PUSULA BÜLTEN | Bingöl Elmas ile söyleşi: “Bakanlık versiyonu diye bir kavram oluştu”

Belgesel yönetmeni Bingöl Elmas, Şiirli Oda’nın İzinde adlı belgeseli için Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından verilen yapım desteğinin faiziyle birlikte geri istenmesi üzerine yaşadığı süreci Pusula Bülten’e anlattı. Elmas; belgesel sinemanın üretim koşullarını, kamu desteklerinin işleyişini, festival politikalarını, sansür ve otosansürü, sinemacıların örgütlenme sorunlarını ve eleştirel sanatın kamu kaynaklarından yararlanma hakkını değerlendirdi.

KÜLTÜR - SANAT - 17-08-2026 00:04

Bingöl Elmas: “Bakanlık versiyonu diye bir kavram oluştu”

Belgesel yönetmeni Bingöl Elmas, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün Şiirli Oda’nın İzinde adlı belgesel için verilen yapım desteğini faiziyle birlikte geri istemesine ilişkin süreci Birgün’eanlattı. Elmas, resmî yazıda teknik koşullar ve senaryoyla uyumsuzluk gerekçelerinin yer aldığını, Bakanlık yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmelerinde ise filmin “politik” bulunduğunun kendisine söylendiğini aktardı.

Kapadokya’da yaşayan yerel tarihçi ve çevre aktivisti Mükremin Tokmak’ı konu alan belgeselde mübadele, kültürel hafıza, yerel tarih ve bölgedeki çevresel dönüşüm ele alınıyor.

Elmas söyleşide Bakanlığın resmî yazısında yer alan gerekçeleri, telefon görüşmelerinde kendisine aktarıldığını söylediği değerlendirmeleri, kamu desteklerinin işleyişini, festival politikalarını, sinema alanındaki örgütlenme sorununu ve otosansür tartışmalarını değerlendirdi.

“Belgesel sinema da baskı ortamından payını alıyor”

Soru: Evcilik belgeselini birlikte izlediğimizde kişisel bir hikâyeden daha geniş toplumsal meselelere uzanan bir anlatı kurduğunuzu görmüştük. Pipa’da da benzer bir yaklaşım vardı. Bugün yaşadığınız sürecin ardından sizce Türkiye’de belgesel sinema hangi koşullarda üretim yapıyor?

 

Bingöl Elmas:

Belgesel yapan insanlar çok idealist insanlar. Çünkü maddi karşılığı sınırlı, izleyicisi geniş olmayan, çok zor bir alanda uzun mesailerle çalışıyorlar. Bu işi yapıyorsanız zaten anlatmak istediğiniz birtakım dertleriniz vardır. Bunları bütün samimiyetinizle ve gerçekliğiyle aktarmaya çalışırsınız.

İşiyle samimi ilişki kuran bütün insanların bunun çabasında olduğuna inanıyorum. Ancak ülke koşulları hayatın her alanını baskı altına alan bir yere geldi. Bundan belgesel sinema da nasibini alıyor.

Eskiden filmlerimizi Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla gösterebilirken şimdi festivallere bile zor seçilebiliyoruz. Çünkü festivaller başlarına iş açmayacak, “dikensiz gül bahçesi” gibi filmler istiyorlar. Açık çağrı yerine davet usulünü tercih etmek, belgesel bölümünü kaldırmak ya da ön jüride sakıncalı buldukları filmleri elemek gibi yöntemlere başvuruyorlar.

Türkiye’deki belgesel festivallerinin giderek TRT yayınlarına benzemeye başladığını görüyoruz. Bu da iktidar tarafından oluşturulan baskı hâlinin sektörü nasıl hizaladığını gösteriyor. Bunun üzerinde çok konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor.

