Yeryüzü TV’de Çağlar Tekin’in hazırlayıp sunduğu programda, Türkiye’nin son dönemde attığı dış politika ve güvenlik adımları, NATO’nun yeni stratejisi, Ukrayna savaşı, İran-İsrail çatışması, Yemen ve Suudi Arabistan üzerinden kapsamlı biçimde ele alındı.
Tekin, Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu tablonun yalnızca günlük diplomatik gelişmeler üzerinden okunamayacağını belirterek, ülkedeki siyasal dönüşüm ile uluslararası sistemdeki değişimin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
“Türkiye savaşa gidiyor demek için erken; ama risk büyüyor”
Tekin, Türkiye’nin doğrudan bir savaşa girdiğini söylemenin bugün için mümkün olmadığını ancak ülkenin savaş riskini artıran bir dizi gelişmenin içine sürüklendiğini ifade etti.
Türkiye’nin uluslararası bağımlılık ilişkilerinin güçlendiğini savunan Tekin, Ankara’nın Rusya ile dönemsel yakınlaşmalarının bir “eksen değişikliği” olarak yorumlanmasına karşı çıktı. Bu ilişkilerin esas olarak Batı ile yürütülen pazarlıklarda Türkiye’nin elini güçlendirme arayışının parçası olduğunu belirten Tekin’e göre Ankara’nın Batı’ya bağlılığı azalmadı; aksine yeni koşullarda daha da derinleşti.
Tekin, bu nedenle Türkiye’nin bugünkü pozisyonunun geçmiş dönemlerin diplomatik deneyimleriyle açıklanamayacağını belirterek, “Ne dünya eski dünya ne de Ankara eski Ankara” değerlendirmesinde bulundu.
Ukrayna’ya silah transferi: “Bu çok büyük bir haber”
Programın öne çıkan başlıklarından biri Türkiye’nin Ukrayna’ya silah transferi için ABD’den izin istemesi oldu.
Tekin, Türkiye’nin ABD menşeli silah sistemlerini Ukrayna’ya devretmek amacıyla Washington’a yaptığı başvurunun Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki konumu açısından kritik bir eşik olduğunu savundu.
Ankara’nın envanterindeki ATACMS füzeleri, M270 çok namlulu roketatar sistemleri ve mühimmatların Ukrayna’ya devredilmesine ilişkin sürece dikkat çeken Tekin, bunun Türkiye’nin Karadeniz’deki en büyük komşusu Rusya karşısında daha belirgin bir askeri pozisyon alması anlamına geldiğini söyledi.
Tekin, bu gelişmenin Türkiye medyasında yeterince tartışılmamasını da sert sözlerle eleştirdi. Ona göre yalnızca iktidara yakın medya değil, muhalif medya da Türkiye’nin savaşa giderek daha fazla dahil olması ihtimalini tartışmaktan kaçınıyor.
Karadeniz’de İHA alarmı
Tekin’in dikkat çektiği bir başka başlık ise Karadeniz ve Marmara’da art arda yaşanan İHA-SİHA olayları oldu.
Karadeniz’den Boğazlara kadar uzanan hatta insansız hava araçlarının düşmesi ya da etkisiz hale getirilmesinin Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturduğunu belirten Tekin, Boğaz girişinde bir petrol tankerinin İHA saldırısının hedefi olmasını özellikle vurguladı.
Böyle bir saldırının daha ağır sonuçlar doğurabileceğine dikkat çeken Tekin, İstanbul Boğazı’nda yaşanabilecek büyük bir patlamanın yalnızca deniz trafiğini değil, Türkiye’nin ekonomik ve stratejik güvenliğini de doğrudan etkileyebileceğini söyledi.
NATO’nun yeni hattı: Rusya ve İran
Tekin’e göre Türkiye’nin son dönemdeki adımları NATO’nun yeni güvenlik konseptinden bağımsız değerlendirilemez.
Ukrayna’ya daha fazla destek verilmesi, Rusya’nın temel askeri tehdit olarak tanımlanması, Avrupa’nın silahlanmasının hızlandırılması ve İran’ın NATO’nun güvenlik gündeminde daha fazla yer alması, Türkiye’nin önündeki risk alanını genişletiyor.
Tekin, Türkiye’nin NATO’nun bu yeni stratejisinin yalnızca uygulayıcısı değil, aynı zamanda coğrafi olarak doğrudan merkezinde bulunan ülkelerden biri olduğunu savundu.
Adana ve İncirlik’in stratejik önemine dikkat çeken Tekin, Türkiye’nin olası NATO-Rusya çatışmasının merkezlerinden biri haline gelebileceği uyarısında bulundu.
Mekke’deki savunma anlaşması: “Türkiye hangi tarafın yanında?”
Programın bir diğer kritik başlığı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması oldu.
Tekin, anlaşmanın zamanlamasına ve bölgesel gelişmelerle birlikte ortaya çıkardığı tabloya dikkat çekti.
Suudi Arabistan’ın Yemen savaşındaki geçmişine işaret eden Tekin, Riyad’ın Yemen’de yıllarca yürüttüğü askeri operasyonların ağır bir insani tablo yarattığını, buna karşın istediği siyasi ve askeri hedeflere ulaşamadığını belirtti.
Gazze savaşının ardından Yemen’in İsrail’e yönelik saldırılar düzenlemeye başlamasıyla bölgedeki savaş denklemine yeni bir boyut eklendiğini ifade eden Tekin, Suudi Arabistan’ın ise İsrail ve ABD ile kurduğu güvenlik ilişkileri nedeniyle farklı bir pozisyonda bulunduğunu söyledi.
Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’la oluşturduğu yeni savunma hattının bu nedenle yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliği olarak görülemeyeceğini savundu.
