Kişisel tarihinde bir işe yaradığını hissettiğin herhangi bir şey var mı, diye sorsalar, ilk – tek de olsa fark etmez– aklıma gelen, Yılmaz Güney filmleri üzerinde 9 yıl, 2 ay, 5 gün süren, sıkıyönetim emriyle gelmiş yasağın sona erdirilmesi mücadelesinde yer almak olur.
2000’e Doğru dergisinde, Mart 1988’de onbinlerce imza atılan “Yılmaz Güney’i İstiyoruz” kampanyamızla başlayan sürecin başında, sıkıyönetimle birlikte yasağın da kalkmış olması gerekçeli hukukî haklılığımıza karşın, hayli umutsuzduk. Çünkü gerek dönemin sıkıyönetim kurumlarından gerek sinema dünyasının kulağı delik bilirkişilerinden, 109 fiminin negatifleriyle birlikte imha edildiği bilgisi “resmen ve belgesiyle” veriliyordu.
Ta ki sevgili Nihat Behram arayıp, Yılmaz’ın önemli filmlerinin negatiflerinin yurtdışında olduğu bilgisini verene kadar. Filmler ve gösterim hakları, İsviçre’deki Cactus Film’e satılmıştı. Bunun nasıl olduğu, filmlerin yabancı ülke kimliğine geçmişliğinin sağladığı avantajlar, gösterim haklarının alınması, Kültür Bakanlığı izinleri, sansür kurulundan geçirilişi, bu arada 1970-1988 arası ilgili bütün belgeler, telgraflar, kararnameler, yazışmalar, o camianın pek muteber karakterlerinin turnusola batışı vesaire, bir gün olup da kitaplaşmayı bekleyen koca bir klasördür elimde: Umut Yolculuğu.
Tabii bir sevgililer gününde, 14 Şubat 1989’da Yılmaz Güney’in “Umut”u sürgünden dönüp Beyoğlu Atlas Sineması’nda, uçuşan turnalar olmuş alkışlar eşliğinde beyaz perdeye Cabbar donunda düştüğünde, kucaklaşmıştık gözlerimiz yaşlı. Araya Sami Hazinses de girmişti. Baha, Temel, Kadir vardı kollarımızda. Efes Film’in ortakları, Moda ve Beyoğlu sinemalarının kafadarları. Yılmaz için bizimle birlikte her şeylerini ortaya koymuş, yoldaşlık etmişlerdi.
Başkaları da vardı tabii, vefasızlık omasın, ama bu üç ismi saymam, canımı çok yakmalarından. Bu ayrısı gayrısı olmayan üç arkadaş, ölümde de el ele tutuştular. Birkaç ay içinde art arda, beni koyup gittiler. Yakınları, dostları duydu acılarını tabii, ama, neden ben çıkıp meydan meydan herkese bağıramadım bu üç ismi?
ABD-İsrail İran’a saldırıyordu, AKP yargısı, muhaliflere sopa, kimliklere havuç, emekçilere zulümde soluk almıyor aldırmıyordu. Veda eden dostlara bir saygı duruşunu, tanımayanlara maceralarını anlatmayı lükse sokan bu düzen batsın!
Şimdi dayanamayıp yazıyorum, çünkü ekranda Berhan Şimşek var. Mutlak butlan hukuksuzluğuyla çöreklendiği bir mevkide gerdan kırıyor.
İktidarın muhalefeti dizaynından ibaret kalmayıp seçimleri formaliteye dönüştürecek bir monarşik eğilim provasının, cumhuriyet yıkıcılığının ötesinde CHP kadrolarının programatik açıdan nüansları bile olmayan karakterleri ve çekişmeleri tabii bizi ilgilendirmiyor, bu düzen partisinin kuyruğunda yerleri süpüren “sol” pespayeliğe uyarı sorumluluğu dışında.
Ama bu üç arkadaşımdan en son kaybettiğimiz Kadir’in solunumu dururken, ekranda Berhan Şimşek avaz avazdı.
