Büyük Taarruz 26 Ağustos'ta başlamadı
30 Ağustos Zafer Bayramı özel yayınında Büyük Taarruz'un askerî boyutunu değerlendiren Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, 26 Ağustos 1922'de başlayan harekâtın birkaç günlük bir savaş olarak ele alınamayacağını söyledi.
Yavuz'a göre Büyük Taarruz'un arkasında, Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkışından itibaren yürüttüğü uzun soluklu siyasi ve askerî hazırlık bulunuyordu.
Mustafa Kemal'in öncelikle işgale karşı mücadele edecek siyasi ve toplumsal iradeyi oluşturduğunu belirten Yavuz; Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri, Heyet-i Temsiliye ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasını bu sürecin temel aşamaları olarak sıraladı.
16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesi ve Meclis-i Mebusan'ın işlevsiz hâle gelmesinin ardından Ankara'nın Millî Mücadele'nin merkezi olduğunu belirten Yavuz, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasıyla mücadelenin siyasi bir merkez kazandığını ifade etti.
Önce siyasi örgütlenme, ardından düzenli ordu
Millî Mücadele'nin başlangıcında doğrudan büyük bir ordu kurmak yerine siyasi örgütlenmeye ağırlık verilmesinin stratejik bir tercih olduğunu belirten Yavuz, İzmir'in işgaliyle Anadolu'nun farklı bölgelerinde başlayan yerel direnişlerin Kuvayı Milliye hareketini oluşturduğunu söyledi.
Mustafa Kemal'in bu dağınık direniş odaklarını merkezi bir siyasi ve askerî irade altında birleştirmeye çalıştığını anlatan Yavuz, düzenli ordunun kurulmasının ardından Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde Yunan kuvvetlerinin durdurulduğunu hatırlattı.
Ancak Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde yaşanan yenilginin ardından Türk ordusu Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi.
Sakarya'ya çekilme ve Başkomutanlık
Sakarya'ya çekilme sırasında Türk ordusunun ciddi personel ve silah sorunları yaşadığını belirten Yavuz, ordunun mevcudundaki kaybın ve firarların ciddi bir sorun oluşturduğunu söyledi.
Bu koşullarda Mustafa Kemal Atatürk'ün Başkomutanlık yetkisini üstlenmesiyle savaşın sevk ve idaresinin daha merkezi bir yapıya kavuştuğunu ifade eden Yavuz, ardından Tekalif-i Milliye emirlerinin yayımlandığını anlattı.
Tekalif-i Milliye ile halkın elindeki imkânların ordunun ihtiyaçları için seferber edildiğini belirten Yavuz, silah, mühimmat, yiyecek, giyecek ve ulaşım imkânlarının ordunun yeniden toparlanmasında önemli rol oynadığını söyledi.
Firarların önlenmesi amacıyla İstiklal Mahkemelerinin de devreye sokulduğunu belirten Yavuz, bu süreç sonunda ordunun yeniden disipline edildiğini ve Sakarya Muharebesi'ne hazırlandığını ifade etti.
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır”
Yunan ordusunun Sakarya'daki hedefinin Ankara'ya ulaşarak Millî Mücadele'yi sona erdirmek olduğunu belirten Yavuz, Türk ordusunun burada gösterdiği direncin savaşın seyrini değiştirdiğini söyledi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” anlayışının Sakarya Muharebesi'nin savunma stratejisinin temel unsurlarından biri olduğunu belirten Yavuz, belirli bir savunma hattının kaybedilmesinin savaşın kaybedildiği anlamına gelmediğini ifade etti.
Bu anlayışla Türk ordusunun savunmayı geniş bir alana yayarak Yunan ordusunun ilerleyişini durdurduğunu anlatan Yavuz, Sakarya Zaferi'nin ardından Millî Mücadele'nin askerî ve diplomatik gücünün arttığını söyledi.