Yaptığı her şeyin doğru olduğunu iddia eden iktidarların topluma mutluluk ve huzur getirmesi mümkün değil. Siz bir icraatta bulunursunuz; bizler yurttaş olarak yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve uğradıklarımız üzerine yorum yapar, eleştiririz. Gerek seçimle, gerek protesto hakkımızla, gerekse sanatsal ifade araçlarımızla fikrimizi söyler, itirazımızı yaparız. Mesele aslında bu kadar basit.

“Resmî gerekçelerle sözlü açıklamalar arasında fark var”

Soru:Bakanlığın resmî yazısında teknik gerekçeler ve senaryoyla uyumsuzluk değerlendirmesi yer aldığını, telefon görüşmelerinde ise filmin “politik” bulunduğunun size söylendiğini aktarıyorsunuz. Bu iki farklı açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Resmî gerekçe de bana akla yatkın gelmiyor. Belgesel sinemada “senaryoya uygunluk” diye bir şeyi dünyanın hiçbir yerinde bu biçimde değerlendiremezsiniz.

Belgesel için tasarımlar oluşturulur, niyetler ve yaklaşımlar belirlenir. Ama biz gerçek hikâyelerle ilgileniyor, gerçek hayatları takip ediyoruz. Hayatın içinde karakterinizin hikâyesi değişebilir, bambaşka katmanlar eklenebilir. Bu, belgeselin zenginliğidir. Dolayısıyla verdiğiniz senaryo her zaman gelişmeye ve değişmeye açıktır.

Buna rağmen benim filmim sunduğum senaryoyla birebir örtüşen bir filmdi. Teknik olarak da uluslararası festivallere gidebilecek standarttaydı.

Bana göre asıl gerekçe bu değildi. Kapadokya’daki tahribatı anlattığım ve filmin bir bölümünde buna yer verdiğim için Bakanlığın bunu muhalif bir tutum olarak gördüğünü ve bu nedenle beni cezalandırmak istediğini düşünüyorum.

Ayrıca filmin kabul sürecindeki kurulun kimlerden oluştuğunu bilmiyoruz. Filmi değerlendiren kişilerin mesleki yeterlilikleri nedir, bilmiyoruz. Sektör temsilcileri olmadığını biliyoruz. Filmi senaryo aşamasında seçenlerle kabul sürecinde değerlendirenler farklı kişiler.

Üstelik verilen karara itiraz etme ya da yeniden değerlendirme talebinde bulunma hakkımız yok. Bu, sinemacıyı doğrudan korumasız bırakıyor.

Size bir karar veriliyor, kararın doğruluğu tartışılmıyor, sizin söz hakkınız olmuyor. Üstüne destek faiziyle birlikte geri isteniyor. Bu, fiilen cezaya dönüşüyor.

Ben filmi erken teslim etmeseydim, iki yıl daha bekleseydim muhtemelen altından kalkamayacağım büyüklükte bir geri ödemeyle karşılaşacaktım.

“Politik olmak olumsuz bir niteleme değildir”

Soru:Kapadokya’daki çevresel ve kültürel değişimi ele almak sizce politik bir tercih mi, yoksa belgesel sinemanın kamusal işlevinin bir parçası mı?

 

Bingöl Elmas:

Politik olmak başlı başına sorunlu bir şey değildir. Günün her saatinde yaptığımız pek çok konuşma da politiktir.

Sorun; hamaset yapmak, kışkırtmak, hedef göstermek ve belgeyi çarpıtmaktır. Biz filmlerimizde etik ilkelere özen gösteriyoruz. Hayatın içindeki sorunları anlatıyoruz. Dertleri konu ederken yaklaşımımızın politik olmasından daha normal bir şey olamaz.

Burada yaşayan bir yurttaş olarak yolunda gitmeyen şeyleri gösteriyorsunuz. Yöneticilere, “Burayı koruduğunuzu söylüyorsunuz ama sahada farklı bir tablo var” diyorsunuz.

