Tarihin Motoru Üretimdir: Materyalist Yaklaşımla Sınıf Çözümlemesi

Tarih, eğer onu gerçeklikle, yani insanların yaşamını doğrudan belirleyen maddi üretim süreçleriyle ilişkilendirirsek, salt fikirlerin, soyut tasarımların veya ulusal mitlerin sahnesi olmaktan çıkar; bu bakış açısıyla tarih, her kuşağın eline geçen üretici güçlerin, sermaye birikiminin ve toplumsal ilişki biçimlerinin somut birikiminin öyküsüdür. Her birey ve her kuşak, varoluş koşullarını, üretim araçlarını ve mülkiyet ilişkilerini önceki kuşaklardan devralır; bu devralma yalnızca nesnel bir miras değil, aynı zamanda eylem olanaklarını ve sınıf konumlarını belirleyen bir kaderdir. Fikirler, dinî tasarımlar ve felsefi sistemler bu nesnel zeminin üzerinde yükselen gölgelerdir; onlar, altyapının biçimlendirdiği üstyapı kurumları olarak ortaya çıkar, meşruiyet üretir, düzenin sürekliliğini kültürel ve kurumsal düzeyde yeniden üretirler. Bu nedenle tarihin gerçek motorunu ararken, düşüncelerin kendi içsel mantığına değil, bu düşüncelerin hangi maddi koşulların ürünü olduklarına bakmak gerekir; aksi takdirde tarih, gökyüzünde süzülen bir fikirler dizisine indirgenir ve yeryüzündeki somut çatışmalar, üretim ilişkilerinin çelişkileri görünmez kılınır.

Üretici güçlerin gelişimi ile mevcut üretim ilişkilerinin uyumsuzluğu, toplumsal çelişkilerin kaynağıdır; bu çelişkiler, eğer maddi birikim yeterince olgunlaşmışsa ve sınıfların örgütlenme kapasitesi buna yanıt verebilecek düzeye erişmişse, devrimsel kırılmalara dönüşür. Burada belirleyici olan, bir düşüncenin veya ideolojik tasarımın kaç kez dile getirildiği değil, o düşüncenin pratiğe dönüşmesi için gerekli maddi koşulların birikmiş olup olmadığıdır. Binlerce kez ifade edilmiş bir ütopya, üretim ilişkilerinin ve sermaye birikiminin somut yapısı dönüştürülmedikçe, tarihsel bir güç haline gelemez; tersine, bu ütopyalar entelektüel tartışmaların sınırları içinde kalır, ulusal panayırların ve salon tartışmalarının malzemesi olur. Bu yüzden tarihsel değişimin gerçek ölçütü, fikirlerin yaygınlığı değil, işçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlenme düzeyi, üretim araçlarına erişim mücadelesinin somut kazanımları ve sermaye ilişkilerinin kırılganlığıdır.

Devlet ve ideoloji, bu çerçevede salt pasif yansımalar değildir; devlet, egemen sınıfın çıkarlarını hukuki ve zorlayıcı mekanizmalarla güvence altına alan bir aygıt olarak işlev görürken, din, felsefe ve siyaset söylemleri mevcut düzenin meşruiyetini üretir ve böylece altyapıdaki çıkar ilişkilerinin sürekliliğini kurumsal ve kültürel düzeyde pekiştirir. Ancak bu üstyapı kurumlarının gücü, altyapının maddi koşullarıyla doğrudan bağlantılıdır; üretici güçlerin gelişimi ve üretim ilişkilerinin dönüşümü, üstyapıdaki hegemonik söylemleri sarsar, meşruiyet krizleri yaratır ve yeni ideolojik biçimlerin doğmasına zemin hazırlar. Üstyapıdaki mücadeleler, kültürel hegemonya savaşları ve entelektüel tartışmalar, altyapıdaki çelişkilerin yansımalarıdır; fakat bu mücadelelerin devrimsel bir niteliğe bürünebilmesi için ekonomik temeldeki örgütlenme ve pratik güç birikiminin gerçekleşmesi şarttır.

Tarihçinin görevi, çağın ideolojik tasarımlarını olduğu gibi aktarmak değil, bu tasarımların hangi maddi koşulların ürünü olduğunu, hangi sınıfsal çıkarları meşrulaştırdığını ve hangi pratik ilişkiler tarafından üretildiğini açığa çıkarmaktır. Hegelci ve Hegel sonrası idealist tarih yazımı, tarihin devindiricilerini fikirlerde arayarak, geçmişin zengin ve çok katmanlı maddi ilişkilerini göz ardı etme eğilimindedir; böyle bir yaklaşım, tarihçiyi kendi çağının yanılsamalarına mahkûm eder, ulusal daralmalar içinde kalmaya zorlar ve gerçek olayların, emek süreçlerinin, mülkiyet ilişkilerinin tarihsel önemini küçümser. Tarih, yalnızca filozofların tasarımlarının kronolojisi değil, aynı zamanda üretim süreçlerinin, sınıf mücadelelerinin ve kuşaklar arası maddi aktarımın öyküsüdür; bu yüzden tarih yazımı, somut üretim ilişkilerinin analiziyle başlamalı, üstyapı kurumlarının bu temelden nasıl beslendiğini göstermelidir.

Politik pratik açısından bakıldığında, ezilen sınıfların ve politik hareketlerin stratejileri teorik hazırlıkla sınırlı kalmamalıdır; gerçekçi ve etkili bir strateji, işçi sınıfının örgütlenmesini güçlendirmeye, üretim araçlarına erişimi demokratikleştirmeye, sermaye birikiminin tekelleşmesini sınırlamaya ve kolektif mülkiyet biçimlerinin somut yollarını aramaya dayanmalıdır. Teorik eleştiri, ideolojik çözümlemeler ve kültürel mücadeleler elbette önemlidir; ancak bunlar, maddi koşulların dönüştürülmesine yönelik pratik örgütlenme ve eylem kapasitesiyle birleşmediği sürece tarihin akışını değiştirecek bir güç haline gelemez. Bu nedenle politik aktörlerin önceliği, entelektüel tartışmaların ötesine geçerek, sınıf dayanışmasını somut kazanımlara dönüştürecek araçları inşa etmek olmalıdır.

Sonuç olarak, tarihin gerçek doğasını kavramak isteyenler için en verimli yol, fikirleri pratikten türeten bir açıklama hattını benimsemektir; tarih, göksel bir fikirler dizisi değil, insanların doğa ile ve birbirleriyle kurdukları maddi ilişkilerin, üretim süreçlerinin ve sınıf mücadelelerinin tarihidir. Tarihçi ve politik aktör, ulusal daralmaların ve idealist indirgemelerin ötesine geçerek, somut maddi ilişkilerin ve sınıf mücadelelerinin tarihsel rolünü merkezine alan bir perspektifi savunmalı; ancak bu perspektif, yalnızca akademik bir duruş değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm için pratik bir yol haritasıdır.

Kaynak:Haber Merkezi