Feminizm, her ne kadar adında “kadın”ı ifade eden bir kavram taşısa da feminist mücadeleye yalnızca kadınların mücadelesi olarak bakmamak gerekir. Bu hareketi sosyoloji ve pedagoji başta olmak üzere hukuk, ekonomi ve siyaset alanları içinde de ele almak gerekir.
Çünkü kadınların mücadelesinde kadını yalnız bırakmak, sınıf mücadelesi verdiğini söyleyen her sosyalist açısından ağır bir çelişki, hatta bir ihanet vesikasıdır.
Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez.
Kadının yaşam hakkı güvence altına alınmadan, emek sömürüsü ortadan kaldırılmadan eşitlik, yalnızca kâğıt üzerinde kalan bir kavram olmaktan öteye geçemez.
ŞİDDETİ SADECE “KÖTÜ ERKEK”LE AÇIKLAMAK
Türkiye'de artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin faillerini yalnızca “eğitimsiz, kötü, suçlu erkekler” olarak görmek ve bu olaylara yalnızca kriminal bir dosya olarak yaklaşmak, bu şiddet ve cinayetlerin önüne geçilemeyeceğini öngörmemizi gerektirir.
Bu cinayetler ve şiddet konusunda devletin yaklaşımına baktığımızda karşımıza çıkan tabloyu sorgulamak gerekir. Erkek şiddetinin önüne geçmek yerine, suçun işlenmesinden sonra cezalandırmayı merkeze alan bir hukuk anlayışı, kadınların yaşam hakkını güvence altına almaya yetmez.
Hukukun varlığı elbette gereklidir. Fail cezalandırılmalıdır. Ancak yalnızca cezalandırmaya dayalı bir yaklaşım, cinayetleri önlemeye yetmez.
Çünkü sosyal devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra ceza vermek değil, o suçu mümkün kılan koşulları da ortadan kaldırmaktır.
Eğer hukuk düzeni kadınların yaşam hakkını fiilen korumuyor, şiddet uygulayan erkeklerin tehdit, takip ve saldırılarına karşı kadınların güvenliğini sağlayamıyorsa burada yalnızca bireysel bir suçtan söz edemeyiz.
Kadın cinayetleri politiktir.
Çünkü kadınların yaşam hakkını güvence altına almak, devlet politikalarının doğrudan konusudur.
EĞİTİM SİSTEMİ NASIL BİREYLER YETİŞTİRİYOR?
Bir başka temel mesele ise eğitimdir.
Eğitim sistemi sürekli değişen, bilimsel ve laik niteliği tartışma konusu olan, çocukların eleştirel düşünme yeteneğini geliştirmek yerine onları dogmatik kalıplara sıkıştıran bir yapıya dönüştürülüyorsa, buradan kadın-erkek eşitliğine dayalı bireyler yetiştirmesini beklemek mümkün müdür?
Çocuklara küçük yaşlardan itibaren toplumsal cinsiyet kalıpları öğretiliyorsa, erkek çocuğuna “güçlü olan”, kız çocuğuna ise “itaat eden” rolü biçiliyorsa, ilerleyen yıllarda ortaya çıkan şiddeti yalnızca bireysel bir hastalık olarak değerlendirebilir miyiz?
Elbette hayır.
Çünkü şiddet yalnızca sokakta başlamaz.
Şiddetin dili evde öğrenilir, okulda pekiştirilir, toplumda normalleştirilir ve kimi zaman siyasal söylemlerle meşrulaştırılır.
Bu nedenle eğitim politikası da kadınların yaşam hakkının doğrudan bir parçasıdır.
Kadın cinayetleri politiktir!
EMEĞİN DE CİNSİYETİ VARSA EŞİTLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ
Peki ya çalışma hayatı?
Aynı işi yapan kadın ile erkek arasında ücret farkı varsa, kadın iş yerinde mobbinge maruz kalıyorsa, hamile olduğu için işini kaybetme korkusu yaşıyorsa, bakım emeğinin neredeyse tamamı kadının üzerine bırakılıyorsa burada yalnızca “kadınların yaşadığı sorunlardan” mı söz edeceğiz?
Hayır.
Burada doğrudan bir "emek sömürüsünden" söz ediyoruz.
Kadının emeği hem iş yerinde hem evde hem de toplumsal yaşamda görünmez hâle getiriliyorsa, kapitalist düzenin kadın emeğinden nasıl yararlandığını da tartışmak zorundayız.
Kadının ev içindeki karşılıksız emeği, kapitalist üretim ilişkilerinin dışında değildir.
Çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev işleri ve aile içindeki yeniden üretim süreçleri çoğu zaman kadının “doğal görevi” gibi gösterilir. Böylece karşılığı ödenmeyen devasa bir emek alanı yaratılır.