Sakarya'nın diplomatik sonuçları
Sakarya Zaferi'nin yalnızca askerî sonuçlar doğurmadığını belirten Yavuz, Fransa ile Ankara Anlaşması'nın imzalanması ve Sovyetlerle ilişkilerin güçlenmesini önemli gelişmeler arasında gösterdi.
Fransa'nın Çukurova'dan çekilmesinin Türk ordusuna insan kaynağı, gıda ve ulaşım açısından önemli imkânlar sağladığını belirten Yavuz, bölgedeki demiryolu hattının da Büyük Taarruz'un lojistik hazırlığı açısından önem taşıdığını ifade etti.
Sovyet Rusya ile ilişkiler konusunda ise Yavuz, bu işbirliğinin ideolojik bir birliktelikten ziyade dönemin stratejik çıkarları üzerinden şekillendiğini belirtti.
Lenin'in Mustafa Kemal'in komünist olmadığını bilmesine rağmen Ankara hükümetiyle işbirliği yaptığını söyleyen Yavuz, Sovyetlerin Batılı güçlerle yaşadığı çatışma nedeniyle Anadolu'daki Millî Mücadele'yi kendi stratejik çıkarları açısından önemli gördüğünü anlattı.
Bu kapsamda Türkiye'ye önemli miktarda silah, mühimmat ve askerî malzeme desteği sağlandığını belirten Yavuz, Sovyet yardımının Millî Mücadele'nin askerî kapasitesine katkı sunduğunu söyledi.
Bir yıl boyunca hazırlanan Büyük Taarruz
Sakarya Zaferi'nin ardından Türk ordusunun önündeki hedef Yunan ordusunu Anadolu'dan tamamen çıkarmaktı.
Yavuz, bu amaçla yaklaşık bir yıl boyunca yoğun bir askerî hazırlık yürütüldüğünü belirtti.
Yaklaşık 100 bin kişilik ordunun güçlendirilmesi, eğitilmesi ve donatılması için çalışmalar yapıldığını anlatan Yavuz, birliklerin yeniden teşkilatlandırıldığını ve daha önce grup olarak görev yapan birliklerin kolordu yapısına dönüştürüldüğünü söyledi.
Silah ve mühimmatın belirli bölgelerde toplandığını, ordunun eğitim ve lojistik kapasitesinin geliştirildiğini belirten Yavuz, bütün hazırlıkların büyük bir gizlilik içerisinde sürdürüldüğünü ifade etti.
Diplomasi ve askerî hazırlık birlikte yürütüldü
Mustafa Kemal Atatürk'ün bir yandan barış girişimlerini sürdürürken diğer yandan orduyu savaşa hazır tuttuğunu belirten Yavuz, bu iki sürecin birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğini söyledi.
Atatürk'ün İngiltere üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla farklı bölgelerde siyasi ve diplomatik temaslar yürüttüğünü belirten Yavuz, Arnavutluk ve Afganistan gibi bölgelerle kurulan ilişkilerin de dönemin uluslararası dengeleri içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Yavuz'a göre Mustafa Kemal'in temel amacı önce kurtuluşu sağlamak, ardından yeni bir devletin kuruluşunu gerçekleştirmekti.
“Temas, teyakkuz ve teşkilat”
Mustafa Kemal'in Millî Mücadele'yi örgütleme biçimini üç kavramla özetleyen Yavuz, bunların temas, teyakkuz ve teşkilat olduğunu belirtti.
İlk aşamada askerî ve sivil bürokratlardan din adamlarına, yerel yöneticilerden esnafa kadar toplumun farklı kesimleriyle temas kuruldu.
İkinci aşamada halkın işgal ve tehlikenin boyutları konusunda uyarılması hedeflendi.
Üçüncü aşamada ise Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, kongreler, Heyet-i Temsiliye ve TBMM üzerinden siyasi teşkilatlanma oluşturuldu. Bunun yanında askerî teşkilatlanma, istihbarat ve Anadolu'ya silah ve cephane aktarılmasını sağlayan faaliyetler de sürdürüldü.
