Akdeniz’de küçük bir ilçede tatildeydim. Tatilin en unutulmaz anları deniz, koylar ya da gün batımları değil, sabah sesleriydi. Horoz, kuşlar, uzaktan gelen bir köpek sesi… Şehirde gürültünün içinde birbirinden ayıramadığımız, hatta bir süre sonra duymamayı öğrendiğimiz sesler orada sabahın kendisiydi. İlk birkaç gün insanın kulağı yabancılık çekiyor. Sonra fark ediyorsunuz; burada sabah telefon alarmıyla başlamıyor. Bir yerlerde hayat sizden önce uyanmış oluyor.
Kahvaltı da benzer bir sadelik taşıyordu. Domates, peynir, zeytin, ekmek… Son yıllarda “iyi yaşam” başlığı altında yeniden keşfedilip bize oldukça pahalı biçimde satılan pek çok şey, orada gündelik hayatın sıradan parçalarıydı. Kimse buna sağlıklı yaşam rutini demiyordu. İnsanlar kaç adım attığını hesaplamadan yürüyor, mevsiminde ne varsa onu yiyordu. Tam o günlerde Mavi Bölgeler üzerine okuyordum.
Okinawa, Sardinya, İkarya, Nicoya ve Loma Linda… İnsanların 90, hatta 100 yaşını aşma oranlarının yüksek olduğu söylenen yerler. Okudukça bulunduğum küçük Akdeniz ilçesiyle bu anlatı arasında ister istemez bir bağ kurdum. Daha sakin bir hayat, daha az işlenmiş gıda, gündelik hareket, insanların birbirini tanıması, doğanın hâlâ yaşamın içinde olması… Bir sabah horoz sesini dinlerken insan gerçekten uzun yaşamanın sırrının böyle bir hayatta olduğuna inanabiliyor.
Sonra Saul Justin Newman’ın araştırmalarına denk geldim ve romantik Akdeniz sabahına nüfus kayıtları karıştı.
Newman yıllardır olağanüstü yaşlılık verilerinin güvenilirliğini inceliyor. Sorduğu soru, Mavi Bölgeler üzerine kurulmuş bütün o güzel sofraların yanında fazlasıyla sıradan duruyor: Bu insanların gerçekten söylediğimiz yaşta olduğundan emin miyiz?
Yüz yıl geriye gidildiğinde bu sorunun cevabı bugünkü kadar kolay değil. Düzenli tutulmamış nüfus kayıtları, eksik doğum belgeleri, bildirilmeyen ölümler, birbirini tutmayan resmi kayıtlar var. Bir de ölen yakınların emekli maaşlarının alınmaya devam edilebilmesi için ölüm bildirimlerinin yapılmadığı örnekler çıkıyor karşımıza. Uzun yaşam üzerine başlayan okuma böylece zeytinyağından çıkıp nüfus müdürlüğüne, oradan da yoksulluğa uzanıyor.
Yunanistan’da yapılan denetimlerde, kayıtlarda çok ileri yaşlarda görünen binlerce emeklinin aslında hayatta olmadığı ortaya çıkmıştı. Japonya’da da yüz yaşını geçtiği düşünülen çok sayıda insanın yıllar önce öldüğü hâlde resmi kayıtlarda yaşamaya devam ettiği anlaşılmıştı. Newman’ın çalışmasında dikkat çektiği noktalardan biri de kayıt sistemlerinin zayıf olduğu ve yoksulluğun yüksek seyrettiği bazı yerlerde, kâğıt üzerinde olağanüstü yaşlı insanların sayısının artması.
Bunu yalnızca bir sahtekârlık hikâyesi olarak okumak bana eksik geliyor. Ölmüş bir yakının emekli maaşının geride kalan aile için geçim aracına dönüşmesi, aynı zamanda o ailenin nasıl bir ekonomik düzenin içinde yaşadığını da anlatıyor. Sosyal korumanın zayıf, gelirin yetersiz olduğu yerde ölümün bile aile bütçesine dâhil edildiği tuhaf ve acımasız bir tablo çıkıyor ortaya.
Mavi Bölgelerin parlatılmış görüntüsüyle bu gerçeklik yan yana geldiğinde insanın zihninde tuhaf bir çatlak oluşuyor. Akdeniz güneşinin altında oturan yaşlıları, bahçeden toplanmış domatesleri, zeytinyağını, kalabalık sofraları görmeyi seviyoruz. Bu görüntünün insana verdiği bir güven de var: Hayatımda birkaç şeyi değiştirirsem ben de daha sağlıklı ve daha uzun yaşayabilirim.
Biraz daha iyi beslenirim, yürürüm, stresten uzak dururum, uykuma dikkat ederim…
Söylenenlerin sağlık açısından karşılığı elbette var. Fakat insanın bunları yapabileceği bir hayatı olup olmadığı pek sorulmuyor. Üç vardiya çalışan birinin düzenli uyumasından, on iki saat çalışan birinin günlük yürüyüşünden, kirasını ödedikten sonra elinde çok az para kalan bir ailenin kaliteli beslenmesinden söz ederken hayatın maddi koşulları bir anda görünmez hâle geliyor.
