Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası’nın (Eğitim-İş) Nisan 2026 tarihli bülteninde yayımlanan rapor, Türkiye’de çocukların yoksulluk, sosyal dışlanma ve emek sömürüsü kıskacına nasıl sürüklendiğini verilerle ortaya koydu.
Eğitim-İş adına Genel Başkan Kadem Özbay’ın sahipliğinde yayımlanan, araştırma ve içeriği Dr. Burcu Doğan tarafından hazırlanan raporda; çocukların beslenme, barınma, eğitim, dinlenme ve sosyal yaşama katılma gibi en temel haklardan mahrum bırakıldığı belirtildi.
Raporda çizilen tablo, çocuk yoksulluğunun geçici bir ekonomik sorundan ibaret olmadığını gösteriyor. Çocuklar, siyasi iktidarın sermayeyi önceleyen ekonomi ve eğitim politikaları sonucunda sistemli biçimde yoksullaştırılıyor; okul sıralarından koparılarak fabrikalara, atölyelere, tarlalara ve güvencesiz işyerlerine gönderiliyor.
Türkiye çocuk yoksulluğunda Avrupa’nın zirvesinde
Türkiye İstatistik Kurumunun 2025 yılı “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri”ne göre, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki nüfusun yaş gruplarına göre dağılımında en yüksek oran yüzde 36,8 ile 0-17 yaş grubunda görüldü.
Eğitim-İş’in Eurostat verilerinden hareketle yaptığı karşılaştırmada ise Türkiye’de yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranı yüzde 37,6 olarak gösterildi. Bu oranla Türkiye, karşılaştırılan Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer aldı.
Aynı oran İspanya’da yüzde 33,8, Romanya’da yüzde 32,4, Almanya’da yüzde 23,5, İsveç’te yüzde 23,4 ve Polonya’da yüzde 15,6 düzeyinde bulunuyor.
Bu veriler, Türkiye’de her üç çocuktan birinden fazlasının yoksulluk veya sosyal dışlanma tehdidi altında yaşadığını ortaya koyuyor. Çocukların geleceğini korumakla yükümlü olan devletin sosyal sorumluluklarını piyasanın insafına bırakması, yoksulluğu çocukların yaşamında kalıcılaştırıyor.
Çocukların yüzde 30,2’si her gün et, tavuk veya balık yiyemiyor
Eğitim-İş raporunda yer verilen 2024 Çocuk Sağlığı ve Yoksunluğu Araştırması, yoksulluğun çocukların günlük yaşamına nasıl yansıdığını da gösterdi.
Verilere göre çocukların:
- Yüzde 13,3’ü günde en az bir kez taze meyve ve sebze tüketemiyor.
- Yüzde 30,2’si günde en az bir kez et, tavuk veya balık içeren yemek yiyemiyor.
- Yüzde 64,1’i boş zaman etkinliklerine katılamıyor.
- Yüzde 48,8’inin ailesi, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayamıyor.
- Yüzde 50’si ücretli okul gezilerine ve okul etkinliklerine katılamıyor.
Çocukların yeterli ve dengeli beslenememesi yalnızca bir gelir meselesi değil; sağlık, gelişim ve eğitim hakkını doğrudan etkileyen ağır bir toplumsal sorun niteliği taşıyor. Açlıkla ya da yetersiz beslenmeyle okula giden bir çocuğun, temel ihtiyaçları karşılanan akranlarıyla eşit koşullarda eğitim gördüğünden söz edilemez.
Ücretli okul etkinlikleri ve gezileri de eğitimdeki sınıfsal ayrışmayı büyütüyor. Maddi imkânı bulunan çocuklar sosyal, kültürel ve bilimsel etkinliklere katılabilirken yoksul ailelerin çocukları dışlanıyor. Böylece okul, eşitsizlikleri ortadan kaldırması gereken bir kamusal alan olmaktan çıkarılıp gelir durumuna göre çocukları ayıran bir yapıya dönüştürülüyor.