Kadir, Baha, Temel. Yılmaz Güney’i özgürleştirip veda ettiler. Ne ki, “Umut”, perdeye bir tozlu huzmeyle yansırken de Berhan Şimşek oradaydı, şimdi de var.
“Umut”u ve Yılmaz Güney’i, onun mücadelesini verenleri karalamak için cemaatin Zaman gazetesinin neler yaptığı, dönemin arşivinden görülebilir. Berhan Şimşek oradaydı. Karalamaya güç yetiremeyenler, “alternatif” oluşturmaya kalktılar. “Umut” daha gösterimdeyken, kendi filmlerini piyasaya sürdüler, önünü kesmeye, güç göstermeye kalkıştılar. Hekimoğlu İsmail’in aynı adlı romanından “millî sinemacı” Yücel Çakmaklı uyarlaması “Minyeli Abdullah”… Bana “Zaman’ın paçaları sırılsıklam” gibi bir ayıp başlık attıracak kadar banal bir idrar yarışı halinde medyayı yönlendirmeyi denediler. “Müslümanların Türkiye’de gördüğü zulüm” temalı filmde başrol Berhan Şimşek’indi.
“Umut’a karşı “Minyeli”, Cabbar’a karşı Berhan…
Özellikle butlan sonrası iyice antipatik bir figür olan Şimşek, Deniz Gezmiş’i canlandırdığı “Hoşça Kal Yarın”la anımsanıyor daha çok ve bu yüzden de kendisine tepki büyüyor. Film gösterime girdiğinde de bu rolün ona verilmesine öfkelenilmişti aslında. Çünkü o Minyeli Abdullah’tı. Hem de Yılmaz’a karşı sürülen zavallı bir dama taşı olarak. Hafızalar diriydi.
Hani o şarkıdaki gibi: sen unut geçmişini, ben aklımda tutarım...
Kendisini ekranda, “solun değerleri” filan derken görünce, Temel söylendi ötelerden, Baha yine sessizce güldü, Kadir lazca kızdı. Ben klavyeye oturdum.
Derginin idare müdürü asker arkadaşıymış Berhan’ın, “Yılmaz’ın cephesi”ne bu tanışlığa dayanarak gelmişti süklüm püklüm, “Minyeli” sinemalardan mağlup kalkarken. Bir sanatçı, bir aktör oynadığı rolle özdeş sayılmamalı doğrusundan girip, ekmek parası haklılığına geçti karşımızda eğilerek ve “ben solcuyum aslında” dedi. Bütün bu genel savunmaların, cemaat eliyle Yılmaz Güney’e alternatif doğurma planını reddedememeyi mazur gösteremeyeceğini anlattık. Çekip gitti ve Deniz rolünü kim bilir ne manevralarla, ne kendini temize çekme hinliğiyle aldı… Ama işe yaramadı, hep Minyeli kaldı bizim için, özünde ve zahirinde.
O günlerin “Umut” kavgasıyla başlayıp hiç sarsılmayan uzun yılların dostluğuyla gönendiğim üç arkadaşımı kaybettim birkaç ay içinde, art arda. Ben kaldım. Yılmaz kaldı.
Berhan ekrandaydı. Bazen sizi çok da ilgilendirmeyen bir siyasal oynaşmanın öyle sivrilen bir figürü olur ki, diken olur batar, acınızı katmerler ve susamaz, bağırırsınız işte.
Bazı adları coğrafyadan silip bazı adları tarihe kazımak istersiniz. Temel, Baha, Kadir! Onları tanısanız var yaa, anlardınız, Minyeli ve Berhan neden yok olmaya mahkûmdur…
Kaynak: Sol Haber
Not: Yazı Sol Haber sitesinden olduğu gibi alınmıştır. Yazının orijinal metnini
https://haber.sol.org.tr/haber/sen-unut-gecmisini-410897 adresinde bulabilirsiniz.