İş yerinde ise kadın çoğu zaman daha düşük ücretle ve daha güvencesiz koşullarda çalıştırılabilir.
Dolayısıyla feminist mücadele ile sınıf mücadelesini birbirinden koparmak mümkün değildir.
SOSYALİZMİN MESELESİ NEDEN KADIN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR?
Tam da burada sosyalizmin temel yaklaşımı önem kazanıyor.
Sosyalizm, insanı yalnızca cinsiyeti üzerinden değil, öncelikle "insan ve emekçi" olarak ele alır.
Bu bakış açısı, kadınların özgürleşmesini sınıf mücadelesinden bağımsız görmez.
Kapitalizmin kadın emeğini ucuz iş gücü olarak görmesini, kadının hem iş yerinde hem evinde hem de sosyal yaşamda sömürülmesini reddeder.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Kadının emekçi olması, kadın olarak yaşadığı özgül sorunları ortadan kaldırmaz.
Kadın hem sınıfsal sömürüyle hem de patriyarkal ilişkilerle karşı karşıya kalabilir.
Bu nedenle sosyalist bir mücadele, kadınların özgül taleplerini görmezden gelemez.
Tam tersine, onları sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmek zorundadır.
Çünkü kadın özgür değilse işçi sınıfının özgürlüğü de eksiktir.
HAK ARAMAK NEDEN TEHDİT OLARAK GÖRÜLÜYOR?
Bir toplumda insanlar yaşam hakkını, emeğinin karşılığını, eşitliği ve adaleti talep etmek zorunda kalıyorsa, burada devletin toplumsal görevlerinden birini yerine getiremediğini de düşünmek gerekir.
İnsanlar haklarını almak için sürekli mücadele etmek zorunda bırakılıyorsa sorun yalnızca bireylerde değildir.
Sistemin kendisine bakmak gerekir.
Bugünün Türkiye'sinde kadınlar yalnızca yaşamak için değil, güvenli yaşamak için örgütleniyor.
Sokakta, iş yerinde, evde, okulda ve kamusal alanda eşitlik talep ediyor.
Kadınlar yaşam haklarını savunmak için seslerini yükselttiğinde ise bu mücadele zaman zaman kriminalize ediliyor; eylem ve protestolar çeşitli idari ve adli yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyor.
İşte tam da burada mesele yeniden sınıf mücadelesiyle birleşiyor.
Çünkü hak arayan insanı susturmak, yalnızca kadınların değil, bütün emekçilerin meselesidir.
Kadınların mücadelesine sırtını dönen bir sosyalist, sınıf mücadelesinin en temel ilkelerinden birine de sırtını dönmüş olur.
KADINLARIN YANINDA DURMAK BİR TERCİH DEĞİL, SORUMLULUKTUR!
Buradan kadınların mücadelesini, direnişini ve dik duruşunu saygıyla selamlıyorum.
Yaşam hakkını savunan, eşitlik isteyen, şiddete ve sömürüye itiraz eden bütün kadınların mücadelesi değerlidir.
Kadınların yaşam hakkı talebine kulak tıkayan, sınıf mücadelesinden kaçınan, eril düşüncelerini topluma dayatan, kadını yok sayan ve kadınların özgürleşmesinden korkan erkekler adına ise büyük bir utanç duyuyorum.
Çünkü mesele yalnızca kadınların meselesi değildir.
Mesele insan olabilmenin meselesidir.
Mesele adalet meselesidir.
Mesele emek meselesidir.
Mesele özgürlük meselesidir.
Ve nihayetinde mesele, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizdir.
Kadın cinayetleri politiktir.
Çünkü kadınların yaşam hakkını belirleyen yalnızca bireysel failler değildir; hukuk politikaları, eğitim politikaları, çalışma yaşamı, sosyal politikalar ve toplumsal değerler de bu tablonun parçasıdır.
Bu nedenle kadınların mücadelesini yalnızca kadınlara bırakmak, sorumluluğu onların omuzlarına yüklemek kabul edilemez.
Ez cümle:
Sınıf mücadelesi çok değerlidir.
Ama sınıf mücadelesi, kadınların özgürlük mücadelesinden bağımsız düşünülemez.
Kadının özgür olmadığı bir toplumda eşitlikten, emekçinin özgür olmadığı bir düzende adaletten söz edilemez.
Ben hâlâ umut ediyorum.
Bir gün emeğin sömürülmediği, kadının öldürülmediği, çocuğun eşitsizlik içinde büyümediği, insanın insan üzerinde tahakküm kurmadığı bir düzenin mümkün olduğuna inanıyorum.
Ve umuyorum ki sosyalist bir Türkiye Cumhuriyeti'nde, eşitliğin yalnızca bir slogan değil, hayatın kendisi olduğu günleri göreceğiz.
Eşit yaşam bizim olacaktır.