Kendi Karanlığını Yazanlar 2: Zafer Ekin Karabay

Yasemin Merkit

01-05-2026 05:00

Ah canım Zafer… Son mektubunda “Yerleşik Yabancıydım her yere Metin abi…” diye başlamıştın. O cümlenin daha ilk anında, ait olamamışlığın bütün yükü omuzlarıma çökmüştü sanki. Ardından “Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için” diyordun; sana varabilmenin bile ateşten geçmekle mümkün olduğu bir yerden sesleniyordun bana.

Ama bıraktığın o son mektupta beni en derinden yaralayan şey yalnızca acının kendisi değildi. Asıl, uzun süre etkisinden çıkamadığım ve seni gerçekten yakından tanıdığıma inanmama neden olan, o tek cümlendi: “Daha ne kadar dayanabilirdim. Herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama.”

İşte insan bazen birini en çok, kurduğu tek bir cümlede tanıyor. Senin o sözlerinde sadece yorgunluk yoktu; dünyanın hoyrat düzenine, insanların birbirinin yarası üstüne kurduğu saadete karşı duyulan derin bir kırgınlık vardı. Bu öyle sıradan bir sitem değildi; yaşamın kendisine yöneltilmiş, içi yanmış bir ruhun son itirazıydı.

Bu cümlelerin sahibi; şair, akademisyen Zafer Ekin Karabay’dı. Belki de adını, kendi kurduğu o kırılgan ama sarsıcı cümlelerin yankısında yeniden duyacağız. Zafer, henüz yirmi dokuz yaşındayken hayata veda etmeyi seçti. Gidişini bile sessiz bir şiir gibi kurmuştu sanki; ardında bıraktığı satırlarda, özellikle “Şubatta Saklambaç” adlı kitabında sakladığı o vedada, gideceği tarihi çoktan kendi içine gizlemişti.

Gelecek vadeden bir şairdi Zafer Ekin Karabay. Şiirleriyle birçok ödül kazanmış, kelimelerin içinde kendine özgü bir yankı yaratmayı başarmıştı. Sesinde biraz kırılganlık, biraz öfke, biraz da derin bir çocukluk vardı sanki; “Biraz sesim, biraz da annem değil misin benim?” diye sorduğu Sylvia Plath’a duyduğu yakınlık da belki tam burada anlam kazanıyordu: Hayatın ağırlığını yalnızca taşımak değil, onu sözcüklere dönüştürerek görünür kılmak.

Zafer, yaşamın neresinden yaralandığını çok önceden kâğıda bırakmış gibiydi. Sanki ne zaman gideceğini değil de, neden bu kadar yorulduğunu satır aralarında usulca anlatıyordu. Çünkü bazı vedalar ansızın verilmez; insan bazen kendi içindeki kırılmayı uzun zaman boyunca yazar.

Belki de o, çoğumuzun görmezden gelerek yaşamayı seçtiği haksızlıkların ağırlığını fazlasıyla derinden hissetti. Dünyanın, kimi zaman başkalarının acısı pahasına kurduğu o bencil düzen karşısında duyduğu öfke; yalnızca bireysel bir kırgınlık değil, varoluşsal bir itirazdı. Bu yüzden ardında bıraktığı soru hâlâ rahatsız edici: Gitmek gerçekten bir kaçış mıydı, yoksa hayatın katlanılmaz yüküne karşı gösterilmiş son bir tepki mi?

Belki de bazen gitmeyi seçmek, sanıldığı kadar kolay değildir. Hatta kimi zaman kalmaktan daha fazla cesaret ister. Çünkü yaşamak her zaman direnmekse, gitmek de bazen insanın kendi sınırına ulaştığını kabul etmesidir. Ve belki de asıl trajedi burada başlar: Seçim şansı varmış gibi görünen bir dünyada, çoğu insanın aslında yalnızca korktuğu için kaldığını fark ettiğimiz yerde.

“Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu unutuyorum, yaşamanın da.” diye yazan Zafer Ekin Karabay, yaşamanın ona vadettiklerini kabullenmek yerine gitmeyi tercih etti. Belki de onun için mesele yalnızca yaşamak değil; yaşamın sunduğu yükü, adaletsizliği, kırgınlığı ve insanın içine usul usul çöken o ağır yorgunluğu kabul edip etmemekti. Bazı ruhlar vardır; dünya ile arasına mesafe koymaz, aksine her şeyi fazla derinden hisseder. Ve bazen tam da bu yüzden, hayatın sıradan saydığı acılar onlar için katlanılması daha zor bir ağırlığa dönüşür.

Ama ardından kalan şey, yalnızca bir gidiş değildir. Şiirleri hâlâ bir yerlere dokunabiliyorsa, bu onun dünyaya tamamen susmadığını gösterir. Belki bedenen gitti; ama kelimeleri, o kırılgan ve sert bakışı, yaşamla kurduğu sancılı hesaplaşma hâlâ birilerinin içinde yankı buluyor. Çünkü gerçek şairler bazen hayattan çekilseler bile, cümleleri yaşamaya devam eder.

Onun dünyayı gördüğü pencereyi değiştirebilmek mümkün müydü, bilinmez. Belki de asıl mesele değiştirmek değil, o pencereden bakmanın ne kadar yorucu olabileceğini anlamaya çalışmaktı. Bazı insanlar dünyayı yalnızca olduğu gibi görmez; fazlasını görür, derinini hisseder, susturulmuş acısını da fark eder. Ve belki Zafer’i anlamaya çalışmak biraz da burada başlıyor: Gitmesini yalnızca bir vazgeçiş gibi değil, dünyayla kurduğu ağır ilişkinin içinden okumaya çalışmakta.

Belki çoğumuz onun kadar açık söyleyemiyoruz; ama bazı cümleler tam da bu yüzden içimize yerleşiyor. Çünkü insan bazen bir şairin kelimelerinde, kendi sustuğu yerleri buluyor.

Belki Zafer’in ardından geriye kalan en gerçek şey şu: Bazı insanlar bu dünyadan gider, ama kurdukları cümleler kalmayı sürdürerek yaşamın tam ortasında, bize hem kendi karanlığımızı hem de görmezden geldiklerimizi hatırlatır.

 

DİĞER YAZILARI Kendi Karanlığını Yazanlar 4: Nilgün Marmara 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar 3: Sadık Hidayet 01-01-1970 03:00 Kendi Karanlığını Yazanlar I: Sylvia Plath 01-01-1970 03:00 Paris’te Gece Yarısı: Geçmişin Büyüsü, Bugünün Yalnızlığı 01-01-1970 03:00