, farklı ülkelerden ve toplumsal kesimlerden feministleri bir araya getirdi.

Karşılaşmalar, tek merkezli bir örgütlenme modeli kurmak yerine tartışmaya, çatışmaya ve farklılıkların görünür kalmasına alan açtı. Siyah, yerli, işçi, köylü, lezbiyen, sosyalist, özerk ve kurumsal feministlerin deneyimleri ortak bir bölgesel hafızanın oluşmasını sağladı.

Bu buluşmalar, feminist hareketin hem devlet kurumlarıyla ilişki kuran hem de sokakta özerkliğini koruyan çok katmanlı bir yapı geliştirmesine katkıda bulundu. Ancak 1990’larda neoliberal dönüşümle birlikte kadın hareketinin bir bölümünün sivil toplum kuruluşlarına ve devlet kurumlarına çekilmesi, sınıfsal ayrımları derinleştirdi. Profesyonelleşen feminist siyaset ile tabandaki kadın örgütleri arasındaki mesafe büyüdü.

Buna rağmen encuentros geleneği, bölge ülkeleri arasında dayanışma ve ortak eylem ağlarının kurulmasını sağladı. Kürtaj hakkından kadına yönelik şiddete kadar birçok talebin ulusal sınırları aşmasında bu birikim belirleyici oldu.

“Bir kadın daha eksilmeyeceğiz”

3 Haziran 2015’te Arjantin’de yükselen Ni Una Menos – Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz hareketi, kadın cinayetlerine karşı bir tepki olarak doğdu. Ancak kısa sürede yalnızca erkek şiddetini değil, bu şiddeti üreten ekonomik ve siyasal düzeni hedef alan kitlesel bir harekete dönüştü.

Ni Una Menos; kadın cinayetleriyle yoksulluk, güvencesiz çalışma, dış borç, devlet şiddeti, göçmen karşıtlığı ve kürtaj yasağı arasındaki ilişkileri görünür kıldı. Böylece kadına yönelik şiddet, bireysel suçlardan ibaret görülmekten çıkarılarak toplumsal adalet ve rejim sorunu olarak ele alındı.

Arjantin’den yükselen slogan kısa zamanda Şili, Meksika, Peru, Kolombiya ve diğer Latin Amerika ülkelerine yayıldı. Kadın grevleri, sokak gösterileri ve meydan işgalleri, bölgesel ölçekte yeni bir feminist seferberlik yarattı.

Beyaz başörtüsünden yeşil bandanaya

Ni Una Menos’un açtığı politik alan, kürtaj hakkı için mücadele eden Marea Verde – Yeşil Dalga hareketini büyüttü. Kadınların taşıdığı yeşil bandanalar, Plaza de Mayo Anneleri’nin beyaz başörtülerinden ilham alıyordu. Böylece diktatörlük döneminin kayıplar mücadelesiyle kadınların bedenleri üzerindeki devlet ve kilise denetimine karşı mücadele arasında sembolik bir bağ kuruldu.

Küba’da kürtaj 1965’te kadınların isteğine bağlı ve ücretsiz bir sağlık hizmeti haline getirilmişti. Uruguay 2012’de, Arjantin 2020’de kürtajı yasallaştırdı. Meksika Yüksek Mahkemesi 2021’de kürtajın cezalandırılmasını anayasaya aykırı buldu. Kolombiya’da ise 2022’de kürtaj hakkı konusunda tarihsel bir karar alındı.

Yeşil Dalga’nın başarısı, kürtaj meselesini yalnızca bireysel tercih üzerinden değil; sınıfsal eşitsizlik, halk sağlığı ve kadınların kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olma hakkı üzerinden kurmasından kaynaklandı. Parası olanların güvenli sağlık hizmetine ulaşabildiği, yoksul kadınların ise güvensiz kürtajlar nedeniyle yaşamını yitirdiği koşullarda kürtaj yasağının bir sınıf meselesi olduğu ortaya konuldu.

Şili’den Kolombiya’ya feminist isyan

2018’de Şili’de öğrencilerin üniversitelerdeki cinsel şiddet ve ayrımcılığa karşı başlattığı işgaller, ülke tarihinin en büyük feminist seferberliklerinden birine dönüştü. Feministler, sağcı Sebastián Piñera hükümetinin kadın hareketini etkisizleştirmek amacıyla gündeme getirdiği sınırlı reformlara “Piñera feminist değildir” diyerek karşı çıktı.

Bu birikim, 2019’da ulaşım zamlarıyla başlayıp Pinochet döneminden kalan neoliberal düzene yönelen halk isyanının toplumsal zeminlerinden birini oluşturdu. Feminist kolektif Las Tesis’in “Yolundaki tecavüzcü” performansı, devlet şiddetiyle erkek şiddeti arasındaki bağı kurarak bütün dünyaya yayıldı.

Kolombiya’da ise kadınlar ve LGBTİ+ hareketleri, FARC ile devlet arasında yürütülen barış sürecine toplumsal cinsiyet perspektifinin dâhil edilmesini sağladı. 2019’dan itibaren yükselen protestolarda neoliberal reformlara, paramiliter şiddete ve barış anlaşmasının uygulanmamasına karşı ön saflarda yer aldılar.

Afro-Kolombiyalı çevre ve kadın hakları savunucusu Francia Márquez’in 2022’de başkan yardımcılığına seçilmesi, ülkenin dışlanan siyah, yerli, yoksul ve kadın nüfusunun siyasal görünürlüğü bakımından tarihsel bir eşik oldu.

