Aristophanes’ten Deniz Göktaş’a: Gücün Mizahla İmtihanı

Yasin YETER

05-07-2026 06:51

Bir stand-up gösterisi…

 

Sahnede yapılan, ama birilerinin hoşuna gitmeyen birkaç espri…

Ya da daha doğru bir ifadeyle, birkaç mizahi tespit…

Ve salonu dolduran insanların kahkahaları…

Ardından soruşturma, havalimanında ters kelepçeyle gözaltı, tutuklama ve sonunda cezaevi…

Komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı gösterisi nedeniyle birkaç gün içinde yaşadıkları, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve mizahın sınırları tartışmasını yeniden alevlendirdi. Başsavcılığın açıklamasına göre süreç, CİMER’e yapılan başvuruların ardından başladı. Göktaş, yurt dışından dönüşünde İstanbul Havalimanı’nda ters kelepçeyle gözaltına alındı; emniyet ve savcılık işlemlerinin ardından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bir kesim bunu hukukun gereği olarak değerlendirirken, bir başka kesim ise mizaha ve ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale olarak görüyor. Ben de ikinci görüşe daha yakınım.

Ancak bu olayın bize yeniden sordurduğu daha büyük bir soru var. Bu yazıda da asıl olarak o sorunun peşinden gideceğiz:

İktidarlar neden mizaha tahammül edemezler?

Aslında bu sorunun cevabını bulmak için bugünün Türkiye’sine değil, yaklaşık iki bin beş yüz yıl öncesine gitmek gerekiyor. Çünkü iktidarların mizahla kurduğu gerilim, neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir durum.

MÖ 5. yüzyılda Atina’da yaşayan Aristophanes, yöneticileri, generalleri ve dönemin siyasetini acımasızca hicveden oyunlar sahneye koyuyordu. Lysistrata, Bulutlar ve Eşekarıları yalnızca birer tiyatro eseri değil, aynı zamanda dönemin siyasal düzenine yöneltilmiş keskin eleştirilerdi.

Aristophanes’in oyunları bugün dünyanın en saygın üniversitelerinde ders olarak okutuluyor.

Peki, Aristophanes’in hicvettiği siyasetçilerin kaçının adını bugün hatırlıyoruz?

Cevap basit:

Hiçbirini.

Tarih burada bize çarpıcı bir ders veriyor.

İktidarlar kendilerini eleştirenleri susturabileceklerini düşünebilir. Bunun için türlü yöntemlere de başvurabilirler.

Ama hicvi tarihten silebilirler mi?

Hayır.

Roma İmparatorluğu’nda Juvenal, yozlaşmayı satır satır yazdı. Orta Çağ’da saray soytarıları, kralların yüzüne kimsenin söyleyemediği gerçekleri şakaya vurarak dile getirdi. Çoğu zaman “soytarı” oldukları için küçümsendiler. Oysa hakikati söyleyebilen belki de saraydaki tek kişiler onlardı.

Çünkü bazen gerçeğin büründüğü en güvenli zırh kahkahaydı.

Yüzyıllar geçti…

Yöntemler değişti…

Ama mizahı susturma çabası hiç değişmeden öylece kaldı.

Örneğin Adolf Hitler, kendisiyle alay edilmesinden nefret ediyordu. Tarihin en büyük komedyenlerinden Charlie Chaplin ise Büyük Diktatör filmiyle Hitler’i dünyanın gözünde korkulan bir lider olmaktan çıkarıp alay edilen bir figüre dönüştürdü.

Chaplin’in silahı ne tanktı…

Ne de tüfek…

Onun tek silahı mizahtı.

Demek ki mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değil.

Mesele, gücün doğasında yatıyor

İktidarlar çoğu zaman sert eleştirileri göğüsleyebilir; en azından göğüslemeye çalışabilir. Muhalefetle tartışabilir, gazete manşetlerine cevap verebilirler.

Ama alay edilmek…

İşte orada işin rengi değişiyor.