Peri bacalarına zarar veriliyor, kontrolsüz turizm bölgenin ömrünü kısaltıyor. Dünyanın başka bir yerinde çok özel biçimde korunacak mekânlar doğanın insafına bırakılıyor. Su giriyor, rüzgâr giriyor, duvarları şiirlerle bezeli odalara insanlar girip duvarları karalıyor.

Yol açmak için manastırın tepesinden kepçeyle geçiliyor. Oysa drone görüntülerinde, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki ve ağır iş makinelerinin girmemesi gereken bir alanda yaşananlar açıkça görülüyor.

Bunları kendi dokümanlarından ve yazışmalarından da görebilirler. Ancak biz belgeselde arka arkaya gösterince herhalde ne yaptıklarını fark ettiler. Biraz günahları kendilerine ağır geldi sanırım.

“Kamu desteği ile eleştiri hakkı birlikte tartışılmalı”

 

Soru:Kamu desteği alan bir sanatçının kamu politikalarını eleştirebilmesi konusunda nasıl bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Bence sanatçının söz ve ifade hakkına yapılan müdahalenin ciddi biçimde tartışılması gerekiyor.

Ayrıca sinemadan ve sektörden toplanan kaynakların, destek verilirken sinemayı terbiye etmenin ve cezalandırmanın aracına dönüşmesi de tartışılmalı.

Benim kaynaklarımı beni cezalandırmak için kullanamazsın. Ben bu ülkeyi düşünen, iyi bir yurttaş olmaya çalışan ve büyük bir emekle bir ürün ortaya çıkaran biriyken beni cezalandıramazsın.

Vatandaş olmaktan gelen haklarım var. Sanatçı olmaktan gelen haklarım var. Kapadokya’nın bir yurttaşı ve orada yaşayan bir insan olarak haklarım var. Bütün bunlar bana söz söyleme hakkı veriyor.

“Başka sinemacıların da benzer deneyimler yaşadığını duydum”

Soru:Daha önce Kurak Günler örneğinde de benzer bir tartışma yaşandı. Kendi deneyiminizi ve kamuoyuna yansıyan diğer örnekleri birlikte değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo görüyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Umarım sinemacı arkadaşlar yaşadıklarını çıkıp anlatmaya başlar. Çünkü bunu ancak böyle tartışabilir, ancak böyle ifşa edebiliriz.

Ben bu süreçte görüştüğüm birçok insandan filmlerin geri gönderildiğini, sahneler çıkarıldıktan sonra kabul edildiğini duydum. İçeriği ya da senaryosu beğenilmediği için desteği geri istenen veya filmi teslim alınmayan başka filmler olduğunu da duydum.

Kazım Öz’ün filminde yaşanan süreç de kamuoyuna sansür tartışması olarak yansımıştı. Öz, kesilmesi istenen bölümleri karartarak göstermiş ve yaşanan müdahaleyi bu şekilde görünür kılmıştı.

Haklıysanız neden zor kullanıyorsunuz? Neden cezalandırıyorsunuz? Kendinize güvenmeniz lazım. Biz yalnızca sinema üreten insanlarız. Neden bu baskı?

“‘Bakanlık versiyonu’ diye bir kavram oluştu”

Soru:Destek mekanizmasının otosansür üreten bir yapıya dönüştüğünü söylüyorsunuz. Sizce bu durum sinemacıların daha proje aşamasındayken bazı konulardan uzak durmasına yol açıyor mu?

 

Bingöl Elmas:

Evet. “Bakanlığa sunulacak proje” ya da “Bakanlık versiyonu” diye adı konulan bir durum var.

Bunun anlamı şu: Siz her konuyu oraya sunamıyorsunuz. Ya da gönderdiğiniz filme istediğiniz her şeyi eklemiyorsunuz.

Belgeseller için verilen bütçeleri düşünün. Kurmaca filmlerde bu miktarın ne kadar yüksek olduğunu düşünün. Bir de bunun faiziyle birlikte geri istenmesini düşünün. İnsanlar böyle bir durumda cesaret edemez.

