Bugün karanlık yoğun: Yarın ışık filizlenir!
Bugün zincir ağır: Yarın özgürlük doğar!
Bugün sömürü derin: Yarın eşitlik yükselir!
Bizim sözümüz açıktır:
Emeğin dünyası kurulacak!
Sömürüye son, özgürlüğe yol!
Yaşasın işçi sınıfının birliği!
Yaşasın dayanışma, yaşasın mücadele!
Toprağa düşen bir tohum, yalnızca doğanın değil, tarihin de kalbine düşer. O küçücük varlık, karanlığın içinde sabırla bekler; kökleriyle direnir, filizlenir, göğe doğru yükselir. Her kök, dayanışmanın damarlarıdır; her dal, mücadelenin uzanan elleri; her yaprak, kolektif bilincin nefesidir.
İşte 1 Mayıs, bu döngünün en berrak ifadesidir. İşçi sınıfının alın teriyle yoğrulan tohum, kapitalizmin karanlığında filizlenir; gövdesiyle sömürüye karşı yükselir; meyvesiyle özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin kaçınılmazlığını müjdeler.
Kapitalizmin çatırdadığı bir dönemdeyiz. Kriz artık yalnızca rakamlarda değil; insanların yüzlerinde, fabrikaların kapılarında, evlerin mutfaklarında, gençlerin umutsuzluğunda, kadınların güvencesizliğinde, öğretmenlerin itibarsızlaştırılmasında ve çocukların geleceksizliğinde kendini gösteriyor. Tarihsel materyalizmin en temel önermesi yeniden doğrulanıyor: toplumsal bilinç, toplumsal varlığın ürünüdür. Ve bugün işçi sınıfının varlığı, kapitalizmin bütün çelişkilerini çıplak biçimde görünür kılıyor.
Adorno’nun kültür endüstrisi analizini hatırlamak gerekir. Kapitalizm yalnızca sömürmüyor; aynı zamanda bilincimizi kuşatıyor, yanlış ihtiyaçlar üreterek gerçek ihtiyaçlarımızı görünmez kılıyor. Medya, popüler kültür ve dijital platformlar bireyciliği özgürlük gibi sunarken, yoksulluğu kader, sömürüyü normal gösteriyor. İşte bu nedenle 1 Mayıs, ekonomik taleplerin ötesinde bilincin özgürleşmesinin de günüdür.
Türkiye’de işçi sınıfı bugün en ağır sömürü koşullarında yaşamaktadır: asgari ücret kıskacı, borç batağı, barınma krizi, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma… Ama aynı zamanda en büyük direniş potansiyelini de taşımaktadır. Grevler artıyor, fabrika işgalleri çoğalıyor, kadın işçiler ön saflara geçiyor, genç işçiler örgütleniyor, mahalle komiteleri yeniden kuruluyor. Bu ülkenin en ağır sömürülenleri, aynı zamanda en büyük dönüşümün taşıyıcılarıdır.
Bu direnişin güncel ve somut örneklerinden biri Doruk Madencilik işçilerinin yürüyüşüdür. Eskişehir’den Ankara’ya doğru yola çıkan işçiler, ödenmeyen maaşlarını, gasp edilen tazminatlarını ve haklarını talep etmek için kilometrelerce yürüdüler. “Biz hırsızlık yapmıyoruz, alın terimizi istiyoruz” sözleri, bu mücadelenin özünü ortaya koydu. Polis müdahalelerine, baskılara rağmen geri adım atmadılar. Doruk işçilerinin yürüyüşü, yalnızca kendi haklarının değil, tüm işçi sınıfının kolektif iradesinin sembolü oldu. Bu direniş, 1 Mayıs’ın tarihsel anlamıyla birleşerek, işçi sınıfının yeniden sahneye çıkışının canlı bir örneğini sundu.
1 Mayıs’ın çağrısı, yalnızca ücret artışı ya da çalışma saatlerinin düzenlenmesi değildir. 1 Mayıs, yeni bir toplumsal düzenin kurulma iradesinin ilanıdır. Üretim araçlarının toplumsallaştırılması, işçi denetimi, demokratik planlama ve kamusal kaynakların eşit dağıtımı ekonomik temelini oluştururken; kolektif dayanışma kültürünün inşası ve sınıf bilincinin yeniden kurulması bu dönüşümün zorunlu bileşenleridir.
Bugün sokaklara çıkan her işçi, her kadın, her genç, her öğretmen ve her çocuk; yalnızca kendi geleceği için değil, bu ülkenin ve dünyanın geleceği için yürüyor. Çünkü tarih, insanların kendi maddi yaşam süreçlerini değiştirdikleri ölçüde değişir. Ve bugün o değişimin zamanı gelmiştir.
Yoksulluğa, güvencesizliğe, sömürüye, otoriterliğe ve kültürel tahakküme karşı yalnızca itiraz edilmiyor. Yeni bir toplumsal düzeni kurma iradesi de ilan ediliyor. Tarihi yeniden yazacak olanlar bellidir: üretenler, emek verenler, sömürülenler, dışlananlar… Yani işçi sınıfı.
Karanlıktan filizlenen umut, Doruk işçilerinin yürüyüşünde, öğretmenlerin direnişinde, çocukların ve gençlerin geleceğinde ve işçi sınıfının kolektif mücadelesinde büyüyor. Güzel günler kaçınılmazdır.
Yaşasın 1 Mayıs!
Pusula Bülten ekibi olarak Doruk Madencilik işçilerini dayanışmayla selamlıyoruz!