Çünkü mizah, iktidarın en büyük dayanaklarından biri olan ciddiyet ve korku duvarını yıkar. En güçlü görünen yapıların bile aslında ne kadar kırılgan olabileceğini gösterir.

Bir siyasetçi eleştirildiğinde taraftarları onu savunabilir. Bu doğaldır.

Ama aynı siyasetçi gülünç hâle geldiğinde, o görüntüyü hafızalardan silmek neredeyse imkânsızdır.

Belki de bu yüzden tarih boyunca iktidarlar, kılıçtan çok karikatürden; bildiriden çok bir tiyatro oyunundan ya da bugün olduğu gibi bir stand-up gösterisinden rahatsız olabilirler.

Türkiye’nin yakın tarihi de bunun sayısız örneğiyle dolu.

Aziz Nesin…

Rıfat Ilgaz…

Levent Kırca…

Musa Kart…

Penguen…

Leman…

Uykusuz…

İsimler değişti.

Hükümetler değişti.

Siyasi iklim değişti.

Ama mizahla iktidar arasındaki gerilim hiç değişmedi.

Bugün Deniz Göktaş’ın yaşadığı süreç de bu uzun tarihin yeni halkalarından biri olarak karşımızda duruyor.

Burada asıl mesele, bir komedyenin yaptığı şakanın beğenilip beğenilmemesi değil.

Kimileri o gösteriyi komik bulabilir.

Kimileri de rahatsız edici bulabilir.

Bu tamamen meşrudur.

Asıl mesele, yöneticilerin kendilerini rahatsız eden fikirlerle nasıl başa çıktıklarıdır.

Demokratik toplumlar yalnızca yönetenlerin ya da belli kesimlerin hoşuna giden, alkışlanan sözlerle değil; sert, sarsıcı ve rahatsız edici düşüncelerin de özgürce ifade edilebildiği ve hoşgörüyle karşılandığı ölçüde güçlenir.

Bir toplumun gerçek demokrasi sınavı, kendisini öven sözlere gösterdiği tahammülle değil; eleştirel ve rahatsız edici düşüncelere ne kadar alan tanıyabildiğiyle ölçülür.

Çünkü ifade özgürlüğü, en çok tartışmalı sözler söz konusu olduğunda bir anlam kazanır.

Belki de bu yüzden mizah yalnızca güldürmez.

Düşündürür.

Sorgulatır.

Rahatsız eder.

Ve tam da bu nedenle güçlüdür.

Tarihe dönüp baktığımızda değişmeyen bir gerçekle karşılaşırız.

Aristophanes’ten Charlie Chaplin’e…

Aziz Nesin’den Deniz Göktaş’a…

İktidarlar değişti.

Yasalar değişti.

Yöneticiler değişti.

Ama mizah, her dönemde gücün karşısına ayna koymaya devam etti. Ki

Kendilerini görüp ibret alabilsinler diye.

Çünkü iktidarlar çoğunlukla, karşılarında bir ayna olmadığında yaptıklarının ne kadar absürt hale geldiğini göremeyebilirler.

İşte mizah, tam da o aynadır. Güldürürken düşündüren, iktidarın görmek istemediği gerçekleri yüzüne tutan bir ayna…

Belki de bu yüzden, tarih boyunca iktidarlar en çok bu aynanın karşısına geçmekten korktular.

 

DİĞER YAZILARI WhatsApp Durumundan Sosyal Medya Paylaşımlarına: Mobbingin Dijitalleşen Yüzü 01-01-1970 03:00 Anhedoni: Modern çağda ruhun nötrleşmesi 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Bilimi: Yalnız Kalmak Zayıflık Mı, Yoksa Zihinsel Bir İhtiyaç Mı? 01-01-1970 03:00 Unutmak İnsan Ruhunu İyileştirir Mi? 01-01-1970 03:00 Hind Rajab’ın Sesi: Bir Çocuğun Çığlığından İnsanlığın Sessizliğine 01-01-1970 03:00 Proletaryanın Özgürleşme Mücadelesi 01-01-1970 03:00 Çağımızın Hitler’i Trump ve Yeni Emperyal Tehdit 01-01-1970 03:00