Yeni sağın hedefinde yine kadınlar var

Latin Amerika’da kadın hareketinin yükselişi, sağcı ve otoriter güçlerin saldırılarını da yoğunlaştırdı. Jair Bolsonaro’nun temsil ettiği yeni sağ; aile, din, ulus ve düzen söylemleri üzerinden kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarını hedef aldı.

Kadınların kürtaj, eşitlik ve özgürlük talepleri “toplumsal cinsiyet ideolojisi” adı verilen bir komplo söylemiyle şeytanlaştırıldı. Katolik muhafazakârlığın yanı sıra giderek güçlenen Evanjelik hareketler de bu karşı saldırının toplumsal dayanaklarından biri haline geldi.

Brezilyalı siyah, sosyalist ve lezbiyen siyasetçi Marielle Franco’nun 2018’de öldürülmesi, kadınları ve dışlanan toplulukları hedef alan siyasal şiddetin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Franco’nun ardından yükselen “Marielle, presente!” sloganı, onun temsil ettiği eşitlik mücadelesini kıtanın ortak hafızasına taşıdı.

Kadınların devrimine doğru

Latin Amerika kadın hareketinin tarihsel deneyimi, anti-emperyalist ya da sınıfsal mücadelenin kadınları kendiliğinden özgürleştirmediğini ortaya koyuyor. Aynı biçimde kadınların kamusal görevlere seçilmesi ya da devlet içinde toplumsal cinsiyet kurumlarının kurulması da tek başına patriyarkayı ortadan kaldırmıyor.

Buna rağmen kadın hareketi, diktatörlüklerin geriletilmesinden demokratik hakların genişletilmesine, kürtajın yasallaştırılmasından barış süreçlerinin dönüştürülmesine kadar bölgenin siyasal tarihinde belirleyici bir rol oynadı.

Bu hareketin gücü; sınıf, ırk, etnik kimlik ve toplumsal cinsiyet mücadelelerini birbirinden koparmamasından geliyor. Latin Amerika’nın kadınları, yalnızca erkeklerin egemen olduğu kurumlara girmeye çalışmadı; girdikleri her alanın kurallarını değiştirmeyi hedefledi.

Bu nedenle kıtadaki feminist mücadele, tamamlanmış bir haklar toplamı değil, sürmekte olan toplumsal bir devrimdir. Yerli kadınların sömürgecilik karşıtı direnişinden Plaza de Mayo’nun beyaz başörtülerine, oradan Ni Una Menos’un mor pankartlarına ve Yeşil Dalga’nın bandanalarına uzanan çizgi, Latin Amerika’nın kadınlarla yazılmış politik biyografisidir.

Bir zamanlar “kadınlar ve devrim” başlığı altında tartışılan mesele, bugün giderek “kadınların devrimi”ne dönüşmektedir.

 Kaynakça

  • Agosin, M. (1989). “Şilili Kadınlar: Politika ve Toplum, 1971-1984.” Latin Amerika’da Askerî Diktatörlük ve Kadın, Belge Yayınları.
  • Akgemci, E. (2023). “Latin Amerika’da Kadın Hareketi ve Toplumsal Dönüşüm: Otoriter Yönetimlere Karşı Feminist Mücadelenin İmkânları.” Mülkiye Dergisi, 47(1), 5-41.
  • Alvarez, S. E. (1998). “Latin American Feminisms ‘Go Global’: Trends of the 1990s and Challenges for the New Millennium.” Cultures of Politics, Politics of Cultures, Westview Press.
  • Alvarez, S. E. vd. (2003). “Encountering Latin American and Caribbean Feminisms.” Signs, 28(2), 537-579.
  • Baldez, L. (2012). “Gender.” Routledge Handbook of Latin American Politics, Routledge.
  • Bora, A. (2020). “Feminizmin Dalgaları.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 10: Feminizm, İletişim Yayınları.
  • Bozgan, D. (2020). “Kadınlar ve Devrimden Kadınların Devrimine: Latin Amerika’da Kadınların Gündemi.” Dünyanın Ters Köşesi Latin Amerika, İletişim Yayınları.
  • Daby, M. ve Moseley, M. W. (2021). “Feminist Mobilization and the Abortion Debate in Latin America: Lessons from Argentina.” Politics & Gender, 18, 359-393.
  • Daşlı, G., Alıcı, N. ve Figueras, J. P. (2018). Barış ve Toplumsal Cinsiyet: Kolombiya Barış Süreci. Demos Yayınları.
  • Federici, S. (2020). Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim. Otonom Yayıncılık.
  • Friedman, E. J. (2018). Seeking Rights from the Left: Gender, Sexuality, and the Latin American Pink Tide. Duke University Press.
  • Gargallo, F. (2004). Las ideas feministas latinoamericanas. Universidad de la Ciudad de México.
  • Haas, L. (2010). Feminist Policymaking in Chile. Pennsylvania State University Press.
  • Kampwirth, K. (2002). Women and Guerrilla Movements: Nicaragua, El Salvador, Chiapas, Cuba. Pennsylvania State University Press.
  • Maier, E. ve Lebon, N. (2010). Women’s Activism in Latin America and the Caribbean. Rutgers University Press.
  • Miller, F. (1991). Latin American Women and the Search for Social Justice. University Press of New England.
  • Safa, H. I. (1990). “Women’s Social Movements in Latin America.” Gender and Society, 4(3), 354-369.
  • Vargas, V. (2018). “Küresel Adalet, Demokrasi ve Latin Amerika’da Kadın Hareketi.” Duvarları Yıkmak, Köprüleri Kurmak, Heinrich Böll Stiftung Derneği.
  • Waylen, G. (1994). “Women and Democratization: Conceptualizing Gender Relations in Transition Politics.” World Politics, 46(3), 327-354.