Enkazın romantizmi: Mücadeleyi korumak mı, yeniden kurmak mı?

Elif Parla Kurtay

09-07-2026 14:31

Walter Benjamin'in "Tarih meleği" üzerine düşündükçe aklıma hep aynı soru geliyor: İnsan gerçekten geleceğe mi bakarak yaşar, yoksa geride bıraktığı enkaza mı? Benjamin'in meleği yüzünü geçmişe çevirmiştir. Önünde tek tek olaylar değil, büyüyen bir yıkıntı vardır. O enkazı onarmak ister ama tarih dediğimiz fırtına onu durmadan geleceğe doğru sürükler. Belki de bazen bizim yapamadığımız tam olarak budur; yüzümüzü geçmişten çevirememek.

Solun zaman zaman düştüğü açmazlardan biri de burada başlıyor sanırım. Emek verdiğimiz kurumlarla, o kurumların temsil ettiği mücadeleyi birbirine karıştırıyoruz. Bir gazete kapanınca sözün de bittiğini, bir dernek dağıldığında dayanışmanın da dağıldığını düşünüyoruz. Oysa gazete de dernek de sendika da kültür merkezi de tek başına amaç değil. Bunlar, düşüncenin dolaşımını sağlayan araçlar. Araçları korumaya çalışırken bazen neden yola çıktığımızı unutuyoruz.

Bunu bana kitaplardan çok hayat öğretti.

Yerel bir gazeteyi devraldığımız günlerde en sert mesafeyi, karşı mahalleden değil, aynı mücadeleyi paylaştığımızı düşündüğümüz insanlardan gördük. Bunu yazmak kolay değil ama gerçek buydu. Daha ilk günden "Bu iş yürümez." diyenler oldu. Sessizce başarısız olmamızı bekleyenler oldu. Belki açıkça söylemediler ama yüzlerindeki ifadeden bile bunu okuyabiliyordunuz.

İşin ilginç tarafı, bizi küçümsediklerini düşünmüyorum artık. Aslında küçümsedikleri şey, sınırlı imkânlarla da söz üretilebileceği fikriydi. Çünkü mücadeleyi hâlâ binanın büyüklüğüyle, bütçeyle, kurumsal ağırlıkla ölçen bir anlayış vardı. Oysa tarih, büyük dönüşümlerin çoğunu gösterişli yapılardan değil, kimsenin önemsemediği küçük başlangıçlardan çıkardı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda o günlere dair içimde bir kırgınlık taşımıyorum. Daha çok bir ders taşıyorum. İnsan bazen en önemli sınavını rakipleriyle değil, yol arkadaşı sandıklarıyla veriyor. Dışarıdan gelen itiraz beklediğiniz bir şeydir; içeriden gelen kuşku ise sizi kendinizle hesaplaşmaya zorlar. Belki de o yüzden bugün mücadeleyi onay üzerinden değil, üretim üzerinden okumayı daha anlamlı buluyorum.

Son zamanlarda en çok düşündüğüm meselelerden biri de bu. Sol, bazen farkına varmadan kendi geçmişinin muhafazakârına dönüşebiliyor. Bu sert bir cümle gibi gelebilir ama başka türlü anlatamıyorum. Bir zamanlar değişim için kurulmuş yapılar, zamanla değişimin kendisinden daha fazla korunur hâle geliyor. O noktadan sonra kurum yaşamaya devam ediyor ama kurucu irade yavaş yavaş geri çekiliyor.

Henri Lefebvre, mekânın toplumsal olarak üretildiğini söyler. Eğer öyleyse yeniden de üretilebilir. Aynı şey siyaset için de geçerli. Dayanışma yeniden kurulabilir, örgütlenme yeniden filizlenebilir, kültür yeniden üretilebilir. Bir bina kapanabilir ama insanların kurduğu ilişki başka bir yerde yaşamaya devam edebilir. Hatta bazen, eski kalıplardan kurtulduğu için daha özgür bir biçimde...

Belki de bu yüzden bugün kendime "Neyi kaybettik?" sorusundan çok, "Buradan ne kurabiliriz?" sorusunu soruyorum. Çünkü insanı ayakta tutan şey sahip oldukları değil, yeniden başlayabilme kudretidir. Mücadele de biraz böyledir. Aynı yerde ısrar ederek değil, hayatın değişen ritmini yakalayarak büyür.

Devrimcilik de tam burada başlıyor. Enkazın etrafında dolaşmakta değil; herkes hâlâ yıkıntıyı konuşurken, sessizce ilk tuğlayı yeniden koyabilmekte.

DİĞER YAZILARI Sakarya basını neden güven kaybediyor? 01-01-1970 03:00 Başarılı Kadınlara Neden "Hırslı", "Manipülatif" ve "Tehlikeli" Deniyor? 01-01-1970 03:00 Hashtagler Devrim Yapmaz Diyenlere 01-01-1970 03:00 Kimse Mutlu Değil Ama Herkes Başarılı Görünmeye Çalışıyor 01-01-1970 03:00 Gösteriş Ekonomisi Çöküyor mu: Çin Modeli Türkiye’ye Ne Söylüyor? 01-01-1970 03:00 Kibir ve Narsisizm: “Ben” Düzeninde Hizalanan Her Şey “Biz”i Dağıtır 01-01-1970 03:00 İsyanı Kim Satın Aldı? 01-01-1970 03:00 Bir Site Değil, Bir İlke: MedyaPusula Yayında 01-01-1970 03:00 Direnmek Pahalı, Boyun Eğmek Bedava 01-01-1970 03:00