“İran sivil hedefleri değil, askeri merkezleri vuruyor”
İran-İsrail çatışmasına da değinen Tekin, İran’ın saldırılarında askeri ve istihbari hedeflerin öne çıktığını söyledi.
İran’ın hava üslerini, ABD’nin bölgedeki askeri noktalarını ve İsrail istihbarat merkezlerini hedef aldığını belirten Tekin, çatışmanın bu yönünün kamuoyuna aktarılmasında ciddi bir bilgi kirliliği bulunduğunu savundu.
Tekin’e göre bölgedeki asıl mücadele İran, Yemen ve İsrail karşıtı güçlerle İsrail’le yakın ilişkiler kuran bölgesel rejimler arasındaki güç mücadelesi üzerinden okunmalı.
Bu çerçevede Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la yaptığı savunma anlaşmasının Ankara’nın bölgesel pozisyonunu da tartışmalı hale getirdiğini söyledi.
Erbakan’ın 1978 Suriye uyarısı
Tekin’in programdaki en dikkat çekici tarihsel değerlendirmelerinden biri Necmettin Erbakan’ın 1970’lerin sonundaki Suriye politikasına ilişkin tutumunu hatırlatması oldu.
Tekin, 1978-1982 döneminde Suriye’de Müslüman Kardeşler bağlantılı silahlı grupların gerçekleştirdiği saldırıları hatırlatarak, dönemin çatışmalarının Halep ve Hama başta olmak üzere Suriye’nin farklı bölgelerinde ağır sonuçlara yol açtığını belirtti.
Erbakan’ın aktarılan görüşlerine göre, Ankara’da Suriye İhvanı ile bağlantılı bir grubun Suriye yönetimine karşı yürütülecek faaliyetler için Türkiye’den destek ve kamuoyu oluşturulmasını istediği, Erbakan’ın ise buna karşı çıktığı ileri sürülüyor.
Tekin, Erbakan’ın bu girişime karşı çıkarken temel gerekçesinin, Hafız Esad yönetiminin zayıflatılmasının İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet edeceği düşüncesi olduğunu aktardı.
Hama’dan Öcalan’a uzanan zincir
Tekin, 1982 Hama operasyonunu Suriye tarihinin en kanlı kırılmalarından biri olarak değerlendirirken, Türkiye’nin 1980’li yıllardaki Suriye politikasının daha sonraki yıllarda Ankara’nın güvenliğini doğrudan etkileyen sonuçlar yarattığını savundu.
Suriye’nin ilerleyen yıllarda Abdullah Öcalan’a alan açması ve PKK’nin Suriye ile Lübnan’daki varlığına izin vermesi, Tekin’in analizinde bu tarihsel sürecin önemli sonuçlarından biri olarak ele alındı.
Tekin’e göre Türkiye’nin Suriye’deki silahlı gruplara yönelik politikaları ile Şam’ın PKK’ye verdiği destek birbirinden kopuk gelişmeler değildi. Bölgesel güç mücadelesinde devletlerin doğrudan savaşmak yerine vekil aktörler üzerinden birbirlerine karşı hamle yapabildiğini belirten Tekin, bunun Türkiye açısından ağır bir güvenlik maliyeti yarattığını söyledi.
“50 yıllık savaşın zemini oluşturuldu”
Tekin, geçmişte ABD, NATO ve İsrail’in bölgesel çıkarları doğrultusunda atılan adımların Türkiye’ye uzun yıllar süren bir çatışma ortamı olarak geri döndüğünü savundu.
Suriye örneğinden hareketle İran ve Rusya konusunda da benzer bir stratejik hata yapılmaması gerektiğini belirten Tekin, doğrudan askeri çatışma kadar dolaylı müdahalelerin de ağır sonuçlar yaratabileceği uyarısında bulundu.
Tekin’in analizinin merkezinde şu iddia yer aldı:
Başka ülkelerin savaşlarında kısa vadeli çıkarlar uğruna taraf olmak, uzun vadede Türkiye’nin kendi güvenliğini tehdit eden yeni savaş alanları yaratabilir.
“İktidarda kalmak için dışarıdan icazet aranıyor”
Programın son bölümünde AKP ve MHP’nin dış politika tercihlerini sert biçimde eleştiren Tekin, iktidarın temel önceliğinin ülkenin uzun vadeli çıkarlarından çok iktidarını sürdürmek olduğunu savundu.
Tekin, Washington ve İsrail’le kurulan ilişkilerin iktidarın uluslararası alanda destek ve hareket alanı elde etme arayışıyla bağlantılı olduğunu ileri sürdü.
Bu politikaya AKP ve MHP içerisinden yeterli itiraz gelmediğini belirten Tekin, Türkiye’nin dış politika kararlarında giderek daha fazla dış onaya ihtiyaç duyan bir konuma sürüklendiğini savundu.
Tekin’in değerlendirmesine göre Türkiye’nin önündeki temel tehlike, tek başına Ukrayna, İran, Yemen ya da İsrail merkezli bir savaş değil.
Asıl risk, farklı savaş cephelerinin birbirine eklemlenmesi ve Türkiye’nin bu savaşların kesişme noktasına sürüklenmesi.
Programda ele alınan gelişmeler, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yalnızca diplomatik tercihler değil, doğrudan güvenlik ve savaş politikaları üzerinden ciddi kararlarla karşı karşıya kalacağını gösteriyor.
Tekin’in çağrısı ise bu tabloyu yalnızca günlük gelişmeler üzerinden izlemek yerine, Türkiye’nin hangi ittifaklara ve hangi savaş denklemine çekildiğini bütünlüklü biçimde değerlendirmek oldu.
Programın tamamı için tıklayın
Haber Merkezi