İnsanların söyledikleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle soruşturma geçirme korkusu yaşadığı bir ortamda herkes ne söyleyeceğini tartıyor. Bir şey paylaşmaktan çekiniyor, telefonlarının dinlendiğine inanıyor, yazacağı tweet’i defalarca kontrol ediyor.

Sinemada da buna benzer bir korku iklimi oluşuyor. Bu, korku rejiminin inşasının sinemadaki tezahürü. Biz de bunun kavgasını vermek zorundayız.

“Ekonomik yaptırım ve gözdağı olarak görüyorum”

Soru:Desteğin filmin tesliminden sonra faiziyle birlikte geri istenmesinin sinemacılar üzerindeki ekonomik ve mesleki etkileri sizce neler olabilir?

 

Bingöl Elmas:

Bence hem ekonomik olarak sizi iş üretemez hâle getiren bir yaptırım hem de diğer sinemacılara verilmiş bir gözdağı.

Ben bunu, tırnak içinde söyleyecek olursam, bir “terbiye etme”, hizaya sokma ve içerikleri kontrol etme yöntemi olarak görüyorum. Bu anlayış devam ederse işlevi de bu olacaktır.

“Kamu kaynağı eleştirel sanata da açık olmalı”

Soru:Bir kamu fonunun hangi ilke ve ölçütlere göre dağıtılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Eleştirel sanat üretimi de bu desteklerden yararlanabilmeli mi?

 

Bingöl Elmas:

Kamu demek biz demek, bizim vergilerimiz demek. Dolayısıyla vergilerimizin nasıl harcandığını denetlemek de vatandaş olarak görevimiz.

Bu desteklere erişebilmek de sanatçı olarak hakkımız. Bu destek mekanizmasının özerk hâle gelmesi de mücadelesini vermemiz gereken bir şey.

Bu, kamunun ahlakıyla, devlet ahlakıyla ya da devlet yasaklarıyla olacak bir iş değil.

Şimdi mesela diziler için de destek mekanizmaları oluşturuluyor. Bunun ne anlama gelebileceğini biliyoruz. İçeriğe müdahale, kendilerince “terbiyeli” ve “zararsız” yayınlar üretilmesi anlamına gelebilir.

Sanat böyle bir şeyi kaldıramaz. Sanat böyle bir şey değil.

İran’a bakın. Onca sansüre rağmen insanlar üretmeye devam ediyor.

“Değerlendirme sistemi daha şeffaf ve özerk olmalı”

 

Soru:Sinema Destekleme Kurulu ile filmin teslim ve kabul sürecindeki değerlendirme mekanizmalarının nasıl düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Bu kurumların işleyişini sağlıklı ve özerk hâle getirmek bizim yeniden keşfetmemiz gereken bir şey değil. Dünyada bunun birçok modeli var. Sinema destekleme kurumlarının, vakıfların ve kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığına ilişkin örnekler bulunuyor.

Öncelikle destekleme sürecinde kamudan gelen kişi sayısının bu kadar fazla olmaması gerekiyor. Sektörün daha belirleyici olduğu bir yapı kurulmalı.

Başvuru sayısının ve değerlendirme süresinin, dosyaların gerçekten okunabileceği ve her birine yeterince zaman ayrılabileceği biçimde düzenlenmesi gerekiyor.

Eskiden belgeseli, kısa filmi, senaryoyu, her şeyi tek bir ekip okuyordu. Herkes bunun gerçekçi olmadığını biliyordu. O kadar sürede, o kadar ürün sağlıklı biçimde değerlendirilemez.

Destekleme Kurulu daha önce olmayan bir yapıydı. Bakanlıkta birtakım destekler veriliyordu ve kimlerin bu desteklere nasıl eriştiği bilinmiyordu. Sektörün zorlamasıyla bu kurul oluşturuldu.