Temel ihtiyaçları karşılanamayan çocukların sayısı büyüyor
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının verileri de çocuk yoksulluğundaki artışı doğruluyor. Koruma altına alınmadan, ailelerinin yanında temel ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla destek verilen çocukların sayısı 2020’de 126 bin 508 iken 2025’te 181 bin 202’ye yükseldi.
Destek verilen çocuk sayıları yıllara göre şöyle gerçekleşti:

Yalnızca 2024 ile 2025 arasında bu sayı 13 bin 261 arttı. Beş yıllık toplam artış ise 54 bin 694 çocuğu buldu.
Bu yükseliş, sosyal yardımların sorunu ortadan kaldırmadığını; çocuk yoksulluğunun giderek daha geniş bir kesimi içine aldığını gösteriyor. Yardım politikaları yoksulluğu yönetirken, yoksulluğu üreten düşük ücret, işsizlik, güvencesizlik, adaletsiz vergi sistemi ve piyasacı eğitim düzeni yerinde tutuluyor.
Çocuk işçi sayısı beş yılda yüzde 76 arttı
Yoksulluğun en ağır sonuçlarından biri çocukların eğitimden koparılarak çalışma yaşamına sürüklenmesi oldu. Eğitim-İş raporuna göre 15-17 yaş grubundaki çocuk işçi sayısı 2020’de 501 bin iken 2025’te 882 bine yükseldi.

Buna göre kayıtlı çocuk işçi sayısı beş yılda 381 bin arttı. Artış oranı yaklaşık yüzde 76’ya ulaştı. Üstelik bu hesaplama yalnızca 15-17 yaş grubunu kapsıyor. Tarımda, sokakta, küçük işletmelerde ve kayıt dışı sektörlerde çalışan daha küçük yaştaki çocuklar resmi tablonun dışında kalıyor.
Eğitim-İş, 2025 yılı çocuk işçi sayısını TÜİK verilerinden yararlanarak hesapladığını belirtiyor. Sendikaya göre bütün yaş gruplarındaki kayıt dışı çalışan çocuklar hesaba katıldığında gerçek sayının 3 milyona yaklaşmış olabileceği değerlendiriliyor.
Bu tahmin, resmi bir kayıt olarak değil, Eğitim-İş’in mevcut veriler üzerinden yaptığı değerlendirme olarak raporda yer alıyor. Ancak yalnızca açıklanan rakamlar bile çocuk emeği sömürüsünün münferit değil, kitlesel bir sorun hâline geldiğini göstermeye yetiyor.
MESEM, çocuk emeğini işletmelere taşıyan sisteme dönüştü
Raporda, Mesleki Eğitim Merkezlerine kayıtlı 561 bin 288 öğrenciye özellikle dikkat çekildi. 15-17 yaş grubundaki 882 bin çocuk işçiyle MESEM kapsamındaki öğrenciler birlikte değerlendirildiğinde en az 1 milyon 443 bin 288 çocuğun zamanının önemli bir bölümünü okuldan çok işyerlerinde geçirdiği belirtiliyor.
“Mesleki eğitim” adı altında çocukların işletmelere yönlendirilmesi, eğitim ile çalışma arasındaki sınırı giderek ortadan kaldırıyor. Çocukların pedagojik gelişimi, güvenliği ve nitelikli eğitim hakkı; patronların ucuz, itaatkâr ve kolayca denetlenebilir işgücü ihtiyacının gerisine itiliyor.
MESEM modeli, çocuk emeği sömürüsünü önlemek yerine devlet desteğiyle kurumsallaştırdığı gerekçesiyle uzun süredir eleştiriliyor. İşyerlerinde ağır koşullara, iş kazalarına ve ölüm riskine maruz kalan çocukların “öğrenci” olarak gösterilmesi ise yaşanan sömürünün üzerini örtemiyor.
Bir çocuğun yeri üretim bandı, maden, sanayi sitesi ya da şantiye değil; güvenli, bilimsel, laik ve parasız eğitim sunan okuldur.
