Neyden kurtulduk? Sevr’in 106. yılında tarih konuşuyor

Yasemin Merkit

10-08-2026 10:37

Bugün, Sevr Barış Antlaşması’nın imzalanmasının üzerinden tam 106 yıl geçti.

Peki biz, bu antlaşmanın ne anlama geldiğinin vebu antlaşmanın dayattığı koşullardan kurtulabilmek için verilen büyük mücadelenin ne kadar farkındayız?

“Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir” der Mustafa Kemal Atatürk.

Peki gerçekten tarih yazanlar, tarih yapana bağlı kalıyor mu? Yoksa bilerek ve isteyerek gerçekler çarpıtılıyor mu?

Hatırlar mısınız, bir zamanlar bir tarihçi vardı. “Keşke Yunanlar galip gelseydi” diye bir söylemi olmuştu.

Zaman zaman ülkemizde bu tarz trajikomik tarih yüzleşmeleri yapabiliyoruz.

Bugün hâlâ Lozan Antlaşması’nın madenlerle ilgili gizli maddeleri olduğu gibi paranoyalardan kurtulamıyorsak, belki de önce gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor.

Osmanlı Devleti, büyük bir dünya savaşından yeni çıkmıştı. Üstelik uzun süredir dışa bağımlı bir ekonomiyle, yarı sömürge hâline gelmiş bir devlet olarak varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı’nın içine düştüğü durum, sömürgeci devletlerin iştahını daha da kabartmıştı.

Üstelik Osmanlı’yı nasıl paylaşacaklarının planlarını savaş bitmeden önce, yaptıkları gizli anlaşmalarla ortaya koymuşlardı.

Paris’te barış anlaşmalarını hazırlamak üzere bir araya gelen galip devletler, Osmanlı’yı nasıl paylaşacakları konusunda bile kolayca anlaşamıyordu. Herkes bu büyük mirastan en iyi payı almak için birbirleriyle mücadele ediyordu. Osmanlı toprakları, adeta paylaşılması gereken bir ganimet gibi görülüyordu.

Sonunda ortaya çıkan Sevr, yalnızca bir barış antlaşması değildi.

Adı “barış”tı ama içeriği bir devletin siyasal, askerî ve ekonomik varlığını neredeyse ortadan kaldıracak kadar ağırdı.

Halkın savunma gücünü kırmak için her şey düşünülmüştü: Ordu dağıtılacak, silahlara el konulacak, ulaşım ve haberleşme denetim altına alınacak, ülkenin doğusunda yeni siyasi yapılar kurulmasının önü açılacak ve Osmanlı topraklarının çeşitli bölgeleri İtilaf Devletlerinin müdahalesine açık hâle getirilecekti.

Böylesine ağır bir antlaşma Osmanlı Devleti adına imzalandı.

Ama halk emperyalizme karşı sessiz kalmadı.

Tam tersine, ayağına vurulmak istenen bu prangalardan kurtulmak için varını yoğunu ortaya koydu. Elinde kalan son imkânlarla mücadele etti. Büyük acılar, yokluklar ve kayıplar pahasına savaştı.

Ve kazandı.

Bir ölüm fermanı niteliğindeki Sevr’i kabul etmeyen Anadolu halkı, bütün dünyaya bir şeyi gösterdi: Bir devletin kaderi, yalnızca masalarda oturanların imzasıyla belirlenemez. O devletin halkı ayağa kalktığında, en güçlü görünen emperyalist planlar bile bozulabilir.

Peki biz bugün neden halkın kazandığı bu büyük zaferi küçümsemeye çalışıyoruz?

Neden düşmanın galip gelmesini isteyen bir zihniyeti normalleştirmeye çalışıyoruz?

Neyin ve kimin düşmanlığıdır bu?

Biz, bizi kurtaran bir mücadeleden söz ediyoruz.

Bizi elimizi kolumuzu bağlayacak bir antlaşmayı kabul etmeyerek verdiğimiz mücadeleden…

Ben Kurtuluş Savaşı’nı anlayabilmek, bu halkın ne büyük zorluklarla mücadele ettiğini görebilmek için özellikle Tekâlif-i Milliye Emirlerini çok önemli buluyorum.

Çünkü o emirler, savaşın gerçek bedelini bize gösteriyor.

Halktan elinde ne varsa istenmiştir. Zaten çoğunun elinde neredeyse hiçbir şey yoktur. Yine de vermiştir. Elindeki yiyeceği, giyeceği, hayvanı, aracını… Neyine sahipse, bu büyük mücadelenin hizmetine sunmuştur.

Çünkü parola belliydi:

Ya istiklal ya ölüm.

Sevr’in imzalanmasının üzerinden bugün 106 yıl geçti.

Adı barış olan ama içeriğiyle barışı çağrıştırmayan Sevr, 106 yıl önce bugün büyük bir aymazlıkla kabul edildi.

Çünkü onu kabul edenler halkın gücüne güvenmek yerine emperyalist devletlerin merhametine sığındılar.

Hatta —iyi niyetle söyleyelim— bu aymazlar, halkın mücadelesini engellemek için sömürgeci devletlerle iş birliği yaptılar. Halkın elinden silahı almak, direnişi sona erdirmek ve Anadolu’daki mücadeleyi bastırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Ama onlara en iyi cevabı yine halk verdi.

Savaşarak.

Direnerek.

Ölerek.

Ve sonunda kazanarak.

Bu yüzden bugün Sevr’i yalnızca bir antlaşma olarak hatırlamak bana yetmiyor.

Sevr, bize neye karşı mücadele edildiğini hatırlatmalı.

Kurtuluş Savaşı’nı anlamak istiyorsak önce Sevr’i anlamalıyız.

Çünkü Kurtuluş Savaşı, boşlukta ortaya çıkmış romantik bir kahramanlık hikâyesi değildi.

Bir dayatmaya karşı verilen cevaptı.

Bir teslimiyet ihtimaline karşı direnişti.

Ve en önemlisi, halkın kendi kaderini başkasının merhametine bırakmayı reddetmesiydi.

Bugün 10 Ağustos.

Sevr’in 106. yılı.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en basit soru şu:

Biz neyi kutladığımızı değil, neyi reddederek kazandığımızı gerçekten biliyor muyuz?

DİĞER YAZILARI Kendi Karanlığını Yazanlar 6: Stefan Zweig 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar 5: Virginia Wolf 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar 4: Nilgün Marmara 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar 3: Sadık Hidayet 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar 2: Zafer Ekin Karabay 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar I: Sylvia Plath 01-01-1970 03:00 Paris’te Gece Yarısı: Geçmişin Büyüsü, Bugünün Yalnızlığı 01-01-1970 03:00