Yavuz, Mustafa Kemal'in karşılaştığı her gelişmeyi uzun vadeli hedef doğrultusunda değerlendirdiğini belirterek, onun gerektiğinde bir adım ileri, şartlar zorladığında ise bir adım geri atabilen son derece esnek bir strateji izlediğini söyledi.
Büyük Taarruz'un sırrı: Doğru yerde kuvvet üstünlüğü
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'un askerî planını anlatan Yavuz, Türk ordusunun bütün cephede sayısal üstünlüğe sahip olmadığını belirtti.
Yaklaşık 200 kilometrelik cephede genel kuvvet dengesi Türk ordusu lehine belirgin bir üstünlük göstermiyordu. Ancak taarruzun yapılacağı yaklaşık 40 kilometrelik bölgede Türk ordusu üç katlık bir üstünlük oluşturdu.
Daha dar bir bölgede ise piyade açısından üstünlük altı kata kadar çıkarıldı.
Topçu birliklerinin de aynı bölgede yoğunlaştırılmasıyla Yunan savunmasının belirli bir noktadan yarılması hedeflendi.
Yavuz, Büyük Taarruz'un temel askerî mantığının bütün cephede eşit güç kullanmak yerine, belirlenen noktada ezici kuvvet üstünlüğü oluşturmak olduğunu söyledi.
Gizlilik ve aldatma planı
Taarruzun başarısında gizlilik ve aldatmanın da büyük önem taşıdığını belirten Yavuz, Türk ordusunun hazırlıklarının uzun süre Yunan kuvvetlerinden gizlendiğini ifade etti.
Ankara'da Mustafa Kemal Atatürk'ün bir çay partisi vereceği yönündeki hazırlığın da aldatma planının bir parçası olduğunu belirten Yavuz, Atatürk'ün aynı sırada cephede bulunduğunu söyledi.
Dönemin iletişim imkânlarının sınırlı olması nedeniyle Yunan ve İtilaf Devletlerinin cephedeki gelişmeleri anında öğrenemediğini belirten Yavuz, taarruzun gerçek boyutunun cephe yarıldıktan sonra anlaşılabildiğini aktardı.
Süvari Kolordusu düşmanın gerisine geçti
Büyük Taarruz'un kritik unsurlarından birinin Süvari Kolordusu olduğunu belirten Yavuz, süvari birliklerinin zorlu arazi koşullarını aşarak Yunan ordusunun gerisine ulaştığını anlattı.
Süvari birlikleri düşmanın ulaştırma yollarını, demiryolu bağlantılarını ve haberleşme hatlarını keserek cephedeki Yunan birlikleri ile gerileri arasındaki bağlantıyı kopardı.
27 Ağustos'ta cephe yarılırken Yunan ordusunun ihtiyatlarını etkili biçimde kullanmasının zorlaştığını belirten Yavuz, 28 ve 29 Ağustos'ta geri çekilmenin hızlandığını söyledi.
30 Ağustos: Başkomutanlık Meydan Muharebesi
Yavuz, 30 Ağustos sabahının Büyük Taarruz'un en kritik aşamalarından biri olduğunu belirtti.
Karargâh subayı Tevfik Bıyıklıoğlu tarafından hazırlanan taktik krokinin sabahın erken saatlerinde Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya sunulduğunu anlatan Yavuz, haritanın Mustafa Kemal Atatürk'e ulaştırılmasının ardından Atatürk, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa'nın bir harekât planı hazırladığını aktardı.
Hazırlanan plan doğrultusunda birliklere emirler ulaştırılırken, Mustafa Kemal Atatürk muharebeyi cepheye yakın bir noktadan takip etti.
Yavuz, 30 Ağustos'ta yaşanan yoğun çatışmaların ardından Yunan ordusunun savaşma gücünün büyük ölçüde kırıldığını belirtti.
Bu nedenle 30 Ağustos'ta Dumlupınar ve çevresinde gerçekleşen belirleyici muharebe, Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak tarihe geçti.