Ancak zaman içinde hem sektörün kendisi hem de kamu bu yapıyı aşındırdı. Sağlıklı kurulmayan bir mekanizma daha da sağlıksız hâle geldi.

Destekleme Kurulu’nun seçtiği projeleri değerlendiren başka bir ekip daha var. Anladığım kadarıyla bu ekip sektör temsilcilerinden oluşmuyor. Kamunun söz hakkı çok fazla. Devletin çok belirleyici olduğu, koruma refleksiyle hareket ettiği bir yapı var.

Biz sinemacılar olarak bu mekanizmanın daha sağlıklı kurulması için devleti ve kamu kurumlarını zorlamalıyız. Bunun yolu da yaşadığımız sorunların adını doğru koymaktan geçiyor.

İnsanlar çıkıp “Bakanlık desteği alırken filmime şu müdahaleler yapıldı, filmim geri gönderildi ya da kabul edilmedi” diyebilmeli. Bunları konuşmadan daha sağlıklı kurumlar inşa edemeyiz.

“Bazı deneyimler kamuoyuna yansımıyor”

Soru:Görüştüğünüz bazı sinemacılardan benzer süreçler yaşadıklarını duyduğunuzu belirtiyorsunuz. Bu anlatımların kamuoyuna yansımamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Şunun giderek normalleştiğini duyuyorum: Film Bakanlığa teslim ediliyor. Daha sonra “Şu sahnelerde sorun var” deniliyor. O sahneler çıkarılıyor ve film yeniden gönderiliyor.

Bunlar benim duyduğum örnekler. İlgili kişiler kamuoyuyla paylaşmadıkları için ayrıntı veremiyorum. Ancak benim dışımda filmi tümden reddedilen başka yönetmenler olduğunu da biliyorum.

“Meslek örgütlerinin daha aktif olması gerekiyor”

 

Soru:Bu süreçte meslek örgütleri ve sinema alanındaki dayanışma ağları nasıl bir rol üstlenebilir?

 

Bingöl Elmas:

Bir grup sinemacı arkadaşla birlikte bu konuda neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.

Bir meslek örgütümüz var ve onun daha aktif olmasını bekliyoruz. Farklı oluşumlar da kendi imkânlarıyla bazı çalışmalar yürütüyor.

Umarım istediğimiz tartışmayı başlatabilir, uyarılarımızı ve taleplerimizi sağlıklı biçimde dile getirebiliriz.

Ama bu kolay değil. Sektör de herkes gibi geçim derdinde. İnsanlar birlikte hareket etmeyi başarabilecekler mi, bilmiyorum.

Festivallere yönelik boykot ve sansür tartışmaları döneminde bunu başarabildiler. Ancak insanlar bir ömür boyunca sürekli kavga etmek, sürekli didişmek istemiyor. Bu da anlaşılır bir şey.

Fakat siz hiçbir şey yapmasanız bile bazen yine de başınıza bir şey geliyor.

“Bazı hikâyelerin görünürlük alanı daralıyor”

Soru:Bugün belgesel sinemada görünürlük alanı en fazla daralan hikâyelerin hangileri olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Bingöl Elmas:

Bugün öcüleştirilen hikâyeler görünmez hâle getiriliyor.

Şu anda LGBTİ+ meselesi bunların başında geliyor. Bu konuda bırakın film çekmeyi, çoğu zaman söz etmek ya da ima etmek bile zorlaştı.

Uzun yıllar Kürtlerin hikâyeleri, Kürtçe filmler, kadın haklarını anlatan yapımlar, çevre mücadeleleri ve Gezi’yi konu alan filmler benzer sorunlarla karşılaştı.

Bunlar adı konulmamış yasaklı alanlar gibi. Festivaller bu filmleri görmezden geliyor. Bu konuları işleyerek destek kaynaklarına ulaşmak da giderek zorlaşıyor.

