Bu şehirde yerel basını ilk kez bugün eleştirmiyorum.
Yıllar önce, bir kadın cinayetinin haberleştirilme biçimini eleştirmiştim. Çünkü ortada yalnızca kötü yazılmış bir haber değil, gazeteciliğin neyi görünür kıldığına dair ciddi bir sorun vardı.
Manşet şöyleydi:
"Oryantal İpek'i 2 çocuk babası dostunu yaşadığı apartta öldürdü."
Bugün bile o manşeti unutmuş değilim.
Çünkü haberde öldürülen kadının yaşam hakkı değil, mesleği öne çıkarılıyor; fail ise "iki çocuk babası", "fabrika işçisi", "dostu" gibi ifadelerle anlatılıyordu. Haber ilerledikçe kadın değil, kadının yaşam biçimi tartışma konusu hâline geliyor; erkek şiddeti ise neredeyse arka plana itiliyordu.
O gün şunu söylemiştim: Gazetecilik, faili anlamaya çalışırken mağduru yeniden yargılayan bir dile teslim olamaz.
Aradan yıllar geçti.
Bugün aynı şehirde bu kez başka bir tartışma yaşıyoruz.
24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı kapsamında düzenlenen programda Sakarya Valisi Rahmi Doğan, Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar ve SATSO Başkanı Akgün Altuğ, yerel basına yönelik eleştirilerde bulundu. Konuşmaların ardından başlayan tartışma kısa sürede "Basın özgürlüğüne müdahale mi ediliyor?" sorusuna dönüştü.
Bize göre asıl soru bu değil.
Asıl soru şu:
Bu eleştiriler neden bu kadar çok insanda karşılık buldu?
Çünkü hiçbir meslek yalnızca alkış bekleyemez. Gazetecilik de buna dahildir.
Basın özgürlüğünü dün de savunduk, bugün de savunuyoruz. Gazetecilerin baskı altında çalışmasını, haber nedeniyle yargılanmasını ya da susturulmasını kabul etmiyoruz. Ancak basın özgürlüğü, gazeteciliğin eleştirilemeyeceği anlamına da gelmez.
Gazetecilik, gücü kim kullanıyorsa ona soru sorabildiği ölçüde anlamlıdır. Kamu adına denetleme görevini yerine getirebildiği ölçüde toplumsal güven üretir. Çünkü güven, gazeteciliğin en önemli sermayesidir.
Kadın cinayetlerinden çevre mücadelelerine, belediye meclislerinden iş cinayetlerine kadar yıllardır aynı soruyla karşılaşıyoruz:
Haber gerçekten kamu yararı için mi yapılıyor, yoksa gündemi belirleyen güç odaklarının önceliklerine göre mi şekilleniyor?
Bugün sorun, haberin kimin tarafından yazıldığı değil; kimin gündemini taşıdığıdır.
Aynı açıklamalar, aynı başlıklar ve aynı bakış açısıyla hazırlanan haberler onlarca internet sitesinde peş peşe yayımlanırken, halkın gerçek gündemini merkeze alan gazetecilik giderek istisnaya dönüşüyor.
Bunun en somut örneklerinden biri Kızanlık Mahallesi'nin yıllardır sürdürdüğü çevre mücadelesiydi.
Kızanlık halkı, yaşam alanlarını korumak için uzun süre direndi. Ancak bu mücadele yerel basında hak ettiği ölçüde yer bulmadı. Halkın dile getirdiği çevre sorunları çoğu zaman görünmez kalırken, tartışmaların siyasi polemik kısmı öne çıkarıldı.
Daha çarpıcı olanı ise Kızanlık Mahallesi'nin çevre sorunlarının konuşulduğu Hendek Belediye Meclisi toplantısının bazı yerel gazetelerde "Başkan taşı gediğine koydu" başlığıyla haberleştirilmesiydi.
Oysa o günün asıl haberi, kimin kime cevap verdiği değil; Kızanlık halkının dile getirdiği çevre sorunları, yöneltilen sorular ve bu sorulara verilen yanıtlardı. Gazetecilik, tartışmayı kazananı ilan etmekten önce toplumun hangi sorunlarla karşı karşıya olduğunu görünür kılabilmelidir. Siyaseti bir müsabaka gibi aktarmak, kamu yararını geri plana iter.
