Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de yapılan eyalet meclisi seçimlerinin sonucu, ülkedeki siyasal dengeler açısından dikkat çekici bir tablo ortaya çıkardı. Almanya için Alternatif (AfD), oyların yüzde 43,8’ini alarak sandıktan açık ara birinci çıktı.
Bir önceki seçime kıyasla oylarını yaklaşık 20 puan artıran AfD, böylece eyalet siyasetinin merkezine yerleşti. Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 18,5 ile ikinci sırada kalırken Sol Parti yüzde 9,5, Yeşiller yüzde 9, SPD ise yüzde 8 civarında oy aldı. BSW’nin yüzde 5 barajını geçip geçemeyeceği ise kesin sonuçlarla netleşecek.
Ortaya çıkan sonuç ilk bakışta Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi olarak okunabilir. Ancak AfD’nin bu noktaya nasıl geldiğini anlamak için seçim gününden daha geriye gitmek gerekiyor.
Doğu Almanya’da başlayan kırılma
AfD’nin özellikle Almanya’nın doğusundaki eyaletlerde güçlü bir taban oluşturması tesadüf değil.
Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması ve iki Almanya’nın birleşmesinin ardından Doğu Almanya’da kapsamlı bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm yaşandı. Sanayi kuruluşlarının tasfiyesi, iş kayıpları, nüfus hareketleri ve ekonomik belirsizlikler, bölgenin uzun yıllar boyunca temel sorunları arasında yer aldı.
Bu süreç, geniş kesimlerde yalnızca ekonomik kayıplara değil, siyasal sisteme yönelik kalıcı bir güvensizliğe de yol açtı.
Zaman içerisinde düşük ücretler, güvencesiz çalışma ve sosyal haklardaki gerileme bu tabloya eklendi. Emekçilerin yaşam koşulları ağırlaşırken, onları temsil ettiğini söyleyen geleneksel siyasi partiler ise piyasa merkezli politikaların sınırları dışına çıkmadı.
Böylece ekonomik sorunlarla siyasal temsil arasındaki bağ giderek zayıfladı.
Sosyal sorunlar büyüdü, siyasal boşluk derinleşti
Almanya’nın ekonomik gücüne ilişkin resmi göstergeler toplumun bütün kesimlerinin aynı refahı yaşadığı anlamına gelmedi.
Ücretlerin baskılanması, çalışma hayatının esnekleştirilmesi ve güvencesiz istihdamın yaygınlaşması özellikle emekçi kesimlerde gelecek kaygısını büyüttü.
Bu süreçte sosyal demokratlardan muhafazakârlara, liberallerden Yeşillere kadar geniş bir siyasi yelpaze, farklı tonlarda olsa da mevcut ekonomik düzenin temel sınırlarını kabul etti.
Dolayısıyla ekonomik sıkıntılar yaşayan milyonlarca insan açısından siyaset, giderek aynı düzenin farklı temsilcileri arasındaki tercihe dönüştü.
Ancak öfke ortadan kalkmadı.
Tam tersine, ekonomik sorunlar çözülmedikçe birikti.
İşte AfD'nin yükselişinin temel zemini de burada oluştu.
AfD boşluğu doldurdu
AfD, mevcut düzene yönelik biriken tepkiyi sınıfsal bir zemine taşımak yerine, bu öfkenin yönünü değiştiren bir siyaset geliştirdi.
Düşük ücretlerin, işsizliğin, sosyal güvencesizliğin ve ekonomik eşitsizliğin nedenlerini sermaye ilişkilerinde aramak yerine göçmenleri, mültecileri ve Avrupa Birliği'ni hedef gösterdi.
Böylece gerçek bir ekonomik ve sosyal sorun, milliyetçi ve ırkçı bir söylem içerisinde yeniden tanımlandı.
İşini kaybeden işçiye işsizliğin nedeninin göçmen olduğu, ücretleri gerileyen emekçiye sorunun mülteciler olduğu, sosyal hizmetleri zayıflayan yurttaşa kaynakların yabancılara aktarıldığı anlatıldı.
Ekonomik krizin gerçek nedenleri görünmez hale getirilirken, toplumun farklı kesimleri birbirinin karşısına çıkarıldı.
AfD’nin başarısı tam da bu siyasal mekanizma üzerinden büyüdü.
Savaş politikaları yeni bir gerilim alanı yarattı
Bu tabloya son yıllarda Almanya’nın giderek artan militarist yönelimi de eklendi.
Avrupa’da savaş hazırlıkları hızlanırken Almanya savunma harcamalarını artırdı ve askeri kapasitesini genişletmeye yöneldi.
Toplumun geniş kesimleri ekonomik sorunlarla karşı karşıyayken kaynakların giderek daha fazla askeri harcamalara ayrılması, mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluğu daha da artıran unsurlardan biri oldu.
Ancak düzen partilerinin önemli bölümü, güvenlik ve Rusya tehdidi gerekçeleriyle militarist politikaları destekledi.
Böylece düşük ücret ve güvencesizlikle mücadele etmesi beklenen siyaset, giderek savaş hazırlıkları ve dış politika eksenine sıkıştı.
Bu durum da AfD’nin propaganda alanını genişletti.
Öfke sola değil, sağa yöneldi
Ortaya çıkan çelişki burada daha belirgin hale geliyor.