“Bize yağmur yağmıyorsa, onlara da güneş doğmuyor”
Yavuz, Büyük Taarruz sırasında Türk ordusunun da son derece ağır koşullarda mücadele ettiğini vurguladı.
Cephedeki askerlerin günler boyunca sıcak altında 30-40 kilometre yürüdüğünü, ayakkabı ve postalların parçalandığını belirten Yavuz, buna rağmen askerlerin büyük bir azim ve sebatla ilerlediğini anlattı.
Bu zorlu koşullarda Fevzi Paşa'nın askerin moralini ve mücadele azmini koruyan yaklaşımını ifade eden sözlerinden birini de aktardı:
“Bize yağmur yağmıyorsa, onlara da güneş doğmuyor.”
Yavuz, Büyük Taarruz'un yalnızca komutanların planlarıyla değil, cephede savaşan askerlerin olağanüstü fedakârlığıyla kazanıldığını vurguladı.
İzmir'e uzanan takip harekâtı
30 Ağustos'un ardından Türk ordusu geniş kapsamlı bir takip harekâtı başlattı.
Süvari birlikleri başta olmak üzere Birinci ve İkinci Ordu unsurları batıya doğru ilerlerken, geri çekilen Yunan birliklerinin önemli bölümü etkisiz hâle getirildi.
9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e girdi. Kuzeyde ilerleyen Türk birlikleri de Bursa'ya ulaştı.
Yavuz, son Yunan birliklerinin 16 Eylül'de Çeşme'den, 18 Eylül'de ise Erdek'ten deniz yoluyla Anadolu'dan ayrıldığını belirtti.
Böylece Anadolu'daki Yunan işgali sona erdi.
Askerî zaferden diplomatik zafere
Anadolu'daki askerî zaferin ardından hedef Trakya'nın da savaşılmadan Türkiye'ye kazandırılmasıydı.
Yunan kuvvetlerinin Trakya'daki varlığı ile İstanbul ve Çanakkale'deki İtilaf Devletleri kuvvetleri yeni bir çatışma ihtimali yaratırken, Mustafa Kemal Atatürk İngiltere ile doğrudan savaşa girmek istemedi.
İngiliz tarafının “Savaş hâlinde misiniz, barış hâlinde misiniz?” sorusuna Türk tarafının “Savaş hâlinde değiliz” şeklindeki cevabının, diplomatik hareket alanını koruyan bir yaklaşım olduğunu belirten Yavuz, Türk birliklerinin bu sırada Çanakkale yönünde ilerlediğini anlattı.
Çanakkale'de Türk ve İngiliz askerlerinin karşı karşıya geldiği kriz sırasında Türk birliklerinin çatışma niyetinde olmadıklarını göstermek amacıyla tüfeklerini ters astığını belirten Yavuz, böylece askerî baskının diplomatik hedefle birlikte yürütüldüğünü söyledi.
Mudanya Mütarekesi ve Trakya'nın savaşılmadan alınması
Çanakkale'deki gerilimin ardından Mudanya Mütarekesi görüşmeleri başladı.
3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda Trakya'nın savaşılmadan Türkiye'ye bırakılmasının önü açıldı.
Yavuz, Mustafa Kemal Atatürk'ün burada askerî gücü diplomatik baskı unsuru olarak kullandığını belirterek, İngiltere'nin yeni bir savaşa girmek için yeterli siyasi desteği bulamadığını söyledi.
İngiliz dominyonlarının da asker göndermeye isteksiz davranması ve Fransa'nın Türkiye ile yeni bir savaş istememesi, Ankara'nın diplomatik pozisyonunu güçlendirdi.
Yavuz, bu süreci Sun Tzu'nun savaş anlayışıyla ilişkilendirerek, savaşmadan kazanılan zaferin savaşarak kazanılan zaferden daha değerli olabileceğini ifade etti.
Bu çerçevede Mustafa Kemal Atatürk'ün Yunan ordusunu savaşarak, İngiltere'yi ise doğrudan savaşa girmeden geri adım atmaya zorladığını söyledi.
