Bazı filmler savaşı anlatır, bazıları ise savaşın neden hiç bitmediğini. One Battle After Another, adının da söylediği gibi, yalnızca birbirini takip eden çatışmaların hikâyesini anlatmıyor; iktidarın, şiddetin ve devlet mekanizmalarının insanların hayatında nasıl süreklilik kazandığını gözler önüne seriyor. Film, savaşın yalnızca cephede yaşanan bir durum olmadığını; sokakta, ailede, siyasette ve gündelik hayatın içinde de sürdüğünü savaşın hatırlatıyor.
Filmin en güçlü ve dikkat çeken taraflarından biri, çatışmayı yalnızca bireysel kötülükler üzerinden kurmuyor olması. Karşımızda sadece birkaç kötü adam ve onlara karşı mücadele eden kahramanlar yok. Daha büyük bir düzen, kendi devamlılığını sağlamak için şiddeti yeniden üreten bir mekanizma var. Bu açıdan ele alındığında film, militarizmi yalnızca bir silahlı çatışma olarak değil, iktidarın kendisini koruma biçimlerinden biri olarak ele alıyor.
Savaşın kendisi kadar önemli olan şey ise, savaş sonrasında ne olacağı. Çünkü kapitalist toplumlarda savaş hiçbir zaman yalnızca savaş olarak görülmemelidir. Toprak, kaynaklar, emek, güvenlik ve iktidar üzerindeki mücadelelerin en sert biçimlerinden biridir. Savaş bittiğinde silahlar susabilir ama düzen yerinde duruyorsa çatışmanın nedenleri ortadan kalkmaz. Film de tam burada anlam kazanıyor: Bir savaş biterken başka bir savaşın başlamasının nedeni insanların sürekli kavga etmek istemesi değil, onları çatışmaya iten toplumsal ilişkilerin varlığının devam etmesidir.
Bu noktada One Battle After Another’ın politik olarak değerli bir tarafı ortaya çıkıyor. Film, bireyin karşısına devasa bir güç koyuyor. İnsanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma çabası ile iktidarın onları denetleme güdüsü karşı karşıya geliyor. Ancak film zaman zaman bu çatışmayı fazlasıyla kişiselleştirme tehlikesine de düşüyor. Sistemin ürettiği sorunları birkaç karakterin hikâyesi üzerinden anlatmak, izleyiciye güçlü bir dramatik deneyim yaşatıyor ancak aynı zamanda meselenin toplumsal boyutunu da geri plana itiyor.
İşte filmin en tartışmalı yanı da burada.
Sisteme karşı mücadele eden karakterleri izlerken, onların bireysel cesaretine hayranlık duymak kolay geliyor. Fakat asıl soru şu: Bu düzeni gerçekten değiştirecek olan nedir? Birkaç cesur insanın mücadelesi mi, yoksa milyonlarca insanların kendi ortak çıkarlarının farkına vararak örgütlü mücadele etmesi mi?
Film, bu soruya kesin bir cevap vermek yerine zaman zaman bireysel kahramanlığın sınırlarında dolaşıyor. Bu tercih filmin sinemasal gücünü artırsa da politik iddiasını yer yer zayıflatıyor. Çünkü kapitalizm ve devlet şiddeti gibi devasa yapıların karşısına yalnızca bireysel iradeyi koyduğunuzda, değişimin toplumsal niteliğini eksiltme riski ortaya çıkıyor.
Buna rağmen filmin önemli bir başarısı var: Şiddeti estetize ederken onun sonuçlarını unutmuyor. Savaş filmlerinin sıkça düştüğü “kahramanlık” tuzağından tamamen kurtulamasa da, savaşın geride bıraktığı travmayı ve insanların hayatlarında yarattığı kırılmaları görünür kılmaya çalışıyor.
Çünkü savaşın gerçek bedelini çoğu zaman savaşı başlatanlar ödemez.
Kararı verenler güvenli odalarda otururken cepheye gönderilenler emekçilerdir. Bombaların altında kalanlar, evlerini terk etmek zorunda kalanlar, açlıkla ve yoksullukla karşı karşıya kalanlar yine sıradan insanlardır. Devletlerin ve sermaye gruplarının çıkarları uğruna milyonlarca insanın hayatının harcanması, savaşların en eski ve en değişmez gerçeğidir.
Bu nedenle One Battle After Another, yalnızca “iyi ile kötünün” mücadelesi olarak izlenmemeli. Filmin asıl meselesi, kimin savaştığı kadar kimin savaşın sonucundan kazanç sağladığı sorusunda yatıyor
Toplumsal perspektiften bakıldığında filmin eksik bıraktığı yer de tam olarak burası. Emekçilerin, örgütlü halkın ve kolektif mücadelenin rolü daha güçlü biçimde kurulabilirdi. Çünkü tarih bize değişimin yalnızca kahramanların omuzlarında gerçekleşmediğini gösteriyor. Grevler, direnişler, halk hareketleri ve örgütlü mücadeleler, iktidarın karşısına dikilen asıl güçlerdir.
Filmdeki çatışmaları bu açıdan yeniden okumak mümkün: Bir savaşın ardından diğerinin gelmesinin nedeni, insanların savaştan kurtulamaması değil; savaşı üreten düzenin ortadan kalkmaması.
Ve belki de filmin adındaki “one battle after another” ifadesi tam da bunu anlatıyor.
Bir savaş biter, diğeri başlar.
Bir iktidar gidiyor, başka bir iktidar kuruluyor.
Bir düşman yeniliyor, yeni bir düşman yaratılıyor.
Çünkü düzen değişmediğinde yalnızca düzen içindeki oyuncular değişiyor.
Bu nedenle One Battle After Another, kusurlarına ve yer yer bireysel kahramanlığa fazla yaslanan anlatısına rağmen önemli bir tartışma alanı açıyor. Savaşın kaçınılmaz olmadığını, şiddetin doğal bir insan davranışı değil belirli toplumsal ve siyasal ilişkilerin sonucu olduğunu anlatıyor.
Filmi izlerken geriye şu soru kalıyor:
Mesele kaç savaşı kazanacağımız mı, yoksa insanları sürekli yeni savaşlara sürükleyen düzeni değiştirebilmek mi?
Cevap açık: Gerçek zafer, bir sonraki savaşı kazanmakta değil, bir sonraki savaşa neden ihtiyaç duyulmayacak bir dünya kurmaktan geçiyor.