Almanya’da ekonomik sorunların kaynağına yönelik güçlü ve bağımsız bir sınıf siyaseti yeterince görünür hale gelemezken, toplumsal öfke kendisine başka bir çıkış yolu aradı.
AfD bu boşluğu hazır bir siyasal programla değil, büyük ölçüde yalan, korku, demagoji ve düşmanlaştırma siyasetiyle doldurdu.
Bu nedenle AfD’ye oy veren her seçmeni doğrudan aşırı sağ ideolojinin bilinçli taşıyıcısı olarak değerlendirmek, sorunun toplumsal boyutunu anlamayı zorlaştırıyor.
Çaresizlik içerisindeki, geleceğinden kaygı duyan ve mevcut siyasi partiler tarafından temsil edilmediğini düşünen yoksul kesimlerin bir bölümünün AfD’ye yönelmesinin nedenleri ayrıca sorgulanmak zorunda.
Çünkü ekonomik ve sosyal sorunlar devam ederken yalnızca “AfD’ye oy vermeyin” çağrısı yapmak, bu oyların neden AfD’ye gittiği sorusunu yanıtsız bırakıyor.
Anti-faşist mücadele neden yetmiyor?
AfD’nin yükselişi aynı zamanda Almanya’daki anti-faşist mücadelenin yöntemleri üzerine de bir tartışma yaratıyor.
Aşırı sağı yalnızca seçimlerde engellemeye, parti etkinliklerini protesto etmeye veya AfD’yi siyasal olarak tecrit etmeye dayanan bir mücadele, partinin beslendiği ekonomik ve toplumsal zemini ortadan kaldırmıyor.
Nitekim AfD kongrelerinin engellenmesine yönelik kitlesel protestoların gerçekleştiği dönemlerde bile parti oylarını artırmayı sürdürdü.
Bu durum, sorunun yalnızca AfD’nin örgütlenmesi olmadığını gösteriyor.
AfD’yi besleyen toplumsal koşullar değişmediği sürece, onun yerine başka bir aşırı sağ hareketin aynı boşluğu doldurması mümkün.
Dolayısıyla anti-faşist mücadele, faşizmin toplumsal zeminini yaratan ekonomik ve siyasal ilişkilerden bağımsız ele alındığında sınırlı kalıyor.
Tarihin ironisi: AfD etkinliğinde DDR marşı
AfD’nin Saksonya-Anhalt seçimleri öncesindeki bir etkinliğinde yaşananlar ise partinin Doğu Almanya ile kurduğu karmaşık ilişkiyi gözler önüne serdi.
Dessau-Roßlau kentindeki etkinlikte kabare sanatçısı Uwe Steimle, bugünkü Almanya’nın milli marşı yerine Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin marşı “Auferstanden aus Ruinen”i, yani “Harabelerden Doğarak”ı söylemeye başladı.
AfD Eş Genel Başkanı Tino Chrupalla, partinin Saksonya-Anhalt başbakan adayı Ulrich Siegmund ve salondaki yüzlerce kişi marşa eşlik etti.
Sosyalist Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin resmi marşının, sosyalizme ve sol hareketlere karşı sert söylemleriyle bilinen bir partinin seçim etkinliğinde söylenmesi dikkat çekici bir tarihsel ironi oluşturdu.
Ancak bu durum AfD’nin sosyalist geçmişi benimsediği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, parti Doğu Almanya’nın sosyalist mirasını reddederken, birleşme sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sorunların yarattığı hoşnutsuzluğu milliyetçi bir çerçevede kullanıyor.
Başka bir ifadeyle AfD, geçmişin sembollerini ideolojik olarak sahiplenmekten çok, o geçmişe ilişkin toplumsal hafızayı bugünkü düzene yönelik tepkinin parçası haline getiriyor.
Sonuç: Sorun yalnızca AfD değil
Saksonya-Anhalt seçimleri Almanya’da aşırı sağın artık marjinal bir siyasi aktör olmadığını bir kez daha gösterdi.
Ancak AfD’nin yüzde 43,8’e ulaşması yalnızca partinin propagandasının başarısıyla açıklanamaz.
Yıllar boyunca biriken ekonomik eşitsizlikler, Doğu Almanya’daki dönüşümün yarattığı tahribat, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, sosyal hak kayıpları ve son dönemde derinleşen militarizm, geniş kesimlerde ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı.
Geleneksel siyasi partiler bu hoşnutsuzluğu emekçilerin talepleri doğrultusunda örgütlemek yerine mevcut düzenin sınırları içerisinde yönetmeye çalıştı.
Ortaya çıkan siyasal boşluğu ise AfD doldurdu.
Bu nedenle seçim sonucunun ortaya çıkardığı temel soru yalnızca “AfD nasıl durdurulacak?” değil.
Asıl soru, işçilerin ve yoksulların biriken öfkesinin neden aşırı sağın eline bırakıldığı ve bu öfkeyi sermayeye, sömürüye, güvencesizliğe ve militarizme karşı gerçek bir siyasal mücadeleye dönüştürecek bağımsız bir seçeneğin neden ortaya çıkamadığıdır.
AfD’nin yükselişini anlamadan onu geriletmek mümkün görünmüyor. Çünkü aşırı sağın aldığı oyların arkasındaki toplumsal nedenler ortadan kaldırılmadığı sürece, sandıktaki sonuç yalnızca bir seçim tablosu olarak kalmayacak; Almanya’daki daha derin bir siyasal ve sınıfsal krizin belirtisi olmaya devam edecek.