Son günlerde Willy Loman üzerinden yürüyen bir tartışma var. Bir tiyatro oyunu sahneleniyor, bir hikâye anlatılıyor; ama bu kez konuşulan sadece hikâyenin kendisi değil. Asıl soru şu: Bu hikâyeyi kim anlatıyor ve kim finanse ediyor?
Başarı hayalinin altında ezilen bir adamın trajedisini izlerken, sahnenin arkasındaki gücü görmezden gelebilir miyiz? Yoksa mesele tam da burada mı başlıyor? Çünkü artık mesele yalnızca Willy Loman değil; onun hikâyesinin nasıl mümkün kılındığı.
Kapitalizmi eleştiren bir sanat eserinin, aynı sistemin imkânlarıyla var olması bir çelişki gibi görünür. Ama bu bir hata değil, sistemin çalışma biçimidir. Kapitalizm eleştiriyi susturmaz. Satın alır. Dönüştürür, dolaşıma sokar ve sonunda kazanca çevirir.
Bu yüzden artwashing dediğimiz şey yalnızca bir kavram değil, bir yöntemdir. Sermaye sanatı desteklemez; onu yeniden yazar. Eleştiri olduğu gibi kalmaz. Yumuşatılır, törpülenir, izlenebilir hale getirilir. Rahatsız eden şey, estetik bir deneyime dönüştürülür.
Ama mesele burada da bitmez. Küresel ölçekte tartışılan “isyanın satılması” tam olarak bunu anlatır: Sistem karşıtı her söz, piyasaya girdiği anda bir ürüne dönüşür. Eleştiri görünür olur ama aynı anda evcilleşir. Çünkü artık sadece bir fikir değil, satın alınabilir bir deneyimdir.
Willy Loman’ın hikâyesi bu mekanizmayı çıplak biçimde gösterir. Başarı mitinin altında ezilen bir insanın trajedisi, kapitalizmin birey üzerindeki yıkımını anlatır. Ama aynı hikâye bir holdingin desteğiyle sahnelendiğinde, artık sadece bir eleştiri değildir. Sistem kendi eleştirisini finanse etmektedir. Onu sahneye koyarak kontrol altına alır.
Bu durumda eleştiri yok olmaz ama yön değiştirir.
Bir itiraz olmaktan çıkar, izlenebilir bir anlatıya dönüşür.
Ve Willy Loman yalnız değildir.
Bugün Parasite sınıf eşitsizliğini anlatırken ödül sisteminin zirvesine çıkar.
Joker sistemin dışına itilen bireyin çöküşünü anlatırken dev bir gişe başarısına dönüşür.
Squid Game yoksulluğu anlatırken platform ekonomisinin en çok tüketilen içeriği olur.
Sokakta doğan bir itiraz bile Banksy works örneğinde olduğu gibi müzayede salonlarında değer kazanır.
Marka eleştirisi bile No Logo ile bir kültür ürününe dönüşür.
Kapitalizm eleştiriyi sadece tolere etmez.
Onu üretir.
Büyütür.
Ve satar.
Bu tablo yalnızca küresel sahnelere ait değil. Yerelde de benzer örnekleri görmek mümkün. İsyanın dili, sol söylem ya da kadın mücadelesi kimi zaman bir politik duruştan çok bir konumlanma aracına dönüşür. Atölyeler kurulur, sözler dolaşıma girer, kavramlar kullanılır. Ama geriye şu soru kalır: Bu söz gerçekten bir mücadeleden mi doğuyor, yoksa sadece görünür olmak için mi kuruluyor?
Çünkü bir söylem ne kadar ilerici görünürse görünsün, eğer yalnızca alan kaplamak ve kazanç üretmek için kullanılıyorsa, eleştiri olmaktan çıkar. Hatta bazen eşitlik adına kurulan sözler bile kendi içinde yeni tahakküm biçimleri üretir.
Sonuçta eleştiri tamamen yok olmaz. Ama biçim değiştirir.
Tüketime dönüştükçe sistemle arasındaki mesafe daralır.
Özetle sormamız gereken soru şu:
Bir sistem, kendi eleştirisini finanse edebiliyorsa,
o eleştiri hâlâ bir tehdit midir yoksa artık sistemin bir parçası mı?