Kızanlık süreci bize yalnızca yerel basının haber tercihlerini değil, siyasetin basına bakışını da gösterdi.
Bu süreçte özgün haberciliği küçümseyen, gazeteciyi kamu adına soru soran bağımsız bir meslek insanı olarak değil, gerektiğinde kullanılacak bir araç gibi gören bir siyaset anlayışına da tanık olduk. "Bunlar kim ki, ben asıl basını getiririm." anlayışıyla verilen sözler, gazeteciliğin niteliğini haberin doğruluğuyla değil, siyasetçinin harekete geçirebildiği medya gücüyle ölçüyordu.
Ancak Kızanlık halkı bu söylemlere itibar etmedi. Mücadelesini siyasal gösterilere değil, kendi haklılığına ve dayanışmasına yaslayarak sürdürdü.
Oysa gazeteci, bir siyasetçinin kürsüsü, masası ya da taşıyıcısı değildir.
Görevi iktidarın, muhalefetin ya da herhangi bir siyasal çevrenin sözcülüğünü yapmak değil; gerektiğinde hepsine aynı mesafeden soru sorabilmektir. Bir siyasetçinin gazeteciyi kendi nüfuzunun uzantısı gibi görmesi ne kadar sorunluysa, gazetecinin de bu role razı olması o kadar sorunludur. Basının güven kaybetmesinin nedenlerinden biri de gazeteciyi bağımsız bir denetim mekanizması yerine siyasi mücadelenin aparatı olarak gören bu anlayıştır.
Aynı durum kadın cinayetlerinde, iş cinayetlerinde ve çevre mücadelelerinde de karşımıza çıkıyor. Ne zaman kamu yararını ilgilendiren meseleler geri plana itiliyor; yerine siyasi polemikler, sansasyon ve kişisel ilişkiler öne çıkarılıyorsa gazetecilik toplumsal meşruiyetini de kaybetmeye başlıyor.
Yıllar sonra yapılan akademik çalışmalar da Sakarya yerel basınında kadına yönelik şiddet haberlerinde kullanılan dilin ve haber çerçevesinin önemli sorunlar taşıdığını ortaya koydu.
Demek ki mesele birkaç köşe yazarının eleştirisi değil; gazeteciliğin kendi içinde uzun zamandır biriktirdiği yapısal sorunlardır.
Bu nedenle 24 Temmuz'da yapılan eleştirilerin toplumda karşılık bulmasını yalnızca konuşmayı yapan isimlerle açıklamak mümkün değil. İnsanlar aslında yıllardır karşılaştıkları gazetecilik pratiğine tepki veriyor.
Elbette siyasetçilerin ya da kamu yöneticilerinin basına yönelik her eleştirisi doğru kabul edilemez. Gücü elinde bulunduranların basın üzerinde baskı kurma girişimlerine karşı çıkmak demokratik bir sorumluluktur.
Ancak gazetecilik de eleştirilemez değildir.
Toplumun güvenini kaybeden bir basın, yalnızca dış baskılar nedeniyle değil, kendi yayın anlayışı nedeniyle de güç kaybeder. Güven açıklamalarla değil, yıllar içinde üretilen gazetecilikle kazanılır.
Çözüm, iktidara yakın ya da muhalefete yakın medya yaratmak değildir. Çözüm; halk adına soru sorabilen, kamu yararını her türlü ilişkinin üzerinde tutabilen, siyasetin aparatı olmayı reddeden ve gerektiğinde kendi alışkanlıklarını da sorgulayabilen bir gazeteciliği güçlendirmektir.
Çünkü gazetecilik yalnızca olup biteni aktarmak değildir. Toplumun hangi gerçeği görüp hangisini görmeyeceğine de etki eden bir kamu görevidir.
Yerel basın, kendisine yöneltilen her eleştiriyi bir saldırı olarak görmek yerine, bu eleştirilerin neden toplumda karşılık bulduğunu sormaya başladığında gerçek tartışma da başlayacaktır.