Markette peynirin fiyatına bakıp geri bırakan insana Akdeniz tipi beslenmenin faydalarını anlatmanın garip bir tarafı var.
Sağlığı bireysel tercihler üzerinden konuşmaya başladığımızda sorumluluk da bütünüyle bireyin omuzlarına yükleniyor. Hastalandıysa iyi beslenmemiştir, kilo aldıysa yeterince hareket etmemiştir, stresliyse hayatını yönetememiştir, iyi uyuyamıyorsa uyku düzenini kuramamıştır. Çalışma saatleri, ücretler, barınma koşulları, işsizlik, güvencesizlik, hava kirliliği ve sağlık hizmetlerine erişim görüntünün dışına çıkıyor. Geriye kendi bedenini yeterince iyi yönetememiş insan kalıyor.
Bu bakışın piyasa açısından kullanışlı bir tarafı da var. İnsanların yaşam koşullarını değiştirmek yerine yaşam biçimlerini değiştirmelerini isteyebilirsiniz. Ardından bunun ürünlerini de satabilirsiniz: kitaplar, takviyeler, diyetler, uygulamalar, detokslar, uyku programları, inziva kampları, uzun yaşam kürleri… İnsan ölümlü olduğunu kabullenmekte zorlanıyor; piyasa ise insanın bu zayıf noktasını uzun zamandır biliyor. Artık yalnızca gençliği değil, uzun ömrü de satıyor.
Mavi Bölgeler de zamanla bilimsel bir araştırma alanının dışına taşarak bu anlatının güçlü parçalarından biri hâline geldi. Yine de Newman’ın çalışmalarından hareketle “Mavi Bölgeler yalandır” demek doğru olmaz. Onun eleştirilerine itiraz eden demograflar, Sardinya ve Nicoya gibi bölgelerde yaşların yalnızca kişisel beyanlarla belirlenmediğini; resmi nüfus kayıtlarının, kilise arşivlerinin ve aile soy ağaçlarının karşılaştırıldığını söylüyor. Hatalı kayıtların ayıklandığını ve uzun yaşam kümelenmelerinin buna rağmen varlığını koruduğunu savunuyorlar.
Bu tartışma benim için “Kim haklı?” sorusundan bir süre sonra uzaklaştı. Okinawa’da yaşayan yaşlı bir kadının hayatından birkaç yiyeceği seçip dünyanın geri kalanına uzun yaşam reçetesi çıkarmak zaten başlı başına sorunlu görünüyor. O kadının ne yediği kadar nasıl bir toplumsal hayatın içinde yaşadığı, ne kadar çalıştığı, ailesiyle ilişkisi, sağlık hizmetine erişimi, yaşlandığında nasıl korunduğu da o ömrün parçası.
İnsan bedeni yaşadığı toplumdan bağımsız değil. Ne yediğimiz kadar o yiyeceğe nasıl ulaştığımız, kaç adım attığımız kadar günün kaç saatini çalışarak geçirdiğimiz, arkadaşlarımızla ne kadar görüştüğümüz kadar buna ayıracak zamanımızın olup olmadığı da sağlığımızın içinde. Yaşlandığımızda ailemizle aynı sofraya oturmak kadar, emekli maaşımızla o sofrayı kurup kuramadığımız da önemli.
Tatilden döndükten sonra o sabahları düşündüğümde aklımda hâlâ horoz ve kuş sesleri var. Şehirde uyandığım ilk sabah ise onların yerini trafik, telefon alarmı ve yetişmem gereken işler aldı. İki hayat arasındaki farkı yalnızca “daha sağlıklı yaşamayı seçmekle” açıklayamayacağımız çok açık.
İnsanlara yüz yıl yaşamanın yollarını anlatmayı seviyoruz ama o yüz yılın nasıl geçirileceği üzerine daha az konuşuyoruz. Kaç yıl yaşadığımız kadar, o yılların kaçını çalışarak geçirdiğimiz, kaçında borç düşündüğümüz, kaçında dinlenebildiğimiz, kaçında sağlık hizmetine ulaşabildiğimiz ve kaçında gerçekten kendimize ait bir zamanımız olduğu da önemli.
Mavi Bölgeler üzerine okumaya Akdeniz’de bir sabah başladım. Uzun yaşamın sırrını anlatan güzel bir hikâye okuyacağımı düşünüyordum. Sonunda vardığım yer biraz farklı oldu.
Ömrün biyolojisi olduğu kadar ekonomisi, siyaseti ve sınıfı da var.
Yüz yıl yaşamanın sırrını aramaya devam edebiliriz. Ben önce o yüz yılın nasıl bir hayat olacağını konuşmayı tercih ederim.