ABD’nin Hiroşima’ya atom bombası atmasının 81. yılında dünya, nükleer silahların yeniden “makul” bir askeri seçenek olarak sunulduğu tehlikeli bir döneme giriyor. Silah kontrol anlaşmalarının sona ermesi, diplomatik söylemlerde failin adının anılmaması, Japonya’nın nükleer karşıtı ilkelerinden uzaklaşması ve Pentagon’un yeni nükleer stratejisi, küresel nükleer riskin yeniden yükseldiğine işaret ediyor.

Hiroşima’nın 81. yılında dünya yeniden nükleer tehditle karşı karşıya

Bundan 81 yıl önce insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından biri yaşandı. ABD, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, üç gün sonra ise Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce sivili öldürdü.

ABD yönetimi yıllardır bu saldırıları Japonya’nın teslimiyetini hızlandıran “zorunlu askeri hamle” olarak savunurken, saldırılar nedeniyle bugüne kadar resmi bir özür dilemedi. Buna karşın çok sayıda tarihçi, Japonya’nın zaten teslimiyet sürecine girdiğini ve saldırıların aynı zamanda savaş sonrası kurulacak yeni uluslararası dengede Sovyetler Birliği’ne yönelik bir güç gösterisi niteliği taşıdığını değerlendiriyor.

BM ve Japonya bu yıl da ABD’nin adını anmadı

Tarihte nükleer silah kullanan ilk ve tek ülke ABD olmasına rağmen, uluslararası diplomasi bu yıl da faili açık biçimde anmadı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Hiroşima ve Nagazaki’nin yıldönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda önceki yıllarda olduğu gibi ABD’nin adını kullanmadı. Guterres, “Nükleer felaketi önlemeye yardımcı olan kurallar baskı altında” diyerek diyalog ve iş birliği çağrısı yaptı.

Japonya Başbakanı Takaiçi Sanae de Hiroşima’daki anma töreninde yaptığı konuşmada ABD’den söz etmedi. Tokyo yönetimi, Washington ile askeri ittifakı doğrultusunda uzun yıllardır anma törenlerinde ABD’yi doğrudan fail olarak anmıyor.

Japonya’nın nükleer karşıtı üç ilkesine ilişkin soru işaretleri

Anma töreninde dikkat çeken bir diğer unsur ise Başbakan Takaiçi’nin Japonya’nın “nükleer silah üretmeme, sahip olmama ve ülkeye sokmama” şeklinde özetlenen üç temel ilkesine bağlılığı açık biçimde yinelememesi oldu.

Son yıllarda Japon siyasetinde ABD’nin nükleer kapasitesinin ülkeye konuşlandırılması ya da Japonya’nın kendi nükleer kapasitesini geliştirmesi yönündeki tartışmaların artması, ülkenin uzun yıllardır benimsediği nükleer karşıtı çizginin zayıfladığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.

Yeni START’ın sona ermesiyle yeni bir dönem başladı

Bu yılki anmalar, dünyada stratejik nükleer silahları sınırlandıran son büyük anlaşmanın da yürürlükten kalktığı bir dönemde gerçekleştirildi.

ABD ile Rusya arasında konuşlandırılmış stratejik nükleer savaş başlıklarını sınırlayan Yeni START Antlaşması’nın süresi, yerine yeni bir anlaşma yapılamadan sona erdi.

Tam da bu süreçte NBC’nin haberine göre Pentagon, Rusya ve Çin’le yaşanabilecek olası çatışmalar için yeni bir nükleer strateji taslağı hazırladı.

Habere göre Pentagon’un politikadan sorumlu müsteşarı Elbridge Colby’nin yürüttüğü çalışma, ABD başkanına olası bölgesel savaşlarda “daha esnek ve taktik nükleer seçenekler” sunmayı hedefliyor.

Bu yaklaşım, nükleer silahların yalnızca son çare olarak görüldüğü caydırıcılık anlayışından uzaklaşılarak, bölgesel çatışmalarda kullanılabilecek askeri araçlar olarak değerlendirilmesine kapı aralayabileceği yönünde tartışmalara neden oluyor.

Nükleer silahların kullanımı yeniden tartışılıyor

Pentagon kaynakları daha geniş seçeneklerin caydırıcılığı artıracağını savunurken, eleştiriler ise bu yaklaşımın nükleer silah kullanımını normalleştirme riski taşıdığına dikkat çekiyor.

Rusya da 2024 yılında nükleer doktrinini güncellemiş, belirli koşullar altında konvansiyonel saldırılara karşı da nükleer karşılık verilebileceğini açıklamıştı.

Yeni START’ın sona ermesinin ardından ABD, Çin ve Rusya arasında yeni bir silah kontrol mekanizmasının kurulmasına ilişkin farklı öneriler gündeme gelirken, Pekin mevcut koşullarda böyle bir müzakereye katılmayacağını açıklamış, Moskova ise olası bir anlaşmaya Fransa ve İngiltere’nin de dahil edilmesi gerektiğini savunmuştu.

Kasım ayında Çin’de düzenlenecek APEC Zirvesi’nde Donald Trump, Vladimir Putin ve Şi Cinping’in bir araya gelebileceği, nükleer silahların sınırlandırılmasının da gündeme gelebileceği yönündeki iddialar ise uluslararası basında yer almaya devam ediyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2026 verilerine göre ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail nükleer silahlara sahip ülkeler arasında yer alıyor. Enstitü, bu ülkelerin tamamının 2025 boyunca nükleer cephaneliklerini modernize etmeyi sürdürdüğünü belirtiyor.

Hiroşima ve Nagazaki’nin üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen, silah kontrol mekanizmalarının zayıflaması, nükleer doktrinlerin değişmesi ve büyük güçler arasındaki rekabet, insanlığın yeniden daha yüksek bir nükleer riskle karşı karşıya olduğu yönündeki kaygıları artırıyor.

Kaynak: Sol Haber