Yoksulluk çocukların kaderi değil, politik tercihin sonucudur
Rapordaki veriler, çocukların okuldan kopmasının bireysel veya ailevi bir tercih olarak açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bir aile temel gıda, kira, ulaşım ve okul masraflarını karşılayamıyorsa çocuğun çalışmak zorunda kalması “tercih” değil, ekonomik zorlamadır.
Çocuk yoksulluğunu büyüten düzen, ardından bu yoksulluğu çocuk emeğinin yaygınlaştırılmasının gerekçesi hâline getiriyor. Önce aileler yoksullaştırılıyor, ardından çocukların çalışması “meslek öğrenme”, “üretime katılma” veya “ara eleman yetiştirme” söylemleriyle normalleştiriliyor.
Bu düzen içinde çocuk, korunması gereken bir hak öznesi olarak değil; sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz emek kaynağı olarak görülüyor. Kamusal kaynaklar ücretsiz okul yemeğine, nitelikli eğitime, öğretmen istihdamına ve çocukların sosyal gelişimine ayrılmak yerine sermaye teşviklerine ve ayrıcalıklı kesimlere aktarılıyor.
Sonuçta zengin ailelerin çocukları nitelikli eğitime, kültürel etkinliklere ve güvenli bir geleceğe erişirken emekçi ailelerin çocuklarına yoksulluk, dışlanma ve erken yaşta çalışma dayatılıyor.
Eşit eğitim hakkı kâğıt üzerinde bırakılamaz
Eğitim hakkı, yalnızca çocuğun bir okula kayıtlı olmasıyla sağlanmış sayılmaz. Bir çocuğun eğitim hakkından gerçekten yararlanabilmesi için yeterli beslenmesi, güvenli bir evde yaşaması, ulaşım ve eğitim araçlarına ücretsiz ulaşması, çalışmak zorunda bırakılmaması gerekir.
Eşit eğitim hakkının sağlanabilmesi için:
- Okul öncesinden üniversiteye kadar eğitim tamamen parasız olmalı.
- Bütün öğrencilere ücretsiz, sağlıklı ve yeterli okul yemeği verilmeli.
- Eğitim materyalleri, ulaşım, barınma ve sosyal etkinlikler kamusal olarak karşılanmalı.
- Çocukların işyerlerine yönlendirilmesine son verilmeli.
- MESEM sistemi çocuk hakları ve eğitim hakkı temelinde yeniden ele alınmalı.
- Çocuk işçiliğiyle mücadelede etkin denetim ve caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı.
- Ailelerin insanca yaşayabileceği ücret ve sosyal güvence sağlanmalı.
- Tarikat, cemaat ve özel sektör yapılanmaları yerine bilimsel, laik ve kamusal eğitim güçlendirilmeli.
Eğitim-İş: Çocukların sömürülmesine izin vermeyeceğiz
Eğitim-İş, raporun sonuç bölümünde çocukların eğitim, yaşam ve çocuk olma haklarının ellerinden alındığını vurguladı. Sendika, çocukların patronların denetimi altında sömürülmesinin ve iş cinayetlerine açık hâle getirilmesinin kabul edilemeyeceğini belirtti.
Raporda şu kararlı mesaj öne çıktı:
“Çocukları eğitimden koparmanıza, yaşam ve çocuk olma haklarını ellerinden almanıza, çocukların patronların himayesi altında sömürülmesine izin vermeyeceğiz.”
Ortaya çıkan tablo açık: Çocukların yaşadığı yoksulluk kaçınılmaz değildir. Bu, emeğin değil sermayenin ihtiyaçlarını merkeze alan politikaların sonucudur. Çocukları yoksulluktan ve sömürüden kurtarmanın yolu ise yardım kampanyalarından değil; hak temelli sosyal politikalardan, örgütlü mücadeleden ve herkes için eşit, bilimsel, laik, nitelikli ve parasız kamusal eğitimden geçmektedir.
Kaynak: Eğitim-İş, “Yoksulluğun Gölgesinde, Sermayenin Sömürüsünde Kalan Çocuklar”, Nisan 2026
Haber Merkezi