“Filmin bütünlüğünden vazgeçmeyi düşünmedim”

 

Soru:Yaşadığınız süreçten sonra filmi değiştirmeyi veya bazı bölümleri çıkarmayı düşündünüz mü?

 

Bingöl Elmas:

Bana “Şu sahneleri çıkarın” diye gelselerdi bunu asla kabul etmeyi düşünmüyordum. Çünkü o sahneler zaten filmin bütünü demekti.

Eğer filmi bu kaygılarla yapıyor olsaydım, teslim ederken o bölümleri zaten ayıklardım. Nasıl bir değerlendirmeyle karşılaşabileceğinizi aşağı yukarı tahmin ediyorsunuz.

Bu film bir insan hikâyesi anlatıyor. O insanın yaşadığı habitatı, coğrafyayı ve çok önemli bir bölgeyi ele alıyor. Oraya neler yaptığımızı anlatıyoruz.

Üstelik bu tahribattaki payımızı yalnızca başkaları üzerinden tarif etmiyoruz. Filmde benim de turistlerin fotoğraflarını çektiğim sahneler var. Benim de oraya verdiğim zarara dair planlar bulunuyor.

Bir fotoğrafçı sosyal medya için fotoğraf üretiyorsa turizmi özendiriyor demektir. Kontrolsüz turizmin bir yere ne yaptığını artık herkes biliyor. Hepimizin bu işteki payını bir şekilde tarif ediyoruz.

“Sansür kadar otosansür de tartışılmalı”

Soru:Sizce bugün doğrudan sansür mü, yoksa sinemacıların kendilerine sınır koymasına yol açan otosansür mü daha belirleyici?

 

Bingöl Elmas:

Bence insanların korkuya bu kadar teslim olması, alanlarını bu kadar fazla daraltması ve korku ile zor kullanan bir rejim karşısında saklanarak korunabileceklerini düşünmeleri daha büyük bir sorun.

“Toplum kendi müdahale alanlarını düşünmeli”

 

Soru:Bu tartışmanın yalnızca bir belgeselle sınırlı olmadığını söylüyorsunuz. Sizce sanat ve ifade özgürlüğü açısından toplumun bugün sorması gereken temel soru nedir?

 

Bingöl Elmas:

“Bütün bu olanlarla neden bu kadar uzlaşıyorum? Neden öğrenilmiş çaresizlik içindeyim? Neden gücümün farkında değilim? Neden dönüştürme ve müdahale etme gücümün farkında değilim?” diye sormamız gerekiyor.

Çünkü bu partileri de bu iktidarları da biz seçiyoruz. Bütün bunlar bizim iştirakimizle oluyor. Bu yüzden biraz kurban rolünden çıkmamız gerekiyor.

Bizim de yapabileceklerimiz, müdahale alanlarımız var. Herkesin bulunduğu alanda, mesleğinde ve emek verdiği yerde yapabileceği şeyler var.

Tarih kısacık anlarda değişmiyor. Hiçbir şey bir anda değişmiyor. Birike birike, tartışa tartışa, kavga ede ede değişiyor.

Beş yıl önce bu kurul kararlarını bu kadar rahat alamıyordu. Ama şimdi çok rahat alabiliyor. Bu, bizim de yarattığımız bir problem. Sanat dünyasının fazla geri çekilmesinden, fazla korkmasından ve fazla can derdine düşmesinden kaynaklanıyor.

 

Soru:Bugün “politik” denilerek kabul edilmediği belirtilen bir belgeselin ardından, benzer gerekçelerin çevreyi, kadın mücadelesini veya başka toplumsal meseleleri anlatan filmler için de kullanılabileceği yönünde bir endişeniz var mı?

 

Bingöl Elmas:

Bunlar zaten oluyor. Ama insanlar bu kavgaya katılmak istemiyor.

Haber Merkezi

 

Günün Diğer Haberleri