Büyük Taarruz'dan Lozan'a
Mudanya Mütarekesi'nin ardından Lozan Konferansı'na giden süreç başladı.
İtilaf Devletleri'nin hem Ankara hem de İstanbul hükümetini Lozan'a davet ederek iki ayrı Türk temsilciliği oluşturma girişimi Ankara'nın tepkisiyle karşılaştı.
Bunun ardından saltanat kaldırıldı ve Türkiye'yi uluslararası alanda temsil edecek tek siyasi iradenin Ankara hükümeti olduğu kesinleşti.
Yavuz'a göre Büyük Taarruz'un en önemli sonuçlarından biri, Sevr Antlaşması'nın uygulanabilirliğini ortadan kaldırarak Lozan'ın yolunu açmasıydı.
Lozan'da Boğazlar ve Musul meseleleri çözülemeyen başlıca konular arasında kaldı. Boğazlar meselesi 1936'da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye'nin lehine yeniden düzenlenirken, Musul sorunu çözümsüz kaldı.
Hatay meselesinde ise Sakarya Zaferi'nin ardından Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması'yla oluşturulan özel statünün, ilerleyen yıllarda Hatay'ın Türkiye'ye katılmasına giden sürecin zeminini oluşturduğu belirtildi.
Mustafa Kemal Atatürk: “Kurtuluş ve kuruluş”
Programın son bölümünde Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği de değerlendirildi.
Ahmet Yavuz, Mustafa Kemal'in zihninde uzun süredir Osmanlı Devleti'nin mevcut yapısıyla devam edemeyeceğine ve yeni bir devlet kurulması gerektiğine ilişkin düşüncenin oluştuğunu belirtti.
Mustafa Kemal'in hedefini “kurtuluş ve kurtuluş sağlandığı takdirde kuruluş” şeklinde özetleyen Yavuz, onun İstanbul'da bulunduğu dönemde çevresindeki insanları dikkatle değerlendirdiğini ve Millî Mücadele için geniş bir toplumsal zemin oluşturmaya çalıştığını söyledi.
Yavuz, Mustafa Kemal'in farklı siyasi ve toplumsal kesimlerle temas kurduğunu, dönemin uluslararası aktörleriyle diplomatik ilişkiler geliştirdiğini ve bütün bu ilişkileri aynı stratejik hedef doğrultusunda değerlendirdiğini ifade etti.
Mustafa Kemal'in liderliğinin yalnızca askerî dehasıyla açıklanamayacağını belirten Yavuz, asıl önemli unsurun sahip olduğu yetenekleri uzun vadeli bir amaç doğrultusunda kullanması olduğunu vurguladı.
30 Ağustos'un arkasındaki askerî akıl
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un değerlendirmelerine göre 30 Ağustos Zaferi, yalnızca 26 Ağustos'ta başlayan birkaç günlük bir muharebenin sonucu değildi.
Büyük Taarruz; siyasi örgütlenme, düzenli ordunun kurulması, Sakarya'da kazanılan zaman, yaklaşık bir yıl süren askerî hazırlık, lojistik destek, istihbarat, gizlilik, aldatma, kuvvet yoğunlaştırması ve diplomatik manevraların birbirini tamamladığı uzun bir sürecin sonucunda kazanıldı.
30 Ağustos 1922, bu uzun mücadelenin askerî açıdan belirleyici dönüm noktası oldu.
Anadolu'da savaşarak kazanılan zafer, Mudanya'da diplomasiyle tamamlandı; ardından Lozan'la yeni Türkiye'nin uluslararası alandaki konumunun temelleri atıldı.
Bu açıdan 30 Ağustos Zaferi, yalnızca bir muharebenin kazanılması değil; askerî güç, siyasi irade, diplomasi, örgütlenme ve stratejik aklın aynı hedef doğrultusunda birleştirildiği tarihsel bir dönüm noktası olarak öne çıktı.
